Görüşler

‘Hipokrasi’de iman aşaması

‘Hipokrasi’de iman aşaması

Ekopolitik kurucularından araştırmacı Ahmet Tarık Çelenk, eylem-söylem tutarsızlığı üzerinden Türkiye piyasalarında yaşanan ‘fon krizi’ni yazdı. Siyaset içinde buna bulaşanları da ele alan Çelenk, olayın yeni elit çürümüşlüğü gözler önüne serdiğini ifade ediyor.

Fon vurgunu yolsuzluğu vesilesiyle ülkedeki yeni elit çürümüşlüğün boyutları ritmik olarak daha sık gözler önüne serildi. En azından bu sefer de olsa iktidarca durumun üstünün kapatılmaması, özellikle mahalleli cephesinde geçici bir iyimserliğe neden oldu. Muhtemelen bu son skandalın üstüne gidilmese mahalleli de konuya mutsuz ve tedirgin bir suskunluk gösterebilirdi.

İddialara muhatap siyasetçi hanım, camiada çevresiyle birlikte en çok takva ve ibadet ehli kişiler arasında bilinmekte. Hacda mütevazı kıyafetle ailesi ve başörtülü arkadaşlarıyla görüntüleri, “İşte bu, bunlar!” aksülameliyle sosyal medyada öfkenin muhatabı olarak kasıtlı da kullanılmakta; kolektif bilinçte dindar bir dönemin fotoğrafı olarak da yerini almakta.

Ülke siyasetinde sanırım toplum, 50 ve 60’lardan bu yana din, vatan veya millet aşkına elinde Kur’an sallayan siyasetçilere oldukça alışıktır. Geçmişte özel hayatında dine saygısından ve eşinin ehl-i tarik oluşundan söz edilen İsmet İnönü’ye bile, çevresinin anlatımlarına göre, siyasetin hatırı için en azından Allah’tan bahsetmesi yönünde baskı yapıldığı bilinmekte.

Bir halk filozofu dostumun 50’lerden bu yana popüler Türk Sağı için kullandığı “nitelikli örgütlenmiş riyakârlık” ifadesi hâlâ kalıcılığını korumakta. Korkarım ki bu hipokrasi durumu kendine iman aşamasına geçmekte. Zaten artık bütün mahalleler siyaset adına din, vatan ve bayrak lafızlarının kullanılmasını siyaset literatürümüzün normali olarak da karşılamakta. Bu durum bazen Terörsüz Türkiye gibi girişimler için devlet ve sorumlu siyasetin ayak bağı da olmakta. Sorumsuzlara da popülist bir alanı açmakta.

Dindar veya milliyetçi bir insan, siyasette ya da özel hayatında hata yapabilir, hatta ciddi günahlar işleyebilir. Sonuçta bunlar nefsin veya ihtirasın sınırlarının aşılması olarak değerlendirilebilir. Kişi yaptıklarını gizleyebilir, inkâr edebilir, hatta bunları hem “dava” adına hem de kendi adına meşrulaştırabilir. Buraya kadar durum, insan zaafları ve bildiğimiz savunma mekanizmaları çerçevesinde bir şekilde anlaşılabilir.

Ancak son yıllarda bunları aşan daha ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İçten görünen duygusal söylemler ve gözyaşları, meselenin yalnızca kitle psikolojisi veya hipokrasi sınırlarında açıklanamayacağını düşündürüyor.

İnsanlar politik pragmatizm veya oportünizm nedeniyle kendi vicdanlarıyla çelişen söylem ve davranışlarını, giderek bir iman vecdi içinde, kendilerini de ikna edecek ölçüde aynı potada eritebiliyorlar. Üstelik bu ruh hali bireyle sınırlı kalmıyor; mahalleye de yayılıyor ve karşılıklı olarak birbirini besliyor.

İronik bir tabirle buna “kendi kendine büyü hali” diyebiliriz.

