Siyasal İletişimci Necati Özkan, Terörsüz Türkiye Süreci’ne ilişkin toplumda yaşanan ‘ikna sorunu’nu ve sürecin neden ‘ikinci aşama’ya geçemediğinin nedenlerini yazdı. ‘Üç temel neden var’ diyen Özkan bunları sebepleriyle birlikte açıklıyor.
Doksanlı yılların ilk yarısı bitmek üzereydi. O tarihte işim ve evim Ankara’daydı. Bakanlıklar semtinde, Yargıtay binasının tam karşısında bulunan reklam ajansımda mesai bitmiş, ekibimin çoğu çıkmıştı. Resepsiyon görevlisi arkadaşım, apar topar odama daldı ve yarı endişeli ses tonuyla “iki asker sizinle görüşmek istiyor, Genelkurmay’dan geliyorlarmış” deyiverdi. 7-8 dakikalık yürüyüş mesafesinde olsa da Genelkurmay’dan birileri haber vermeden sizi ziyaret ediyorsa, ortada bir tuhaflığın olduğu kesindi.
Yanlarına gittim ve resepsiyonda bekleyen konukları odama davet ettim. Üniformalarından kurmay albay olduklarını gördüğüm ziyaretçilerimin vücut dillerinde tehditkâr bir hava yoktu; aksine fazlaca kibar davranıyorlardı.
Terörün zirve yaptığı yıllardı. Sınır ötesine yapılan askeri operasyonlar, büyük şehirlerde ve turizm merkezlerinde patlayan bombalar, şehitler, yaralılar… Neredeyse örtülü bir savaş sürüyordu. Medya, asker, polis, öğretmen onlarca insanın üzücü hikayelerini ve “Beyaz Toros” haberlerini aktarmakla kalmıyor, bölünme korkusu pompalandıkça pompalanıyordu.
Davranışlarından daha kıdemli olduğu anlaşılan kır saçlı, uzun boylu kurmay albay ziyaret sebeplerini izah etmeye başladı: “Terörle mücadelede yaralanan Mehmetçiklerin uzun süreli tedavi ve bakımları için ilave kaynağa ihtiyacımız var. Sizin, sektörün en büyüklerinden biri olduğunuzu öğrendik. Belki bize bir yol tavsiye edersiniz diye geldik.”
“Muhtemelen benim re’sen emekli edilmiş bir muvazzaf subay olduğumu bilmiyorsunuzdur?” diyerek sohbeti başlamadan sonlandıracak oldum. Bu sefer, daha genç gözüken albay: “Tam tersine komutanım, size yapılan hukuksuzluğu iyi biliyoruz. Ama ordunun hassasiyetlerini ve devletin dilini daha iyi aktarırsınız diye öncelikli olarak sizi ziyaret etme kararı aldık” dedi.
Beni kalbimden yakalamışlardı. İki konuğuma, iyi bir iletişim kampanyasının hakikati anlatması gerektiğini, gazilerle birebir konuşmama imkân sağlanırsa, bir kampanya çalışabileceğimizi anlattım. Gazilerle konuşacak, notlar alacak, belki bazı prova çekimler yapacak ve kendilerine fikrimi ve aşamalarını sunacaktım.
Bir sonraki hafta GATA’nın kapıları bana açıldı. İki üç günümü geçirdiğim askeri hastanede gördüğüm manzaranın bir iletişim kampanyasında kullanılabilmesi mümkün değildi. O hakikat, topluma gösterilebilecek bir hakikat değildi.
Muhataplarıma düşüncelerimi anlattım. Yapılması gereken, bir reklam kampanyası değil, medya kampanyası olmalıydı. Hiçbir şey gösterilmeden medyada bir yardım kampanyası başlatılmalıydı.
Birkaç hafta sonra, Ankara Gazeteciler Cemiyeti öncülüğünde, TRT’nin de desteklediği iki günlük “Mehmetçikle Elele Kampanyası” başlatıldı. Kısa sürede toplanan 2,5 trilyon lirayı aşkın bağışın kuruşuna dokunmadan TSK Elele Vakfı kuruldu. Bu parayla birkaç yıl sonra da Bilkent’te büyük bir Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi inşa edildi. Biz de ajans olarak bu merkezin kurumsal iletişim işlerini gönüllü olarak üstlendik. TSK Elele Vakfı Rehabilitasyon Merkezi sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın kendi alanındaki en önemli merkezlerinden biri oldu.
