Görüşler

Yeni İttihatçı akıl mı yoksa ruh mu?

Yeni İttihatçı  akıl mı yoksa  ruh mu?

Ekopolitik kurucusu Tarık Çelenk, Türkiye siyasetinin daralan alanını son dönemde Ankara’da gündem haline gelen ‘devlet aklı’ tartışması üzerinden değerlendirdi. ‘Devlet aklı’ söylemi ile yıllardır İttihatçı kadrolarla bir bağ kurulmaya çalışıldığını belirten Çelenk, tarihsel süreç içinde siyaseti yeniden yapılandıran yeni gelişmeleri irdeledi.

Türk siyaseti uzun süredir kendi alanını, kimi zaman kendi eliyle kimi zaman da başka faktörlerin etkisiyle daralttıkça, bu daralmanın sebep-sonuç ilişkilerini sorgulamak yerine bundan bir hikmet çıkarmaya çalışıyor ve olan biteni “devlet aklı”na yoruyor. Sebepleri tam olarak anlaşılamasa da ortaya çıkan acı sonuçlar karşısında, “Devlet aklı bunu bizim hayrımız ve bekamız için istemiştir” şeklinde bir çıkarım yapılıyor.

Öyle ki artık seçmenden, kitlelerden ve hukuktan umudunu kesen bazı siyasi aktörler, adaylar ve iş çevreleri, sorunlarını kısa yoldan çözebilmek için adeta bir define avcısı gibi derin devletin en hakiki temsilcilerine ulaşma gayreti içine giriyorlar. Bu durum biraz da sorunları tanımlama konusundaki tembelliğimizi ve yetersizliğimizi gösteriyor. Sanki aklımız, karmaşık gerçeklikleri anlamaya çalışmak yerine, her şeyi açıklayabilecek hikmetli bir komplo teorisi arayışına yöneliyor.

Kurumların aklı olur mu? Elbette olur. Ancak bunun için o yapıların gerçek anlamda kurum niteliği taşıması, gelenek oluşturabilmesi ve kurumsal hafıza üretebilmesi gerekir. Bizde ise “devlet aklı” olarak varsayılan yapı, çoğu zaman kurumsallaşmış bir mekanizmadan ziyade; gayri nizami yöntemlerle çalışan, içeriden ve dışarıdan etkilenebilen, farklı otonom unsurların oluşturduğu bir bileşke ya da bu unsurlar arasındaki baskın irade görünümündedir.

Kimin tarafından denetlendiği ve hangi meşruiyet sınırları içinde hareket ettiği belirsizliğini koruyan bu yapıların sahip olduğu gayri nizami özgürlük alanı, çete ile kurum arasındaki çizgiyi de giderek muğlaklaştırmaktadır. Böylece devlet aklı adı altında tarif edilen alan, kurumsal akıldan çok denetimi ve sorumluluğu belirsiz güç odaklarının faaliyet alanı hâline gelebilmektedir.
Cardinal Richelieu (1585–1642), modern devlet aklı denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir. Hatta bugün kullandığımız “raison d’état” yani devletin çıkarı veya devlet aklı kavramının tarihsel mimarı sayılır. İlginç olan şuydu: Richelieu bir kardinaldi, yani bir kilise adamıydı. Ancak Avrupa tarihinde dinî sadakati değil, devletin çıkarını merkeze koyan ilk büyük siyasetçilerden biri olarak tanındı.

Richelieu’ya göre devletin çıkarı, zaman zaman hükümdarın kişisel ahlakından veya mezhepsel sadakatinden daha önemliydi. Onun devlet aklı anlayışı bugünkü bazı komplo teorilerinde anlaşıldığı gibi gizli kişiler veya görünmez odaklar değildi. Kurumlar üzerinden işleyen bir akıldı. Amacı “derin devlet” değil, güçlü devlet yaratmaktı. Bu nedenle Machiavelli’nin fikirlerini devlet pratiğine dönüştüren kişi olarak görülür. Richelieu’nun devlet aklı daha merkeziyetçi ve yukarıdan aşağıydı. İngiliz devlet aklı ise daha kurumsal ve teamül temelliydi.

Bu açıdan bakıldığında İngiliz devlet geleneği de Fransız devlet geleneği de farklı yollar izlemiş olsalar bile aynı noktada buluşurlar. Her ikisinde de devlet aklı belirli kişilere değil kurumlara dayanır.

Merhum Mahir Kaynak bana sık sık “Biz henüz tam devlet olamadık. ABD de tam devlet değildir; devlet İngiltere, İran veya Çin’dir” derdi. Sanırım Mahir Bey’in kastettiği şey, geleneğin tutarlılık ve süreklilik içinde kendisini yenileyebilmesi, köklü kurumların varlığını sürdürebilmesiydi.
Bugünlerde Cansu Çamlıbel’in söyleşisiyle birlikte yeniden Neo-İttihatçılık ve devlet aklı tartışmaları gündeme geldi. Yıllardır ülkemizde devlet aklı denildiğinde İttihatçı kadrolarla bir bağ kurulmaktadır. Pek dikkat çeker mi bilinmez ama yaklaşık on yıldır bu konularda en çok yazı yazan ve program yapan isimlerden biri olduğumu söyleyebilirim.