Peki bu büyü nasıl çalışıyor? Leon Festinger’in bilişsel çelişki teorisi iyi bir başlangıç olabilir. İnsan, “Ben ahlaklı ve inançlı biriyim” düşüncesiyle bu inançla uyuşmayan davranışlarını uzun süre yan yana taşımakta zorlanır. Ortaya çıkan huzursuzluğu gidermek için ya davranışını ya da davranışına verdiği anlamı değiştirmesi gerekir. Çoğu zaman ikincisi daha kolaydır. Davranış aynı kalırken ona verilen isim ve anlam değişebilir; bir süre sonra vicdanın hükmü de bu yeni anlama uyum sağlayabilir.

Burada güçlü kelimelerden biri “dava”dır. İnsan kendi çıkarı söz konusu olduğunda rahatsızlık duyacağı bir davranışı, daha büyük bir amaç, hizmet veya aidiyet adına yaptığında farklı değerlendirebilir. Nefis de zaten her zaman “Ben bunu istiyorum” diyecek kadar açık sözlü değildir. Bazen insanın değerlerinin dilini kullanarak konuşur. Böylece kişi yalnız çevresini değil, zamanla kendisini de ikna edebilir.

Jung’un “gölge” kavramı meselenin diğer tarafını açıklıyor. İnsan kendisinde görmek istemediği kibir, ihtiras, açgözlülük veya güç arzusunu bilinç dünyasının dışına itebilir. Bunlarla yüzleşmek yerine aynı özellikleri başkalarında daha kolay görmeye başlar. Hele kendisini baştan “iyi insanların mahallesi” içinde konumlandırmışsa, gölgeyi dışarıya yansıtmak daha da kolaylaşır. Jungiyen anlamda insan bir süre sonra kendi gölgesini karşı mahallenin duvarında seyretmeye başlar.

Benim “açık ve gizli köylülük” derken anlatmaya çalıştığım zihniyet de burada devreye giriyor. Taşralılık artık coğrafi bir durum değildir. İnsan metropolde yaşayabilir, iyi eğitim alabilir, son teknolojiyi kullanabilir; fakat kamusal olanla “bizim olan” arasındaki mesafeyi hâlâ kuramamış olabilir. Modern şehir kurum, hukuk, liyakat ve kamusal sorumluluk üzerinden işlerken gizli köylülük ilişkiyi, yakınlığı ve “bizim insanımız” duygusunu öne çıkarır.

Biçimler de zamanla modernleşir. Kervanın yerini makam arabası, aşiretin yerini network alabilir. Eski dayanışma ve paylaşım anlayışları şirket, vakıf, bürokrasi veya modern organizasyonların içinde yeni biçimlerde yaşamaya devam edebilir. Mesele modern araçları kullanmak değil, onları hangi zihniyet dünyası içinde kullandığımızdır. Belki buna “gizli köylülüğün kurumsallaşması” demek daha doğru olur.

“Kendi kendine büyü”nün asıl gücü ise bireysel olmaktan çıkıp kolektif hale geldiğinde ortaya çıkar. Aynı mahalle içindeki insanlar birbirlerinin niyetlerini, samimiyetlerini ve ahlaki hikâyelerini görsel algoritmanın eşliğinde sürekli doğruladıklarında ortak bir vicdan alanı oluşabilir. Bireyin kendisine anlattığı hikâye, çevresinden de onay gördükçe daha güçlü bir hakikate dönüşür.

İşte burada klasik anlamdaki riyakârlığın ötesine geçiyoruz. İnsan gerçekten inanabilir, gerçekten dua edebilir, gerçekten duygulanıp ağlayabilir; fakat bütün bunları yaşarken inancıyla davranışları arasındaki mesafeyi de göremeyebilir. Bu nedenle asıl mesele “Samimi mi, değil mi?” sorusundan daha derinde duruyor:

İnsan samimiyetinden hiç şüphe etmeden kendisini nasıl aldatabilir?

Belki tasavvufun nefis muhasebesiyle Jung’un gölge kavramının kesiştiği yer de burasıdır. Her ikisi de insanı sürekli dışarıya ve karşı mahalleye bakmak yerine kendi içine bakmaya çağırır.

Büyüyü bozabilecek soru da aslında oldukça basittir:

“Onlar ne yaptı?” değil, “Ben ne yaptım?”

*Tarık Çelenk, araştırmacı yazar

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir