Görüşler

Ekonomik kriz, savruk dil ve yoksullaşan hayat

Ekonomik kriz, savruk dil ve yoksullaşan hayat

Eğitimci ve sendikacı Abdulbaki Değer, Türkiye'de uzun süreden beri devam eden bir ekonomik krizin olduğunu veriler üzerinden ele aldı. 'Türkiye’de asgari ücretle çalışmak artık açlık sınırının altında bir yaşama mahkûmiyet demek' diyen Değer çalışan nüfusun yarısının asgari ücretlli yüzde 90'ının ise yoksulluk sınırının altında olduğunu belirtti. Hükümetin enflasyon politikasını ve söylemini değerlendirdi.

Türkiye’de bir ekonomik kriz var. Üstelik bu kriz yapısal nitelikte ve süreğen bir şekilde devam ediyor. Veriler bunu açıkça teyit ediyor. Yaşanan krizin gerçekten bir kriz olduğunu ispatlamaya çalışmak gibi absürt bir uğraşa enerji harcamak yerine, onun doğrudan ve dolaylı maliyetleri üzerinde durmakta fayda var. Çünkü krizin varlığını manipüle eden dil, aynı zamanda yaşanan krizin etkilerini hafifleten, anlamsızlaştıran ve doğallaştıran bir işlev görüyor; meseleyi çarpıtıp işin içinden sıyrılıveriyor.

Küçük bir parantez açarsak; Türkiye’de asgari ücretle çalışmak artık açlık sınırının altında bir yaşama mahkûmiyet demek. Çalışan nüfusun neredeyse yarısının (%43-47) bu ücret düzeyinde olduğu ve ezici bir çoğunluğun (%90) yoksulluk sınırının altında kaldığı düşünülürse, ülkemizde artık sadece işsizler değil, düzenli çalışanlar da sistemik bir yoksulluğun öznesidir.

Enflasyon verileri, ekonomi yönetiminin performansı, hükümetin süreç yönetimi ve kullandığı dil (“Vatandaşımızı ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz!” gibi) bir araya getirildiğinde, esasında üzerinde konuşacak bir şey kalmıyor. Çünkü bu türden bir politik hamaset ve onu takip eden teknik açıklamalar, apaçık olanı tevil etmeye çalışarak meselenin ağırlığını aşındırıyor. Enflasyon rakamları açıklanıyor, hedefler yeniden revize ediliyor, büyüme oranları tartışılıyor, yoksulluk ve açlık sınırları güncelleniyor. Kriz hakkında sürekli konuşuyoruz fakat tam da bu konuşma biçimi bizi krizin kendisine yabancılaştırıyor.

Önemli bir husus da ekonomik krizin, hayatımızı kuşatan bir gerçeklik olmasına rağmen teknik bir meseleye dönüştürülmesidir. Ekonomiyi teknik bir dil üzerinden konuştukça mesele gizemlileşiyor ve hayatla olan bağlarını kaybediyor. İstatistikler, endeksler, grafikler ve oranlar üzerinden konuşulan bir alanda insan ve hayat görünmezleşiyor. Ekonomi, bir toplumun kaynaklarını nasıl ürettiği kadar nasıl paylaştığıyla; hangi hayatları mümkün, hangi hayatları imkânsız kıldığıyla da ilgilidir. Ekonomi-politik yalnızca üretimle değil, bölüşüm ve paylaşım süreçleriyle de ilgilidir. Bunun nasıl yapıldığı, hangi hassasiyetlerin gözetildiği ve kimden yana tavır alındığıyla bağlantılıdır.

İnsanlar derin bir krizin cenderesinde hayata tutunmaya çalışırken üzerinde durmamız gereken önemli hususlardan biri de şudur: Yaşadığımız kriz bir yol kazası, bir doğa kanunu ya da mahkûmu olduğumuz bir kader değildir. Yürürlükteki ekonomi-politiğin doğal sonucudur. Bu durum, hükümetin tercih ve iradesinin bir sonucudur; sistemin bu şekilde işlemesi de bununla bağlantılıdır. Çoğunlukla ekonomi-politik tercihler teknik zorunluluklar gibi sunuluyor. Böylece belirli tercihlerin sonucu olan eşitsizlikler, kaçınılmaz gerçeklikler gibi görünmeye başlıyor. Bölüşüm mekanizmaları tartışma konusu olmaktan çıkıyor; geriye yalnızca bu mekanizmaların ürettiği sonuçlara uyum sağlama çabası kalıyor.

Asıl kıyametin koptuğu yer ise yoksulluğun çoğu zaman gelir eksikliği olarak ele alınıp tanımlanıyor olmasıdır. Oysa gelir eksikliği, çok daha derin bir yoksunluğun yalnızca görünen yüzüdür. Mesele yalnızca satın alınabilecek ürünlerin azalması değildir. İnsan; hayal kuran, anlam üreten, ilişki kuran ve geleceğini tasarlayan bir varlıktır. Bu nedenle yoksulluk yalnızca cebimizdeki paranın azalması değil, hayat üzerinde etkide bulunabilme kapasitemizin aşınması anlamına gelir.