HAKİKAT VE TOPLUMSAL İKNA
Geçtiğimiz haftalarda, Türkiye Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı Başkanı Lokman Aylar’ın kendisini dinleyen TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyelerine, protez gözünü çıkarıp masanın üzerine koyarak konuştuğunu okudum medyadan. Sn. Aylar’ın “Bakın elime aldım gözümü. Niye? Bu vatan toprakları için, bayrak için, sizin için, millet için…” dediğini Kandıra’daki hücremde öğrendiğimde GATA’da gördüğüm gaziler geldi hatırıma. Bir kez daha tüylerim diken diken oldu, o genç insanların yürekleri parça parça eden hikayeleri canlandı.
Vakıf başkanı Lokman Aylar’ın masanın üzerine ansızın bıraktığı protez gözün, komisyon üyelerinde yaratmış olduğu şoku tahmin edebiliriz. “Sürece tam destek veriyoruz ama millete kurşun sıkmış örgüt üyelerinin ellerini kollarını sallayarak gezmeleri ve Öcalan’ın serbest bırakılması gazileri üzer” dediğinde, komisyon üyelerinin, çözüm sürecinin ne denli zor olacağını çok daha iyi idrak ettiklerini de öngörebiliriz.
Ekim 2024’te partisinin meclis grup toplantısında yaptığı konuşmayla “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatan MHP Genel Başkanı Sn. Devlet Bahçeli de herhalde “hakikatin” ne büyük bir engel olacağını biliyordu. Buna rağmen muhtemelen, siyasi irade ve medya gücünün etkisine güveniyordu. Oysa ki, hakikatlerin kitlelerin ruhuna yerleşmesi uzun zaman alır ve unutulmaları için gereken süre de ondan kısa değildir.
“Terörsüz Türkiye” dediğimizde, nüfusun yaklaşık yüzde yirmisinin, birinci derecede bir yakınının ölümüne, yaralanmasına, tutuklanmasına şahit olduğu, çok büyük ve derin bir sorundan söz ediyoruz. Böyle bir sorunu çözmek elbette zaman alır. Özellikle de hakikatin tartışılmasını, yeniden yapılandırılmasını veya yeni anlamlarla içinin doldurulmasını sağlayacak, toplumsal iknayı hedefleyen güçlü bir iletişim kampanyasını sürece dahil etmemişseniz…
TOPLUM NEDEN İKNA OLMUYOR
Bugünlerde pek çok kişi sürecin ilk aşamasının tamamlandığını ama ikinci aşamaya bir türlü geçilemediğini düşünüyor. Bizce bunun üç temel nedeni var:
Birinci neden, sorunun çözülebileceğine ilişkin inancın düşük olması. Kasım 2025 tarihli “Kürt Meselesi, Toplumsal Barış ve Çözüm Algısı” adlı Veri Enstitüsü raporuna göre ülke nüfusunun %64’ü, on yıl sonra bile sorunun çözülmüş olabileceğine inanmıyor. Aynı araştırmaya göre, nüfusun sadece %21’i PKK’lıların silah bırakmasından sonra eve dönmelerini destekliyor. %41’i ise kesinlikle eve dönüşe karşı çıkıyor.
İkinci neden, ABD ve İsrail gibi dış güçlerin çıkarlarının sürecin önünde engel olduğuna inanılıyor olması. Araştırmaya göre, nüfusumuzun %69’u tam olarak böyle düşünüyor. Neredeyse her 3 kişiden 2’sinin inancı bu yönde. Aralık ayı boyunca yaşanan bazı gelişmelere bakınca, toplumun bu düşüncede olmasına hak vermemek zor: Suriye merkezi yönetimiyle SDG’nin ülke yönetiminin şekli ve geleceği konusunda uzlaşmayı hala başaramamış olması… SDG ile İsrail arasında bazı iş birliklerinin olduğuna ilişkin medyaya yansıyan haber ve yorumlar… IŞİD’in bir tehdit olarak yeniden ve sürpriz biçimde yükselmekte olduğuna ilişkin emareler…
Türkiye’nin, Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve üniter devlet yapısına bu denli odaklanması, Suriye’de istikrar sağlanmadan ülkemizde istikrarın mümkün olamayacağı gerçeğine dayanıyor. Zaten, “Terörsüz Bölge” söylemi de bu sebeple geliştirildi. İç cepheyi tahkim ederek güvenlik ve istikrar getirecek bir “Terörsüz Türkiye” vizyonu doğal olarak ulusal sınırların dışında da terörden arınmış, demokratik istikrara ve modern hukuk düzenine kavuşmuş bir bölgeyi gerektiriyor.
