Görüşler

Yaşamaktan duyduğumuz yorgunluk ve siyasete dair

Yaşamaktan duyduğumuz yorgunluk ve siyasete dair

Türkiye’nin önündeki asıl seçim şu ayrımlar üzerinden olacak: Daha fazla baskı mı? Yoksa daha fazla demokrasi mi? Daha fazla korku mu? Yoksa daha fazla siyaset mi? Daha fazla ayrışma mı? Yoksa eşit yurttaşlık temelinde yeni bir toplumsal sözleşme mi?

Yorgunluk; öfke, üzüntü, şaşkınlık, hayret ve daha birçok duyguyu tarifleyen bir kavram olarak kullanılıyor son zamanlarda…

İktidardaki ömürleri arttıkça vaktiyle sıkça eleştirdikleri “devletlüler” gibi konuşan iktidar temsilcilerinin söylemlerinde en çok geçen kavram ise, “hukuk”… Kendileri aynı süreçten geçtiklerinde itiraz ettikleri ile bugün bizzat kendileri tarafından yapılan her uygulamanın “hukuk işliyor” söylemiyle çerçevelemesine tanıklık etmek ayrı bir yorgunluk…

Mağdurdan zalime dönüşen bu hali görmek; yalnızca zihne değil, vicdana da ağırlık yapıyor. Bir zamanlar vesayet düzenini, siyasal meşruiyet krizlerini, devletin topluma tepeden bakan dilini eleştirenler; bugün eleştirdikleri yapının daha merkezileşmiş, daha müdahaleci ve çoğu zaman daha sert bir versiyonunu inşa ettiler. Siyasi rakipleri devlet gücüyle diskalifiye etmekten, doğrudan doğruya toplumun siyasal özne olma hakkına karşı müdahaleler içinde olmaktan hiç imtina etmiyorlar.

“Türkiye’nin önündeki en acil sorun, seçmen kitlelerinin içine düşürüldüğü depolitizasyondur.”

“Her türlü toplumsal talep bir asayiş sorunu gibi görülüyor.”

“Toplumsal talepler ile siyasi temsil arasındaki bağ kopuyor.”

Bu satırlar muhalefetin değil, iktidar çevrelerinin yıllar önce sisteme karşı yaptığı eleştirilerden birkaçı sadece. O günlerde devletin topluma yabancılaştığı, siyasetin meşruiyet üretmekte zorlandığı, toplumsal taleplerin bastırılmasının ülkeyi bir çıkmaza sürüklediği sık sık vurgulanıyordu.

Bugün o tariflerin çok daha gerisinde olduğumuz bir vasattayız. Bugünün iktidarı da eski iktidarların yaptığı gibi ülkenin bütünlüğünü koruma gerekçesiyle siyasal alanı daraltmayı, hatta tamamen ortadan kaldırmayı kendine vazife bilmiş durumda… Dilde iç cepheyi güçlendirme, pratikte ise kontrollü muhalefet olmayı kabul etmeyenleri ve biat etmeyen yurttaşı baskılayan bir tutum var. Siyaset çözüm üretme kapasitesi üzerinden değil, sadakat ve itaat üzerinden tanımlanıyor. Baskı arttıkça toplumsal mesafelenme büyüyor; birlik adına kurulan dil, farklı toplumsal kesimlerin birbirini daha az duymasına yol açıyor. Belki de murad edilen bu. İktidarıyla kontrollü muhalefeti, demokrasinin her gün gerilemesini görmezden gelen toplumsal muhalefet temsilcilerinin hepsinin söylem birliği tüm bu yaşananların “devlet projesi” olduğu… Vaktiyle tam da bu yüzden eleştirdikleri sistemi şimdi tartışmadan azade kılıyorlar, dokunulmazlık atfediyorlar. Böylece toplumun da olan biten her şeye mecbur kılmaya çalışıyorlar.

GİRDABA DÖNEN YÖNETİM KRİZİ…

2019 İstanbul seçimlerinin iptali ile başlayan süreç, seçim sonuçlarının dahi siyasal mücadeleden bağımsız değerlendirilemediğini gösterdi. Sonrasında yaşananlar da bu yaklaşımın geçici değil, kalıcı bir yönetim anlayışına dönüştüğünü ortaya koydu. Toplumsal talepler siyasal temsil kanallarına taşınamadığında ortaya çıkan şey yalnızca memnuniyetsizlik olmuyor. Zamanla yönetme kapasitesini de aşındıran bir kriz birikimi oluşuyor. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve iktidarın devleti kendi mülkü sanan yaklaşımı, devlet ile iktidar arasındaki sınırları ortadan kaldırdı. İktidar, kendisine yönelen her eleştiriyi devletin varlığına yapılmış saldırılar olarak lanse ediyor. Siyaset biçimiyle, oluşturduğu krizleri devletin otoritesinin ihtiyaçları olarak tarifliyor. Temel hak ve özgürlükler alanındaki gerileme yapısallaştı. Toplumsal taleplerin önemli bir kısmı siyasal mesele olarak değil, kamu düzeni başlığı altında değerlendiriliyor. Ekonomik krizin yarattığı aşınma ile adalet duygusundaki aşınma birbirinden bağımsız ilerlemiyor. İnsanlar geçim sıkıntısı yaşarken aynı zamanda kuralların herkes için eşit işlediğine dair inançlarını da kaybediyorlar.

Geçmişten bu yana temel sorunlarımızdan biri olan, toplumla siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı problemi derinleşmiş durumda. Toplumun önemli bir bölümü artık sürekli gerilim üreten siyasal dil yerine, gündelik hayatına dokunan sorunların çözülmesini istiyor. Siyaset alanının genişlemesi demokratik bir ihtiyaç ve toplumsal zorunluluk iken, iktidar vaktiyle sıkça şikayet ettiği bir tür depolitizasyon hali istiyor. Yani bir tür olan biteni kabul etmiş; seçimden seçime oy kullanmaktan başka yurttaşlıkla bağı kalmamış ve her türlü baskıcı uygulamayı kendine değmedikçe sorun etmeyen bir toplum. Hatta bir adım ötesinde, önünden sandığın da çekildiği ve buna da rıza gösterip iktidara tam teslim olmuş, yurttaşlık haklarından tamamen vazgeçmiş bir topluluğa dönüştürmek istiyorlar.

İktidarın da onların gücüne boyun eğip piyasasını yürütmek isteyenlerin yanılgısı da burada başlıyor. Toplum değişti, dönüştü… Gençler, kadınlar, toplumun tamamı değişti, şehirler değişti, dünyayla kurulan ilişki değişti. Uzun yıllar boyunca bastırılan toplumsal enerji yeniden siyasallaşıyor. Devlete bakış, beklentiler de değişti. Artık insanlar sürekli iç düşman hikâyeleri dinlemek istemiyor. Sürekli kriz atmosferinde yaşamak istemiyor. Sürekli kendilerine sabretmeleri gerektiğinin söylenmesini istemiyor. Adalette, refahta, eğitimde, temel haklarda eşitlenmek istiyorlar. Çocuklarına gelecek kurabilme hayalini kaybetmek istemiyorlar. Ülkenin kaynaklarının birilerinin kısa süreli rantları için heba edilmesini istemiyorlar. Ve en önemlisi kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar.

İktidar sahipleri ve onların kontrollü muhalefeti olmayı seçenler, yaşananları hep bir partinin iç meselesi ya da hukukun konusu olarak yorumlamak isteseler de toplum böyle olmadığını biliyor. Mutlak butlan kararı, belediyelere yönelik müdahaleler, siyasetçilerin peş peşe yargı süreçlerinin hepsi hikâyeye dahil. Kurumsal siyaset temsilcilerinin bir kısmı ısrarla görmek istemese de toplum karşı karşıya kaldığı durumun, kendi iradesine ne zaman saygı duyulduğu, siyasi özne olarak görülüp görülmediği, kendi kaderine karar verip veremeyeceğiyle ilgili olduğunu apaçık görüyor.

PARTİ İÇİ KILIFIYLA ÖRTÜLEN HAKİKAT

İşte tam da bu yüzden mesele CHP’nin iç meselesi değil; demokratik siyasetin meselesi haline geliyor. Çünkü siyaset alanının daralması bir tek muhalefeti küçültmüyor. Ülke, kamusal alan, düşünme kapasitesi, çözüm üretme kapasitesi küçülüyor. Siyasetin, temsilin daraldığı ülkede; refah da, huzur da, toplumsal barış da sağlanamaz. Bugün yaşadığımız ekonomik krizin de, adalet krizinin de, yönetim krizinin de temelinde tam da bu var.