Önemli olan insanların neye sahip olduğu değil, ne yapabildiği ve ne olabildiğidir. Bugün durum, Amartya Sen’in belirttiği kapasite yoksunluğunun da ötesine geçmiş görünmektedir. Uzun süreli yoksullaşma yalnızca insanların imkânlarını değil, kendileriyle kurdukları ilişkiyi de dönüştürmektedir. Sürekli daralan imkânlar dünyasında insan olmak giderek zorlaşmaktadır. Bu süreç, insanın kendisine olan inancını da aşındırmaktadır. Bu yüzden yaşanan, aynı zamanda varoluşsal bir yoksullaşmadır.

Kriz, yoksulluk, yoksunluk sarmalında büyüyen belirsizlik, güvensizlik; insanın gelecek duygusunu, özsaygısını ve kendisine olan inancını da aşındırıyor. Karakter aşınması çözümlemelerinin zemin bulduğu yer tam da bu gerçekliktir. İnsanlar yoksullaştıkça yalnızca daha az tüketmeye başlamıyor; aynı zamanda daha az hayal kuruyor, daha az talep ediyor ve daha az itiraz ediyorlar. Bu nedenle yoksulluk, maddi olduğu kadar ahlaki ve siyasi sonuçları da ağır olan bir olgudur.

Siyaset temelde insanların hayatları üzerinde söz sahibi olabilmeleriyle ilgilidir. Bunun için gerekli imkânlara ve seçeneklere gerçekten sahip olabilmeleri gerekir. Süreklileşen yoksullaşma, insana bir tür “insan olamama” hâli dayatır. Bu açıdan yoksulluk, insanın insan olmasının engellendiği büyük bir kriz durumudur.

Bir de yoksulluğun dayattığı bağımlılaştırmaya değinmemiz gerekiyor. Çeşitli yardım ve destek mekanizmaları üzerinden işletilen bağımlılaştırma politikası, yalnızca statükoyu sürdürmekle kalmıyor, aynı zamanda yaşanan insani krizi de derinleştiriyor. Bağımlılaştırma yaygınlaştıkça özerk yurttaşlık darbe alıyor. Çünkü yurttaşlık, hak sahibi olma bilinci üzerine kurulur. Bağımlılık ilişkileri yaygınlaştığında hak talebi güçleşiyor; yerini kişiliği ezen, karakterleri aşındıran bir minnet duygusu alıyor. Kamusal katılımın yerini ise hayatta kalma telaşı dolduruyor.

Ekonomik krizin ele alınış biçiminin yapısal nedenleri görünmez hâle getirerek sorumluluğu bireyin omuzlarına yüklemesi de son derece önemlidir. Başarısızlık kişisel bir kusura dönüştürülüyor, yoksulluk toplumsal bir sorun olmaktan çıkarılıp bireysel bir zaaf gibi sunuluyor. Bauman’ın “yoksulluğun mücrimleştirilmesi”, Beck’in ise “yapısal sorunların biyografikleştirilmesi” dediği süreç tam olarak budur.

Bu yaklaşımın yaptığı en büyük kötülüklerden biri de ekonomik krizin hayatın diğer alanları üzerindeki derin tahribatı görünmez hâle getirmesidir. Yoksulluk; eğitimi, kültürü, sanatı, sağlığı, aile ilişkilerini, siyaseti ve geleceği, kısacası hayatın bütününü etkiliyor. Eğitimde sürekli konuşulan başarısızlık meselesinin temelinde de çoğu zaman sosyo-ekonomik düzey bulunmaktadır. Bu gerçeklik karartıldığı için başarısızlık, okul denilen sınırlı alanın dört duvarı arasındaki bir sorun gibi ele alınmakta ve kronikleşmektedir. Benzer şekilde kültürel hayattaki çoraklaşma, sosyo-kültürel çözülme ve kamusal alandaki zayıflama da ekonomik gerçeklikten bağımsız değildir. Biz sonuçları konuşuyor, sebepleri ise teknik tartışmaların sisleri arasında kaybediyoruz.

Bu yüzden ekonomik krizi yerli yerine oturtacak bir kavrayışa ihtiyacımız var. Ne yazık ki en temel yoksunluklarımızdan biri de budur. Süreğen hâle gelen ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluk karşısında yaşadığımız asıl kayıp, insanların sahip oldukları imkânların, yeteneklerin ve potansiyellerin körelmesidir. Bunlar aynı zamanda toplumun kaybettiği imkânlardır. Bu nedenle bugün ekonomik göstergelerin ne söylediğinin yanında şu soruyu da sormamız gerekiyor: Bir toplum, insanlarının yapabilecekleri şeylerden, olabilecekleri kişilerden ve yaşayabilecekleri hayatlardan mahrum bırakılmasını ne kadar süre normal karşılayabilir?

Yoksulluğun en yıkıcı tarafı aç bıraktığı insanlar değil, eksilttiği insanlık ihtimalleridir. Bir toplumun gerçek yoksullaşması da tam burada başlıyor.

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir