Görüşler

PISA örneklemi ne zaman olimpiyat akımına dönüşür?

PISA örneklemi ne zaman olimpiyat akımına dönüşür?

Tarihçi ve araştırmacı Hasan Köse, Türkiye’nin 2025 PISA başarısını getiren ‘öğrenciyi önceden hazırlama’ yöntemini yazdı. Uygulamanın bir olimpiyat organizasyonunda yapılması durumunda doğru olacağını söyleyen Köse, yöntemin PISA için doğru olmadığını belirtiyor.

Türkiye’nin matematik, fizik, kimya ya da biyoloji olimpiyatlarına öğrenci hazırlaması son derece normaldir. Hatta bu öğrencilerin aylarca, yıllarca özel eğitim alması beklenir. Çünkü olimpiyatın amacı ülkenin ortalama öğrencisini ölçmek değil, yetenekli öğrencileri bulmak, geliştirmek ve uluslararası yarışmada en yüksek performansa ulaşmalarını sağlamaktır.

Olimpiyatın mantığı kısaca şudur: Seç, yetiştir, yarıştır.

PISA’nın mantığı ise farklıdır. PISA en başarılı öğrencileri bulmaya çalışmaz. Türkiye’deki 15 yaş grubu öğrencilerin bilgi ve beceri düzeyi hakkında fikir edinmek için geniş öğrenci nüfusunu temsil edecek bir örneklem seçer. PISA’ya giren öğrenciler bir ‘millî takım’ değildir; onların bilimsel değeri özel olmalarından değil, olağan öğrenci nüfusunu temsil etmelerinden kaynaklanır.

İşte PISA tartışmasının düğüm noktası buradadır.

Bir matematik olimpiyatı öğrencisi seçildikten sonra altı ay özel ders alırsa yarışmanın mantığı bozulmaz. Tam tersine sistem amacına uygun çalışıyordur. Fakat PISA için rastlantısal biçimde seçilen öğrenciler, seçildikleri bilindikten sonra yalnızca bu sınava yönelik özel bir hazırlık sürecine alınıyorsa durum değişir. Çünkü artık temsil etmesi beklenen öğrenci ile ölçülen öğrenci aynı koşullarda değildir.
Bir okulda PISA yaş grubunda 150 öğrenci bulunduğunu düşünelim. Bunlardan 40’ı örnekleme seçilmiş olsun. Seçim yapıldığı anda bu 40 öğrenci, uygun yöntem kullanılmışsa, okulun öğrenci kitlesini temsil edebilir. Fakat sınava kadar geçen haftalar ya da aylar boyunca yalnızca bu 40 öğrenciye PISA tipi sorular çözdürülür, deneme sınavları yapılır, okuma ve problem çözme stratejileri öğretilir, ek dersler verilir ve özel motivasyon çalışmaları yürütülürse sınav günü başlangıçtaki durum artık aynı değildir.
Örneklem başlangıçta rastlantısal olabilir; fakat ölçüm anına gelindiğinde örneklemin koşulları değiştirilmiş olabilir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü kamuoyunda PISA sonucu “Türkiye’deki öğrencilerin matematik, fen veya okuma düzeyi” olarak yorumlanır. Eğer sınava giren öğrenciler seçildikten sonra özel olarak hazırlanıyorsa gözlenen performans artık yalnızca yıllardır aldıkları olağan eğitimin ürünü değildir.

Sonuca, seçimden sonra uygulanan özel hazırlığın etkisi de karışabilir.

O zaman PISA’nın sorduğu soru sessizce değişir.

Başlangıçtaki soru şudur:

“Türkiye’deki 15 yaşındaki öğrenciler, eğitim sisteminin sonunda hangi yeterlik düzeyine ulaşmıştır?”

Fakat seçilmiş örneklem özel olarak hazırlanıyorsa ortaya şu soru çıkar:

“Türkiye’deki eğitim sisteminde yetişmiş ve daha sonra PISA için seçilip ayrıca hazırlanmış öğrenciler bu sınavda ne kadar başarılı olmuştur?”

Bu iki soru aynı değildir.

Tam burada olimpiyat ile PISA arasındaki fark yeniden görünür hâle gelir. Olimpiyatta seçilen öğrenciyi diğerlerinden farklılaştırmak amaçtır. PISA’da ise seçilen öğrencinin, temsil ettiği nüfustan yalnızca seçilmiş olması nedeniyle yapay biçimde farklılaşmaması gerekir.