İktidar uzun süredir toplumsal beklentileri siyasal temsil üzerinden dile getirilmesi gereken talepler gibi değil, onları propaganda araçları üzerinden yönetilmesi (halkı bu sorunların aslında olmadığına inandırılması) gereken risk alanları gibi görüyor. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi zamanla Meclis’i zayıflattı, siyasi partileri işlevsizleştirdi, kurumları kişiselleştirdi. Partinin çıkarı ile ülkenin çıkarı arasındaki çizgi giderek silikleşti, hatta bu ikisi artık zıt yönlerde ilerliyor. Yargı ise hak arama mekanizması olmaktan çok siyasal alanı iktidar için düzenlerken yönetim krizi oluşturan bir mekanizmaya dönüştü. Yönetim krizi büyüdükçe meşruiyet aşınıyor. Meşruiyet aşındıkça daha fazla baskı devreye giriyor. Ve böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngü ortaya çıkıyor. İşin ironik tarafı ise şu: iktidar bütün bunları ülkenin bütünlüğünü koruma adına yaptığını düşünüyor. Oysa ortaya çıkan sonuç tam tersi. Birlik adına kurulan dil ayrışmayı büyütüyor. İstikrar adına kurulan düzen kriz üretiyor. Muhafaza adına geliştirilen refleksler toplumun önemli bir bölümünde dışlanmışlık hissi yaratıyor. Otoriterliğin en büyük yanılgısı da burada. Kendini birleştirici sanıyor. Ama ayrıştırıyor. Kendini koruyucu olarak gösteriyor. Ama aşındırıyor. Kendini devlet yerine koyuyor. Ama devletin meşruiyetini zedeliyor.

“YA HEP BİRLİKTE YA HİÇBİRİMİZ”

“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.” bu yönüyle dönemin ruhuna en uygun sloganlardan… Ortak kader duygusunun yeniden kurulmasına dönük bir çağrı olduğu için.

Çünkü insanlar artık tek başlarına kurtulmaya çalışmaktan yoruldu. İyi okula gönderebilenin çocuğunu kurtardığı, iyi kazancı olabilenin hayatını kurtarabildiği, yurt dışına çıkabilenin geleceğini kurtardığı… Geri kalanların ise kaderlerine terk edildiği bir düzende yaşamaktan yoruldu. Bireysel kurtuluşun giderek daha az kişi için mümkün olması ve maliyetinin de giderek yükselmesi de ortak mücadele saflarını her geçen gün büyütüyor.

Toplum gerçekten “millet” olmak istiyor. Bugün yaşadığımız siyasal gerilimin özü tam burada yatıyor. Bir tarafta siyasetin alanını daraltarak, devlet gücüyle ömrünü uzatmaya çalışmayı istikrar, beka olarak sunan bir anlayış ve destekçileri; diğer tarafta ise herkes için siyaset alanını, özgürlükleri, imkanları arttırmak isteyen bir anlayış var.

Türkiye’nin önündeki asıl seçim şu ayrımlar üzerinden olacak: Daha fazla baskı mı? Yoksa daha fazla demokrasi mi? Daha fazla korku mu? Yoksa daha fazla siyaset mi? Daha fazla ayrışma mı? Yoksa eşit yurttaşlık temelinde yeni bir toplumsal sözleşme mi?

Son bir haftadır yaptığımız yürüyüşlerde yollardan bize katılanlar en çok ikincisini tercih ediyor.

Bütün yorgunluğa rağmen halen kaybedilmeyen bir şey var; vicdan ve toplumsal hafıza… İktidar toplumsal hafızayla birlikte çok şeyi mahkeme kararlarıyla yok saymaya çalışsa da varlar, varız işte…

Hepimize yorgunluk olarak dönse de hem yakın tarihten hem de geçmiş dönemlerden bildiğimiz şey şu; milleti bastırarak, yok sayarak büyük devlet olunmaz, toplum susturularak birlik kurulmaz, hukuk araçsallaştırılarak adalet tesis edilmez. Devlet gücünü millete karşı kullanılarak kalıcı meşruiyet üretilemez: ‘Devletle millet karşı karşıya geldiğinde kazanan hep millet olur’

Zıddına dönüşen iktidar tarafından aşağı çekilen Türkiye’nin ‘şenlik havasında ayağa kalkması’ için yeni bir dönemin eşiğindeyiz, bir milattayız. Nar Ağacı’ndan çok sevdiğim cümlelerle bitireyim; “Bir tarafımız hep kırıklarla kalacak belki ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dinlendirebilir birbirimize sığınabilir. İki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın derininde akabiliriz yeniden diyebiliriz.”

EMİNE UÇAK ERDOĞAN

Uçak, 1990 yılında İstanbul İletişim Fakültesi’ni kazandı ve buradan 1994 yılında mezun oldu. Uçak gazetecilik ve televizyonculuğun yanında uzun süre İBB gibi çeşitli kurumlarda çalıştı. Sivil toplum alanında gönüllü ve profesyonel olarak bir çok kuruluş ve platformda yer alan Emine Uçak, yüksek lisans eğitimini Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kültürel İncelemeler bölümünde, İstanbul’daki Suriyeliler: Gündelik Hayat ve Mekan isimli teziyle tamamladı.

whatsapp-image-2026-02-04-at-22-47-29.jpeg

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir