Sandık alaylarından gönül belediyeciliğine
CUMARTESİ YAZILARI
Seçim sandığı bugün tanıştığımız bir nesne değil. 1876’dan beri parlamentomuz var ve milli iradeyi temsil edecek kadroları belirlemek üzere -bazı fasılalarla da olsa- o tarihten bu yana seçim yapıyoruz. Hatta mahalli idare seçimlerindeki tecrübemizin geçmişi 1840’lara kadar gidiyor. Tanzimat’tan hemen sonra köylerde ihtiyar heyetleri, şehirlerde belediye meclisleri halkın oyuyla belirlenmeye başlamıştı.
Demek ki kabaca iki asra yakın bir süredir tanışıyoruz seçim sandığıyla. Üstelik bahsettiğimiz seçimler bugün bazı Asya ve Afrika ülkelerinde gördüklerimiz gibi “göstermelik türden” seçimler de sayılmazdı.
Çok partili demokratik sisteme ise kimilerinin sandığı gibi 1946’da değil, daha 1908’de geçmiştik. Bu tarihten itibaren seçimden hiç vazgeçmedik. Bazıları bu dönemde gerçekleştirilen seçimlerin adil olmadığını, çünkü en örgütlü parti olan İttihat ve Terakki’nin baskısıyla seçmenin manipüle edildiğini ileri sürerler. Kısmen doğru olmakla birlikte anakronik bir yorum bu. Söz konusu dönemde memleketteki demokratik kültür bugünkü İskandinav ülkeleri seviyesinde olmasa da savaş sırasında yapılan seçimler bile krize yol açmadan gerçekleştirildi.
Fakat hepsinden daha önemlisi şu: Seçim sandığı ve anayasa Namık Kemal ve arkadaşlarının oluşturduğu Yeni Osmanlılar hareketinden itibaren Türk aydınlarının adeta kutsallaştırdığı kurumlar olmuştur. 1908 sonrasının siyasi atmosferinde iktidarın meşruiyetini daima anayasaya ve meclis iradesine dayandırma ihtiyacı duyması önemsiz bir detay olmasa gerektir. Demokratik idareyle çok geç tanışmış olmasına rağmen az çok seçim kültürü olan bir ülkeden söz ediyoruz ayrıca.
Seçim kültürümüz bakımından renkli ve ilginç bir konu “Sandık Alayı” törenleridir. 1908’den 1943’e kadar süren bu geleneğe göre, oy verme işlemi tamamlandıktan sonra sandıklar, yerine göre bir kağnıya veya kamyona konulup çiçeklerle süsleniyordu. Seçim sandıkları, Prof. Mehmet Ö. Alkan’ın aktardığına göre, aralarında esnaf cemiyetlerinin temsilcileri ve milli kıyafetler giymiş okul çocukları da bulunan büyük bir kalabalık eşliğinde vilayete götürülürdü.
Osmanlı-Türk elitlerinin siyasi temsil hassasiyetini en net biçimde Kurtuluş Savaşı hengamında gözlemliyoruz. Cihan Harbi’nin ardından başlayan düşman işgallerine karşı ülkenin dört bir yanında düzenlenen direniş hareketleri “yerel kongreler” aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Kuvayı milliye örgütlenmeleri “milli iradenin temsili” düşüncesine dayandırılmıştır. Mustafa Kemal de Kurtuluş Savaşını yerel kongrelerden çıkarttığı kararlar doğrultusunda adım adım hazırlamış ve nihayet milli kuvvetleri kendi liderliği altındaki tek merkeze bağlamıştı.
Ancak unutulmaması gerekir ki Kurtuluş Savaşı’nın meşruiyet zemini ve yönetim merkezi Meclis’ti. Atatürk de Meclisin onaylamadığı hiçbir şeyi yapmamıştır. Şu da var ki Ankara’da 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin üyelerinin çoğu 1919’daki seçimde belirlenen son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin üyeleridir ve 1923’e kadar görev yapmışlardır.
Bu noktada Mebusan Meclisi’nin belirlendiği seçimlerin tek dereceli mi, iki dereceli mi olduğu, sandık güvenliğinin Avrupa standartlarında olup olmadığını vs. tartışmanın yeri olmadığı açık. Bugün için bile dikkat çekici olan taraf, Türk siyasi elitlerinin seçim ve siyasi temsil konusundaki hassasiyetlerinin hiçbir şart altında zayıflamamış olması.