Elbette “hazırlık” kelimesini de dikkatli kullanmak gerekir. Öğrenciye bilgisayar arayüzünün nasıl kullanılacağını göstermek, sınav süresini anlatmak veya birkaç örnek maddeyle uygulama biçimini tanıtmak başka şeydir. Haftalarca ya da aylarca yalnızca seçilmiş öğrencilere PISA tipi akademik görevler üzerinde sistematik eğitim vermek başka şeydir.

Birincisi sınav aracına aşinalık kazandırabilir. İkincisi ölçülen performansı değiştirebilir.

Bu nedenle tartışmanın doğru sorusu “PISA’ya hazırlık yapılmalı mı?” değildir. Asıl soru şudur:

PISA için seçilen öğrenciler, yalnızca seçilmiş oldukları için, temsil ettikleri akranlarından farklı bir akademik müdahaleye maruz kalıyor mu?

Bu sorunun yanıtı evetse, artık yalnızca sınav güvenliğini değil, ölçmenin mahiyetini tartışmamız gerekir.

Bunu basit bir benzetmeyle açıklayabiliriz. Bir şehrin musluk suyunun kalitesini ölçmek için yüz haneyi rastlantısal olarak seçtiğimizi düşünelim. Fakat laboratuvara götürmeden önce yalnızca seçtiğimiz yüz su örneğini filtreleyelim. Numunelerin başlangıçta rastlantısal seçilmiş olması sonucu kurtarmaz.

Laboratuvar cihazı da kusursuz çalışabilir. Sorun cihazda değil, ölçüme girecek örneğe ölçümden önce müdahale edilmiş olmasıdır.

PISA’da da yalnızca “öğrenciler nasıl seçildi?” sorusu yetmez. İkinci bir soru daha gerekir:

“Seçildikten sonra bu öğrencilere ne yapılıyor?”

Türkiye’nin bütün öğrencilerine daha iyi matematik öğretmesi, okuma becerisini geliştirmesi, fen eğitimini güçlendirmesi ve bunun sonucunda PISA puanını yükseltmesi gerçek bir eğitim başarısıdır. Hatta PISA’nın amacı tam olarak böyle bir değişimi görünür kılmaktır.

Ancak bütün sistemi iyileştirmek ile ölçülecek küçük grubu iyileştirmek aynı şey değildir.

Birincisinde toplum değişir.

İkincisinde ölçülecek örneklem değişir.

Eğer PISA tipi düşünme becerileri gerçekten yararlıysa bunların yalnızca PISA’ya seçilen öğrencilere değil, bütün öğrencilere kazandırılması gerekir. Bir okulda 150 öğrenci varsa 40 seçilmiş öğrenciye değil 150’sine; ülkede milyonlarca öğrenci varsa mümkün olduğunca hepsine.

O zaman PISA puanındaki yükseliş, örneklemin daha iyi hazırlanmasını değil, eğitim sisteminin gerçekten gelişmesini gösterir.

Burada sık duyulabilecek bir itiraz da şudur: “Bütün ülkeler öğrencilerini önceden biliyor ve hepsi hazırlık yapabiliyorsa eşitsizlik nerede?”

Bu itiraz eşitlik ile geçerliği birbirine karıştırır.

Varsayalım ki bütün ülkelere seçilmiş PISA öğrencilerini iki ay boyunca özel olarak hazırlama fırsatı verildi. Böyle bir durumda ülkeler arasında prosedürel eşitlik bulunabilir. Fakat PISA’nın ölçmek istediği şey yine değişmiş olur. Çünkü amaç ülkelerin seçilmiş birkaç bin öğrenciyi kısa sürede PISA’ya hazırlama kapasitesini karşılaştırmak değil, eğitim sistemlerinin normal işleyişi sonucunda oluşan öğrenci yeterliklerini karşılaştırmaktır.

Herkese aynı müdahaleyi yapma fırsatı vermek, müdahaleyi ölçme açısından zararsız hâle getirmez.
Üstelik ülkelerin gerçekten aynı biçimde davrandığını da bilmiyoruz. Bir ülkedeki öğrenci özel akademik hazırlık görmeden sınava girerken başka bir ülkede seçilmiş öğrencilere yoğun deneme, koçluk ve motivasyon çalışmaları uygulanıyorsa ülke puanlarına yalnızca eğitim sistemlerinin farkı değil, sınava hazırlık rejimlerinin farkı da karışabilir.

PISA’nın yapısında bunu daha önemli hâle getiren bir gerilim vardır. Sınav öğrenci açısından düşük risklidir; bireysel PISA puanı öğrencinin üniversiteye girişini ya da okul notunu belirlemez. Buna karşılık sonuçlar devlet, eğitim bürokrasisi ve kamuoyu açısından yüksek görünürlüğe sahiptir. Ülkeler karşılaştırılır, sıralamalar tartışılır, sonuçlar eğitim politikalarının başarısı veya başarısızlığı olarak sunulur.

Böylece sınavı en az önemseyebilecek kişi öğrenci, sonucu en fazla önemseyebilecek aktör ise kurum olabilir.

Bu nedenle PISA gibi araştırmalarda yalnızca örnekleme ve soru kalitesi değil, sınav öncesi koşullar da önemlidir. Araştırmalar test motivasyonunun ve sınav sırasında gösterilen çabanın performansla ilişkili olabileceğini gösteriyor. Bu etkiler ülkeler arasında sistematik biçimde farklılaşıyorsa karşılaştırmanın anlamı da etkilenebilir.

Türkiye açısından yapılması gereken ise peşinen suçlama değil, şeffaflıktır.

MEB şu soruların yanıtlarını kamuoyuyla açık biçimde paylaşmalıdır: PISA’ya katılacak okullar hangi tarihte belirlenmektedir? Öğrenci örneklemi sınavdan ne kadar önce kesinleşmektedir? Seçilmiş öğrencilere bu tarihten sınava kadar hangi çalışmalar uygulanmaktadır? Kaç saatlik eğitim veya deneme yapılmaktadır? Kullanılan materyaller nelerdir? Aynı çalışmalar seçilmemiş öğrencilere de sunulmakta mıdır? OECD bu faaliyetler için hangi sınırları koymaktadır ve bunları nasıl denetlemektedir?

Bu sorulara verilecek açık yanıtlar PISA’ya duyulan güveni zayıflatmaz; tersine güçlendirir.

Eğer seçilmiş öğrencilere yalnızca standart sınav tanıtımı yapıldığı görülürse önemli bir kuşku ortadan kalkar. Eğer yalnızca seçilmiş öğrencilere haftalar veya aylar süren PISA’ya özgü akademik hazırlık verildiği ortaya çıkarsa, bunun PISA sonuçlarının geçerliği üzerindeki etkisi bilimsel olarak tartışılmalıdır.
Çünkü mesele birkaç puan fazla veya eksik almak değildir.

Mesele o puanın ne anlama geldiğidir.

Matematik veya bilim olimpiyatlarında öğrencimizi seçelim, yıllarca yetiştirelim ve mümkün olan en iyi dereceyi hedefleyelim. Çünkü olimpiyatın mantığı budur.

PISA’da ise seçilmiş öğrenciyi bir “millî takım” sporcusuna dönüştürmemek gerekir. PISA öğrencisi başarılı olmak üzere seçilmiş bir temsilci değil, toplumu olduğu hâliyle göstermek üzere seçilmiş bir örneklem üyesidir.

Olimpiyatın sorusu şudur:

“En iyi öğrencilerimizi ne kadar ileri götürebiliriz?”

PISA’nın sorusu ise bambaşkadır:

“Çocuklarımızı genel olarak ne kadar iyi yetiştiriyoruz?”

Bu iki soruyu birbirine karıştırırsak PISA’nın yalnızca sonucunu değil, anlamını da değiştirmiş oluruz.
Seçilen öğrencilerin sınavdan bir kaç ay önce başlayan yoğun bir eğitime alınması PISA sonuçlarının geçerliliğini kesin olarak geçersiz kılar.

Metindeki temel yaklaşım; PISA’nın nüfusu temsil eden örneklem mantığı, geçerlik ve düşük riskli sınavlarda öğrenci çabası üzerine literatürle uyumludur. Başlıca dayanaklar: König, Fink & Frey (2026), Large-scale Assessments in Education; Pepper (2014), Confidence in PISA; Debeer et al. (2014), Journal of Educational and Behavioral Statistics; Güner, Güler & Bütüner (2026), Educational Technology Research and Development; Zhu & Guo (2026), Large-scale Assessments in Education; Mehou & Leventhal (2026), Journal of Educational Measurement; Anghel & von Davier (2025/2026), Applied Measurement in Education; Sousa, Morris & Moss (2026), Globalisation, Societies and Education.

*Hasan Köse, eğitimci ve tarihçi.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir