Bazı hikayelerin büyük yalanların sonu acı ve yıkımlarla biter

İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden bu yana toplumlar, yaşadıkları dönemin şartlarına paralel olarak farklı yönetim biçimlerini denemişler ve bir bakıma kendi iradeleriyle yarattıkları liderlerin dizginlenemeyen tiranlıkları yüzünden büyük acılar yaşamışlardır.

İnsanlık tarihinde tiranların, despotların yarattığı büyük yıkımların arkasında, genellikle pırıltılı hikayelerle gelen büyük yalanlar bulunmaktadır.

1930’ların ilk yıllarında Almanya’da yaşanan ekonomik kriz şartlarında milyonlarca Alman, pek çok hikaye arasından Nazilerin hikayesine inandığı için Hitler iktidar olmuştur.

Başka bir hikaye seçme şansları varken, Hitler’i seçmeleri büyük ve trajik bir hata idi. Ve bu Nazi dönemi, Almanya’nın yıkımına, milyonların ölümüne yol açtı.

Aynı şekilde Sovyetlerde Marksist teorinin oluşturduğu hikayelerle zapt edilemez bir güce ulaşan Joseph Stalin diktatörlüğü de 2 milyona yakın insanın ölümüne yol açmıştır.

Maalesef tarih boyunca, büyük ölçekli insan topluluklarında tüm ilişkiler hikayelerle şekillenmiş ve insanların ait olduğu kimlikler hikayeler tarafından tanımlanmıştır. Çünkü bu hikayeler, ideolojik aidiyeti ve güce itaat etmeyi de beraberinde getirmiştir.

Yuval Noah Harari, Neksus adlı kitabında, atom bombasının mucidi Oppenheimer’in çalışmaları üzerinden hikayelerin yarattığı yıkıcı gücü şöyle tanımlıyor: “Fizik kurallarını hiçe sayarak bir bomba yapmaya çalışırsanız, muhtemelen o bomba patlamaz. Fakat gerçekleri görmezden gelerek bir ideoloji inşa ederseniz, her durumda çok tehlikeli ve yıkıcı olacaktır. Güç gerçeklere ve düzene bağlı olsa da genellikle düzeni nasıl sağlayacağını ve ideoloji geliştirmeyi bilen insanlar, mamut avlamayı veya bomba yapmayı bilenleri yönetirler. Franklin Delano Roosevelt, Robert Oppenheimer’a değil, Robert Oppenheimer, Franklin Delano Roosevelt’e itaat etmişti. Benzer şekilde Werner Heisenberg, Hitler’e itaat etmiş, İgor Kurchatov, Joseph Stalin’e boyun eğmişti.” (s.58)

Demokrasinin, özgürlüklerin, insan haklarının ve ‘hukukun üstünlüğü’nün kemale erdiğini düşündüğümüz 21. Yüzyılda otokratların, dünyanın başına bela olduğunu görmek, ne yazık ki toplumların demokrasiye ve hukuka olan güvenini bir kez daha yerle bir etmiş bulunuyor.

Düşünün ki insanoğlunun yüzyıllar içinde yaşadığı büyük yıkımların ardından elde ettiği evrensel insani değerlere rağmen, Amerikan başkanı olan Trump adlı bir otokrat etrafına topladığı sünepe müritleriyle birlikte dünyayı ateşe vermekten ve insanlığa yeni acılar yaşatmaktan çekinmiyor.

Uzun tecrübeler ve acılardan sonra, dünyamızın yeniden despotların, katillerin istilasına uğraması fevkalade trajik bir durum. Ama aynı zamanda toplumların, bu otokratlara ‘kul’ olmayı tercih etmeleri de bir o kadar trajik…

Bu konuda, Modern siyaset biliminin temelini atan isimlerden birisi olan Fransız yazar Etienne de La Boetie’nin “Gönüllük Kulluk Üzerine Söylev” adlı eserindeki şu tespitin altını çizmekte yarar var: “Bir ulus ki kendi mutluluğu için isterse hiçbir çaba sarf etmesin ama kendi yıkımı için de çalışmasın. Demek ki halklar ellerinin kollarının bağlanmasına izin veriyorlar veya daha doğrusu bağlattırıyorlar, çünkü kulluk etmeyi reddetseler bağları koparacaklar. Halkın kendisi kul olmayı kabul edip kendi boğazını kesiyor; kul olmayı veya özgür olmayı seçebilirken özgürlüğü itip boyunduruğu seçiyor; felaketini kabul ediyor veya daha doğrusu felaketin peşinden koşuyor.”

Normal bir insan zekasıyla düşünüldüğünde temel haklar, özgürlükler ve evrensel hukuk normlarıyla inşa edilmiş bir demokrasiye sahip olan Amerikan toplumunun, Epstein pisliğine bulaşmış, mesleği insan öldürmek olan Netenyahu ile birlikte adeta cinayet ortaklığı yapan Trump’ın peşinden gitmesini akılla izah etmek asla mümkün olamaz.

Bu durum, tıpkı efendi-köle ilişkisi gibi bir şey sanki… Hukuku, özgürlüğü itip felaketin peşinden koşmak, ancak gönüllü kullukla mümkün olabilir herhalde.

Jean-Jacques Rousseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde, despotların sonunu şöyle tarif eder: “Bu adam dünyanın yarısını boyunduruğu altına alsa bile, yine de kişi olmaktan çıkamaz; öbürlerinin çıkarından ayrı olan çıkarı her zaman için özel bir çıkardır. Bu adam ölüverirse, hükümeti kendinden sonra dağılıp gider, tıpkı yanıp kül olan meşe ağacı gibi.” (s.12)

Ama unutmamak gerekiyor ki politikacılar ve ideolojiler tarafından pırıltılı hikayeler üzerinden icat edilen büyük yalanlarla geçici başarılar elde edilebilir elbette. Ancak büyük yalanlarla inşa edilen bu stratejilerin, hikayeyi yazanların sonlarını hazırlamak gibi bir adeti de vardır…

YORUMLAR (7)
7 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.