Eğer devlet aklı kurumların aklı ise, modernleşme tarihimizin son yüz elli yılında bu kurumlar üzerinde İttihatçı etkiden söz etmek mümkündür. Ancak Jön Türklerin ve İttihatçıların özellikle 1918’e kadar kritik kararlarda kurumlara ne kadar bağlı kaldıkları her zaman tartışmalı olmuştur. Talat ve Enver Bey örneklerinde olduğu gibi, kurumsal süreçler çoğu zaman kişisel irade ve siyasal hedeflerin gölgesinde kalmıştır. Balkan Harbi ve Sarıkamış ise bu anlamda kurumsal zaafların en ağır sonuçlarından bazılarıdır.

Bilindiği gibi Erik Jan Zürcher’in Türk modernleşmesi ve Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin en etkili tezlerinden biri “İttihatçı süreklilik tezi”dir. Ülkemizdeki yaygın yaklaşım da büyük ölçüde bu tezden etkilenmiştir. Zürcher’e göre Cumhuriyet’in kuruluşunda ve İstiklal Harbi’nde İttihat ve Terakki’nin ikinci kuşak kadroları, Karakol Cemiyeti ve Teşkilat-ı Mahsusa gibi yapılar aracılığıyla Anadolu’daki örgütlenmenin altyapısını oluşturmuştur. Bir bakıma Cumhuriyet bürokrasisinin 1960’lara kadar yolu bir şekilde İttihat ve Terakki’ye düşmüş kadrolardan oluştuğunu söylemek mümkündür.

İttihatçılık hakkındaki tartışmalar hiç bitmeyecektir. Onları Rus modernleşmesinin başarısız Dekabristlerine benzetenler vardır. Ancak tarihe baktığımızda, “İttihatçılar Osmanlı’nın başarılı Dekabristleriydi” tanımı belki daha açıklayıcıdır.

Peki İttihatçılar devleti kurtarmaya mı, yoksa anayasal özgürlükleri geliştirmeye mi çalışıyorlardı? Tartışmasız biçimde öncelikleri devletti. Hatta onların hedefi yalnızca devleti kurtarmak da değildi; Osmanlı’yı ve Türklüğü yeniden eski ihtişamlı günlerine döndürmek gibi büyük bir tarihsel iddiaları vardı. Birinci Dünya Savaşı ve Sarıkamış macerası bu ruh hâlinin örnekleri olarak gösterilebilir. Ne var ki 1918’e giden süreçte devleti ayakta tutmaya çalışanlar aynı zamanda onun dağılmasına yol açan kararların da sahibi oldular.

Ütopyalarını gerçekleştirebilecek emperyal vizyonu destekleyecek ekonomik ve toplumsal altyapıya sahip değillerdi. Osmanlı modernleşmesinin ürettiği refahın önemli bölümü gayrimüslim unsurların elindeydi. İttihatçılar ise bu unsurları sistem içinde tutmayı başaramadılar.
Mustafa Kemal ve ekibine bu anlamda doğrudan İttihatçı demek ise oldukça zorlama olacaktır. Atatürk, İttihatçı ütopyayı büyük ölçüde reddetti. İzmir Suikasti ve benzeri süreçlerde eski İttihatçı çevreleri tasfiye etti. Turancılara, Türkçülere, İslamcılara ve hatta liberallere geniş bir hareket alanı tanımadı. TSK ve Dışişleri gibi kurumlar daha çok Kemalist rasyonalizm temelinde yeniden örgütlendi.

Türk sağı ise milliyetçiliği, Turancılığı ve İslamcılığıyla her zaman belirli ölçüde İttihatçı damarı taşıdı. Kemalist devlet aklı ise 20. yüzyıl boyunca bu eğilimlerin devlet politikası hâline gelmesine izin vermedi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dengeler değişti. 1950’de NATO ile başlayan süreç, 1980 sonrasında Yeşil Kuşak stratejisiyle yeni bir yön kazandı. Kurumların zihinsel çerçevesi bulanıklaştı. Kemalist doktrin güncellenemediği gibi, bugün sıkça sahiplenilen İttihatçı tezler de güncellenemedi. Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik yaklaşımı bu tartışmaların günümüzdeki örneklerinden biri olarak görülebilir.

2017’de başlayan yeni sistem ülkede beklenen konsolidasyonu sağlayamadı. Refah, aidiyet ve siyasal gerilimlere ilişkin sorunlar arttı. Böyle bir ortamda bölgesel iddialar taşıdığı söylenen Neo-İttihatçı devlet aklı da giderek İttihatçıların 1908 sonrasındaki çelişkilerini ve tutarsızlıklarını hatırlatmaya başladı.

Kurumları değil örgütlenmeyi ve kadrolaşmayı önceleyen, akıldan önce duyguyu, aidiyeti ve kör güveni örgütleyen bu yeni İttihatçı eğilimin bir devlet aklı üretmekten çok bir duygu ve bağlılık iklimi oluşturduğu görülüyor. Bu nedenle buna “Yeni İttihatçı devlet aklı”ndan çok “Yeni İttihatçı popüler ruh” demek daha doğru olacaktır.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir ideolojik romantizm değil, yeni bir kurumsal sentezdir. Devlet aklı geçmişe öykünerek değil, geçmişten ders çıkararak inşa edilir. İttihatçıların enerjisini, Cumhuriyet’in kurumsallığını, Osmanlı’nın tecrübesini ve demokratik dünyanın hesap verebilirlik ilkelerini aynı potada buluşturamayan hiçbir yaklaşım kalıcı bir devlet aklı üretemez. Gerçek devlet aklı, belirli kadroların veya aidiyetlerin değil; toplumun tamamının güven duyacağı kurumların aklıdır.

*Tarık Çelenk, Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği (EKOPOLİTİK) kurucusu ve araştırmacı yazar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir