Hukukçu ve araştırmacı Halil Turhanlı, Amerikalı Şair Wallace Stevens’ı yazdı. Stevens’ın babasının isteği aksine çalışma hayatına avukat değil gazeteci olarak başladığını aktaran Turhanlı, yirminci yüzyıl başlarındaki değişimlerin onun şiirini etkilemediğini büyük şehirlere özgü olana ve teknolojik yeniliklere kayıtsız kaldığını söylüyor.
1879’da Pensilvanya’da Alman kökenli bir ailede doğdu. Babası avukattı; oğlunun da avukat olmasını istiyordu. Wallace Stevens buna pek istekli değildi; hemen babasının sözünü dinlemedi. New York’da gazete muhabirliği yaptı, ama maaşı çok azdı. Sonunda New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne kaydoldu. 1916’da Connecticut’ta Hartford’da bir sigorta şirketinde avukat olarak iş buldu. 1955’te ölümüne kadar orada çalıştı. İlk çalışma yıllarında işi oldukça zordu. Sigorta taleplerini araştırmak için ülke genelinde seyahat ediyor ve sık sık tren yolculukları yapıyordu. O yıllarda çok az şiir yazabildi. İlk şiir kitabı Harmonium 1923 yılında kırk yaşındayken yayımlandı.
Alışılagelmiş anlamda mutlu bir hayatı yoktu. Evliliği giderek zorlaştı. Eşi güzel ama eğitimsizdi. Stevens her akşam yemekten sonra yukarıdaki küçük çalışma odasında okuyor, müzik dinliyor ve şiir yazıyordu. Bahar sabahları uzun yürüyüşler yapardı. Bahar onu hayata ısıtırdı. Düşünür George Santayana’nın natüralizmini benimsedi. Kızı ve oğlu ile kurduğu ilişkiler ona biraz olsun huzur veriyordu. Ara sıra New York müzelerine geziler yapardı. Bunların dışında son derece yalnız bir hayat yaşıyordu.
Stevens’ın gösterişli ve incelmiş zevklere haiz orta sınıfların şairi olduğu dile getirilir. Yirminci yüzyıl başlarında hızla gerçekleşen değişimler onun şiirini etkilememiştir. O kırsal yapıya ve geleneksel olana bağlı kalmıştır. Büyük şehirlere özgü olana ve teknolojik yeniliklere kayıtsızdır. Şehirlerdeki politik çalkantının, kalabalıkların uzağındadır. Bazen felsefi fikirlerini aktarmak için dil ve metaforlarla oynar. Felsefeyi şiirselleşmiştir. Onda felsefe şiiri izler. Mevsimsel değişimlerin şairiydi. “Şiirin doğası” üzerine düşüncelerini Samuel Taylor Coleridge’in görüşlerinden türetmiştir. Onda da şiir metafizik bir kavrayışın konusu ve alanıdır. Zihin ve dünya arasındaki sınırları zorlar ve sonunda bu sınırları aşar.
Husserl’in yirminci yüzyıl başlarında geliştirdiği fenomenolojik sistem dolayısıyla düşüncelerinde yakınlık mevcuttu. “Key West’te Düzen Fikri” birçok kişi tarafından fenomenolojik bir şiir olarak kabul edilir. Birçok şiirinde olduğu gibi burada da gerçeklik ve algı arasında bir uyumsuzluk, bir çelişki ortaya koymaktadır. Felsefi olarak karmaşıktır ,yorumlanması güçtür.
Stevens okurların hayal gücüne etkide bulunur. Dünyayı çok farklı resmederek okuru dönüştüren şairlerdendir o. 1940’larda yazdığı denemelerde hayal gücüne son derece can alıcı bir kavram olarak odaklanır. Platon sonrası hayal gücü tanımı verir. Hayal gücünün ruhani ve uhrevi olduğunu belirtir. Hayal gücü aklın kasvetli dünyasının uzağındadır. İnsanlık durumunun merkezinde yer alır. Harmonium‘dan itibaren soyut hayal gücü ile gerçeklik arasında bir denge arar. Çözülen, yayılan ve dağılan bir dünyayı toplamaya çalışır.