Sürecin ikinci aşamaya geçemediğine inanılmasının üçüncü nedeni ise siyasi iktidarın niyetine ilişkin toplumda var olan derin kuşku. Yine araştırmaya göre, vatandaşların %59’unun, iktidarın seçim kazanma hedefiyle Terörsüz Türkiye sürecini gündeme getirdiğine inandığını gösteriyor. Toplum sürecin önündeki en büyük engel olarak iktidarı görüyor ve iktidar bileşenlerinin samimiyetine inanmıyor! İktidarın samimiyetine inananların oranı sadece %21! Araştırmanın en düşündürücü tarafı şu: AK Parti seçmenlerinin %45’i, MHP seçmenlerinin %31’i ve DEM seçmenlerinin %55’i iktidarın süreci sadece kendi siyasi emelleri için başlattığına inanıyor!
ÇÖZÜM ARAYIŞI MI, SEÇİM YATIRIMI MI?
Dünya yeni bir paylaşım savaşına doğru sürüklenir ve içinde bulunduğumuz ittifaklar çatırdarken, biz de elbette öncelikle ülkemizin güvenlik içinde olmasını istiyoruz. Bu amaçla, bir yandan “iç cepheyi sağlamlaştırma” hedefi önümüze koyuluyor ama bir yandan da siyasi rakipleri saf dışı etmek, demokratik siyasi rekabet şartlarını ortadan kaldırmak için, yargı başta olmak üzere, tüm devlet kapasitesi kötüye kullanılıyor; toplumsal güveni ve ekonomik geleceğimizi heba edecek siyasal kırılmalar tetikleniyor.
Bu önemli kavşakta, Terörsüz Türkiye hedefinde, toplumsal rıza üretimi sağlanmadan bir sonraki aşamaya geçilemeyeceği artık daha net biçimde anlaşılıyor. Öncelikli olarak, iktidar blokunun tam bir uzlaşma ve fikir birliği görüntüsü verebilmesi, yol haritasının da şeffaf şekilde ortaya konabilmesi gerekir. İktidarın toplumu “barış isteyenler ve istemeyenler” diye ayrıştırmaktan vazgeçmesi de şart. Bütün bunlar sağlansa bile, sadece siyasi elitler arasında yapılan bir anlaşmayla rıza üretimi sağlanamaz. Aynen Sn. Türkan Elçi’nin dediği gibi, “Toplumsal barış, bir araya gelen birkaç aktörün uzlaşısından ibaret değildir.”
Hele ki, bu yolla iktidar kendi gücünü koruyup mutlaklaştırmayı hedeflemeye devam ettikçe Terörsüz Türkiye için şart olan toplumsal rızanın üretilemeyeceği de aşikâr hale geliyor. Böyle devam edilirse, bu durum iç cepheyi tahkim söylemini boşa çıkarmakla kalmayacak, dış güçlere verilecek yeni tavizlerin de kapısını aralayacaktır.
Doğru olan, muhalif seslere ciddiyetle kulak vererek bu köklü sorunun aceleye getirilmiş “çözümünden” uzak durmak, ama, sabırla ve samimiyetle toplumu ikna edecek süreçleri planlamaktır. Taşıdığı bütün olumsuz yüklere rağmen, bu sürecin başarıya ulaşma ihtimali vardır ve bu konuda ülkedeki herkese görev düşmektedir.
Terörün sonsuza kadar bitmesi bu ülkede yaşayan herkes için o kadar vazgeçilmez bir hedeftir ki, bu yoldaki her destek, her katkı değerlidir. CHP lider kadrosunun Komisyon’a katılması, bu konuyu bir muhalefet alanı olarak görmeyip sorumlu davrandığının kanıtıdır. Buna rağmen, “Bu süreçte demokrasi pazarlığı olmaz” gibi, CHP’nin sorunun kalıcı çözümüne yönelik taleplerini dışlayan yaklaşımlar, süreçte muhalefetin desteğinin vazgeçilemezliğini görmezden gelmek ve toplumsal barış hedefine darbe vurmaktır.
Yeni bir yılın başlangıcında “Terörsüz Türkiye” kelimelerinin içlerini nasıl dolduracağımız, bir sonraki aşamaya geçip geçemeyeceğimizi belirleyecek:
Bizim istediğimiz doğrultuda davranmıyorlar diye, Kuzey Suriye’ye yeni bir operasyon daha mı yapacağız, yoksa kendi yumuşak gücüne, hukukuna ve demokrasisine güvenen büyük bir ülke olarak, sabırla, adım adım toplumsal barış hedefine mi yürüyeceğiz?
“Terörsüz Türkiye” projesi yaklaşan seçimi kazanma yolunda iktidarın bir propaganda aracı olarak mı kalacak, yoksa bu derin sorunu kökünden çözüp, ulusal birliğimizi tartışılmaz hale mi getireceğiz?
İkisi birden olmayacak… Ya biri ya diğeri…
COĞRAFYAMIZ DA ENGEL
Türkiye’nin bir parçası olduğu Ortadoğu coğrafyası, dün olduğu gibi bugün de dünyanın en istikrarsız, en kaotik bölgesi. Bu bölge tüm dünyadan terör saldırılarıyla, iç savaşlarla, faili meçhul cinayetlerle ve suikastlerle net biçimde ayrışıyor.
Bir diğer ifadeyle bu bölge, normal olmayan ölümlerin en çok görüldüğü tekinsiz bir bölge. Tarih boyunca aşiretler, kavimler ve milletler bu bölgede varlık sürdürebilmek için tetikte olmak zorunda kalmış. Bugün de öyle!
Büyük çoğunluğumuzun, içinde yaşadığımız bu coğrafyayı sürekli tehdit üreten, geleceğe dair plan yapmanın neredeyse imkânsız olduğu, düşmanlarla dolu bir coğrafya olarak algılaması normal. Parlamentoda temsil edilen siyasi partilerin hemen hemen hepsinin, terörü bitirmek üzere aynı masanın etrafında toplandığını gördüğümüz halde ikna olmakta zorlanıyor oluşumuz, biraz da bu coğrafyanın kadim hakikatlerinden. Bu coğrafyayı kitlelerin zihninde tehlikesiz ve öngörülebilir hale getirmedikçe kimseyi ikna edemezsiniz; kolay kolay.
İKNA KRİZİNİN ÇÖZÜMÜ
Devasa bir ikna krizinin yaşandığı ortada. Üstelik zaman geçtikçe toplumsal destekte gerilemeler de yaşanıyor. Örneğin PanoramaTR’nin Aralık ayındaki “Türkiye’nin gündemi ve Risk Analizi” raporu süreci desteklemeye devam edenlerin oranının %56 seviyesine indiğini gösteriyor. Bu oran Temmuz ayında %61 düzeyindeydi.
İnsanlar kesin kanıtlarını görmedikçe, büyük sorunların çözülebileceğine gerçekten inanmazlar. İkna için bir yandan kapsayıcı bir vizyon, diğer yandan duygulara hitap eden iletişime ihtiyaç vardır.
Sürecin bir sonraki aşamaya geçerek tamamlanması ve çatışmanın tarihe karışması için gerekli siyasi vizyon güvenlikten ibaret olamaz. Özünde demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıya dayalı bir kader birliği olmayan vizyon, her halükârda sakat kalır. Bu nedenle, Kürtlerin kendilerini eşit ve onurlu vatandaş olarak hissedebilecekleri, siyasi temsil hakkını esas alan bir demokrasi vizyonu ikna krizinin aşılmasının birincil şartıdır.
Bununla birlikte, toplumun hafızasında duran hakikatlerin ortak gelecek ve kader birliği adına bir ütopyaya dönüşebilmesini sağlamak gerekir. Gidilmekte olan hedef konusunda şeffaf ve samimi bir dilin kullanılacağı, muhalif çevrelerin sesini ve taleplerini dikkate alan, uzun süreli ve kapsamlı bir iletişim kampanyası, profesyonel ellerde planlanıp uygulanmalı. İkna krizinin aşılmasının yolu budur. Aksi halde küçük bir siyasi partinin muhalefeti bile süreci durdurabilir.
Peki, böyle bir kampanya stratejisinin ilk aşaması ne olmalı? Örneğin, ülkemizde son dönemde yaygınlaşan ve derinleşen en büyük korkudan başlanabilir. Çünkü, Terörsüz Türkiye, sıradan vatandaş için, her şeyden önce, korkusuzca yaşanabilecek ülke demektir.
90’lı yılların ortasında “iki asker sizinle görüşmek istiyor, Genelkurmay’dan geliyorlarmış” cümlesi toplumun bir kısmı için ciddi bir tedirginlik kaynağıydı. Doksanlar geride kaldı; iktidar, güç dengeleri, siyasi atmosfer değişti ama, vatandaşın devletle ilişkilerinde yaşadığı tedirginlik hissi ortadan kalkmadı, tersine daha da derinleşip yaygınlaştı.
Veri Enstitüsü’nün Ağustos 2025’te yaptığı “Korkular Araştırması”, ülke nüfusunun %82’sinin “yanlış bir suçlamayla, haksız yere hapse girmekten korktuğunu” ortaya koyuyor. An itibariyle ülkemizdeki en yaygın ve en derin korku bu! En net anlatımla, bu korkuyu üreten ve besleyen siyasi dinamikler, toplumun “Terörsüz Türkiye” hedefine ikna olmasının önündeki asıl engeldir.
Özünde rıza olmadığı için toplumsal sorunların çözümünde korku bir ikna yöntemi değildir. 90’larda da değildi, bugün de değil.