Gelgelelim Cumhuriyet’ten sonra seçim sisteminin geçmiştekinden daha demokratik bir usule -maalesef- kavuşturulmamış olmasına rağmen, tek partili rejim döneminde de yine seçim sandığından vaz geçilmemiş olması, siyasi kültürümüzdeki baskın bir özelliği göstermesi bakımından, önemlidir. Atatürk de İnönü de -aslında rejimin karakteri bakımından ihtiyaçları olmadığı halde- seçimlere büyük önem gösteriyorlardı. Seçim mitingleri yapılıyor, katılım oranları önemseniyor, sandık sonuçları büyük coşkuyla duyuruluyordu. Bunun sebebi, Cumhuriyet elitlerinin Osmanlı aydın hareketinden aldıkları demokratik meşruiyet fikrinin zihinlerde yaşamaya bir şekilde devam etmesiydi herhalde.
Nitekim demokratikleşme esas olarak İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası konjonktürün zorlamasıyla gelişecek olsa da bundan önce de birtakım arayışların olduğu biliniyor. Serbest Fırka tecrübesi bir yana bırakılırsa, söz gelimi 1939 seçimlerinde milletvekili adaylarının belirlenmesi hususunda parti tabanının görüşünü almak üzere istişare toplantıları düzenlendi. 1943 seçimlerinde seçilecek milletvekili sayısının üzerinde aday gösterilerek seçmene çok sayıda aday arasında tercih yapma hakkı tanındı. Bunun sonucunda adaylar kendilerini seçmene beğendirmek için propaganda kampanyası yaptılar.
1946’ya gelindiğinde tek dereceli seçim sistemine geçildi. Bu önemli bir gelişme. Ancak o devrin yegane kitle iletişim aracı olan devlet radyosunda muhalefet partilerinin de propaganda yapmalarına izin verilmesi çok daha önemli bir demokrasi adımıydı. Gelgelelim bilahare Menderes kendisinin 1946 ve 1950 seçimlerinde faydalandığı bu haktan muhalefeti mahrum edecektir.
Buna karşılık Menderes’in bir askeri darbeyle başbakanlık koltuğundan indirilmesi ve haksız şekilde idam edilmesi Türk demokrasisinin aldığı en büyük yara olmuştur. İşte biraz da bu yüzden seçim sandığı Türkiye’de sağ siyaset geleneğinin kutsalıdır. Belki de “kutsalıydı” demek gerekiyor artık. Demokrat Parti’nin kurulduğu 1945’ten günümüze uzanan bu gelenek sandığı, yani seçmenin tercihini her şeyin üstünde görüyordu. Çünkü seçim sandığından çıkıp gelen siyasi iktidarların yetkisini ve gücünü sınırlandırma eğiliminde bir bürokratik yapı vardı karşısında.
Seçim sandığını neredeyse fetişleştiren sağ siyaset geleneğinin bugünkü temsilcisi olan iktidar partisi ise herhangi bir vesayet odağının tehdidi altında değil. Kim bilir, belki bunun için sandık da kutsallığını büyük ölçüde kaybetmiş görünüyor.
Geçenlerde de benzer bir vesileyle yazmıştım: Önceki dönemlerde siyasi transferlere şiddetle karşı çıkan iktidar partisi şimdilerde sandıkta kazanamadığı sandalyeleri transferler yoluyla bünyesine katıyor. 2023’teki ve 2024’teki genel ve yerel seçimlerden bu yana mecliste AK Parti sandalyeleri boyuna çoğalıyor, AK Parti’li belediyelerin sayısı sürekli artıyor.
İşin en vahim tarafı, iktidar partisi elitleri bunu siyasi başarı olarak görüyorlar. Baksanıza… CHP adayı olarak yüzde 49 oyla seçilmiş bulunan İzmir Belediye Başkanının AK Parti’ye katılması “Gönül belediyeciliği şimdi İzmir’de” diye duyuruldu. Bundan önceki transferler de seçim zaferi gibi kutlandı.
Mevcut iktidar partisinin oylarını arttırmaya uğraşmak yerine sahip olduğu sandalyeleri arttırmaya çalışması sağ siyaset geleneğinin sandık hassasiyetinin de terk edildiğini gösteriyor. Söylemeye bile gerek yok, çıkmaz bir yol bu.