Adorno müziği hatırlama sanatı olarak nitelemişti. Stevens’ın şiiri de öyledir; tam bir hatırlama sanatı. Paul Valery ise müzik için “bekleti ve dikkat sanatı” tanımını verir. Stevens’ın şiiri müziğe ilişkin bu benzemeye de uyar ; bu niteliklere de sahiptir. Tıpkı müzik gibi hatırlama, beklenti ve dikkat onun şiirinde de mevcuttur. Müzikle ilgili bu tanım ve benzetmeler Stevens’ın şiiri açısından da tekrarlamak mümkündür. Şiiri müziğin işlevlerini paylaşır. Müziğe kolayca dönüştürülebilir. Şiirlerinin pek çok müzikal uyarlaması yapılmıştır. Ned Rorem’in 1971-1972 ‘de bestelediği Wallace Stevens’ın Son Şiirleri başlıklı şarkı döngüsü bunlar arasındadır.
Stevens şiiriyle bir çeşit müzik üretmiştir. Şiiri müziğe yakın bir sanat formu olarak ele almıştır. Adorno müziği hatırlama sanatı olarak niteler. Stevens’ın şiiri de öyledir, tam bir hatırlama sanatı. Paul Valery ise müzik için “beklenti ve dikkat sanatı” tanımını verir. Stevens’ın şiiri bu benzetmeye de uyar. Dolayısıyla şiiri bu açılardan müziğin işlevlerini paylaşır. Aslında şair bir müzik tutkunuydu. Plak ve radyo dinler, New York ve Hartford’da konserlere giderdi. “Düşünme için muhteşem bir yer” sözleriyle övdüğü New York’da geçirdiği gençlik yıllarında tuttuğu anı defteri onun için müzik ve anımsama arasındaki ilişkiye dair ipuçlarını verir. Gertrude Stein‘ın librettosunu yazdığı Üç Perdede Dört Aziz‘de Virgil Thompson’ın müziğinden etkilenmişti. Kilise çanlarında müziğin gücünü hissediyordu. Onun için yankılanan çan sesleri uzaktakini yakına getirme gücüne sahipti. Bu seslerin kendisi için taşıdığı manevi önemi belirtir.
Stevens daha gençliğinde müzik ve hafıza arasındaki ilişkiyi ele almış, müziğin kişisel anıları canlandırma gücünü vurgulamıştı. Bu müziğin gizemli etkisidir. Stevens müziğin rüya benzeri bir durum yarattığını belirtir. Müzik dinleyiciyi yerinden eder ve yeniden yönlendirir. Şiirin de böyle güce sahip olmasını ister. Şiir zihnimizde, hafızamızda ve içimizde bir şeyleri harekete geçirmelidir. Onun şiirlerinde müzik ve hafıza içiçe geçmiştir. Şiirlerinde sıklıkla bu ikisi arasındaki ilişkiye değinir. Şiiri adeta müziğe dönüştürülmek üzere yaratılmıştır.
Stevens ,Romantik geleneği yenilemiştir. İngiliz romantik şair John Keats’den en çok etkilenen yirminci yüzyıl şairlerindendir. Keats’e derin bir hayranlık duyuyordu. O da güzelliği arayışında hayal gücüne dayanmıştır. Aslında romantizm onun için uzak bir tarihsel olay değildir. Şair olarak çalışmalarının yakın tarihsel arka planını oluşturur. Şiirlerinde mevsimsel döngüleri ele alışında Keats’in etkisi çok belirgindir. Pazar Sabahı, Keats’in Sonbahar şiirine bir saygı duruşudur. Keats kuzularla, kırlangıçlarla dolu pastoral bir manzara sunar. Stevens farklı bir doğadan söz eder. Biraz vahşi bir doğadır onunkisi, Keats’in doğasından ayrılır. Dağlar, kırlar vardır onda; dağlarda geyikler dolaşır. Güvercinler karanlığa doğru kanat açarlar.
Düşüncelerinin Agamben’e olan yakınlığıyla bilinen Simon Critchley, Stevens üzerine çalışmasında onun şiirine dayanarak estetikle ilgili tezler geliştirir. Okura yaşattığı sakinlik, sükûnet deneylerini çözümler. Wallace Stevens hakkındaki kitabı Things Merely Are‘da (Şeyler Sadece Var Olur ) ondaki aşkın idealizm, hayalgücü ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi, sanat ve varoluş arasındaki birlik ve çelişkiyi, kısacası şiire felsefi yaklaşımını ele alıp inceler. Stevens’ın şiirleri felsefi bir tını taşır.
Stevens’ın şiirine fenomenolojik bakış açısıyla yaklaşır. Şöyle de söylenebilir: Stevens’ın şiirinde fenomenolojinin ortaya koyduğu sorulara adeta bir cevap getirilmeye çalışılmıştır. Descartes’ın bilimsel metoduna, rasyonalizme uzak bir düşünür gibidir o. Critchley’e göre dile büyük özen gösteren Stevens’ın şiiri hayatı zenginleştirir. Şiiri aynı zamanda derin ve önemli felsefi içgörüler içerir. Zihin ve dünya arasındaki ilişkiyi felsefi bir sorun olarak kavrar.
Simon Critchley, Stevens üzerine yazdığı kitabında Amerikalı şairın şiirlerini okurken Heidegger’in yanısıra İngiliz Romantiklerinden yola çıkar. Onun şiirinde hayal gücünün gerçekliğin baskısı altında olduğu ama bu baskıya karşı koyduğunu ileri sürer. Bu şiirleri dinginlik deneyimi olarak ele alır. Gittikçe gürültüye, kargaşaya gömülen bir dünyada onun şiirinde sessizlik hakimdir. Okuruna da sakinlik duygusu verir. Modern dünyaya karşı durur; onu şiiriyle dönüştürür. Modern şehrin atmosferinden uzaklaştırır. Şunu da belirtmek gerekir: Critchley’e göre Wallace Stevens’ın şiirlerindeki sadeliğe Terrence Malick’in sinemasında da rastlamak mümkün. Aralarında felsefi bir bağ mevcut. İkisinin ortak noktası her şeye rağmen sükûnet ve huzurlu bir hayat arayışı.
Critchley, Stevens’ı Heideggerci açıdan ele alır. Onun doğayı ifade gücünü, dile gösterdiği titizliği mükemmel bulur. O hayal gücünü gerçekliğin baskısına karşı korur. Şiirleri aynı zamanda derin ve önemli felsefi içgörürler içerir. Felsefenin temel kaygısı düşünce ile şeyler arasındaki ilişkidir. Bu kaygı Stevens’da fazlasıyla mevcuttur. Şiirlerinin felsefi bir ağırlığı vardır. Dünya tarafsız bir gözlem nesnesi değildir; aksine algılayanın dünyaya karşı nasıl bir tutum içinde olduğunu ifade eder.
Daha ileri giderek şu da söylenebilir: Wallace Stevens şair ve filozof arasındaki ayrılığa son verir; her ikisini şahsında birleştirir. Şair ve filozof onda içiçe geçmişlerdir. Şiiri ve felsefe arasında besleyici bağlantılar mevcuttur. Bu büyük Amerikalı modernist şiirlerinde yoğun biçimde felsefi fikirlerden yararlanmıştır. Kişiselden aşkın olana geçer. Gerçek olan ve hayal edilen birbirini besler. Aralarındaki kesin sınırlar kalkar, bir uzlaşma sağlanır. Felsefe yapmanın ölmeyi öğrenmenin bir yolu olduğu söylenir. Stevens’da ise şiir yazmak sükûnetle ölüme hazırlanmaktır.
*Halil Turhanlı, hukukçu ve araştırmacı.
