Bir şehri uyandırmak…

Sokağa adım attığımda henüz sabah ezanı patlamamıştı bile. Resepsiyondaki görevliye etrafta başıboş köpek benzeri baş etmekte zorlanacağım bir varlığın olup olmadığını sordum. Gayri ihtiyari sağ kolunu kaldırdı, bu istikamette yürüyün dedi. Kiremit kırmızısı tenteli, az katlı, alabildiğine geniş odalı oteli geride bıraktığımda ezan çoktan yıldızlara elini uzatmış bir elmas gibi koparıyordu yukarıdan. Ya da bana öyle geldi. Nicedir Amasya’da , Yeşilırmak Vadisini dolduran sabah ezanıyla Antakya’da portakal ağaçlarını sallayan içli ezanı özlerim. Hava sonbaharın bütün sapaklarına girip çıkacak bir merakla esniyor. Koyudan alacalı gümüşe sonra da ham maviye yaraşır gün atışı tetikte . İlk adımlarda karanlığın tereddütlü hamleleri yavaş yavaş kayboluyor. Ağaçlar, sessizlik, sokak lambaları bu vakitte yola düşmüş adama hayretle bakıyor. Oysa onun tek derdi var bedeni ile duyuşunu varlığı ile ilgisini şehrin elbisesi yapmak. Bir süre sonra çırılçıplak kalacak vaktin mahremiyetine kulak kesilmek. Şehrin uyanışında kendisini idrak etmek.

Benim gibi başka bir şehirde yürüyüşe çıkan faninin kısmetine ne düşeceğini kimse bilemez. Ahmet Haşim, bir yazısında, geceleyin tunç kapısından girerken bizi büyüleyen şehrin gündüzleyin alelade görünebileceğinden söz açar. Haksız da sayılmaz. Birbirine benzeme yarışı bizim bitmez illetimiz nicedir. Lakin bu saatte bir yandan doğu yönünde, güneşin yükseleceği yerin eteğinde halesi iyice belirginleşmiş ilk hilalin hüznüne ram oluyorum. O bu haliyle varlığımızın meçhuliyetinde alev alıp büyümek isteyen arzulu bir kum zambağını da andırıyor. Ben onun bu mahcupluğunda güneşe duyulan hürmeti de seziyorum. Her adımda her birkaç metrede karanlığın içine iri ışık damlaları düşüyor ve onun zehrini alıyor. Sol kolda bir spor mağazasının aydınlık vitrini var. Yanında tarım makinaları satan bir mağaza. Durup bakarım uzun süre onlara. En irisinden en ele gelir makasına, testeresi, kazması ve ipine dikkat kesilirim. Başkalarının ilgisini çeker mi bilmem tarım, bağ, bahçe alet ve aksesuarlarında modaya göz kırpan taraflar hep vardır.

Geceden kendi alemlerine çekilmiş kuşlar da kımıldamaya başladılar. Sanki birbirlerinden işaret bekliyorlarmışçasına hüthüt mü kaçak bir papağan mı yoksa biraz uzaktaki gölden buralara uçup gelmiş şaşkın martılardan biri mi bu alacada hepsi birbirine karışıyor. ‘Sabahın seherinde ötüyor kuşlar’ diyor ilerliyorum. Burası pizzacı imiş. Yeni konsept bir kahve dükkanı. Sandalye ve masaları özenle seçilmiş. İşte bir fırın. Ekmek buğusu genzime geldi. Beni onlarca yıl geriye götürdü. Bir pastahanenin keskin vanilya kokusu havada gezindi. Şurası düğün salonuymuş. Bak uzakta futbol severler derneği lokali yazısı altında bir lamba pırpır edip duruyor. Motosikletli bir adam geçti yanımdan. Beni görüp görmediğinden emin değilim. Normalde büyük şehirlerde çoktan araba farları ejderha kesilirdi. Burası sakin. Sabah uykusunun tadını çıkarıyor.

Daha ne kadar gitmeliyim? İlerde mini bir dağ zirvesi gözüküyor. Bu incir ağacının yaprakları ne kadar kavi? Çeksen kopmaz. Çocuklar için oyalama bahçesi olan bir köfteci. Camı buğulanmış şu dükkanda ne var? Hakiki Boşnak böreği yazıyor. Pizzacılar sıra sıra. Döneyim. Geldiğim yolu hızla kat ettim. Bizim hilal biraz daha öne gelmiş. Çok geride belli belirsiz bir gün patlağı. Bazı amcalar namazdan çıkıyorlar. Vakit ne çabuk geçiyor? Şu yana döneyim. Bir dükkan daha. Boy boy yeni nesil lambalar, avizeler. Mobilyacılar. Çözmeye çalışıyorum. Para neyi tercih ediyor? Çok mu parlak her şey? Masa köşeleri? Sandalyeler? Önümde bir araç durdu. Hızla indi sürücü. Elindekini koşarak makinaya soktu. Bankamatik varmış. Bankalar uyumaz değil mi?

Yollar ara sokaklarla kesiliyor. Ana yol boyunca daha gösterişli markalar beliriyor. Üç harfli marketler. Şatafatlı bir kebapçı. Kapısı ortaçağı andırıyor. Burada ne varmış? Hayır kuyumcu değil. Aksesuarcı. Ne kadar çok mal ve eşya var hayatta?. Önünde iki iri aslan bulunan iki katlı bir mağazayı daha geçtim. Duvar genişliğindeki vitrininde görüntüm eridi. Geri mi döneyim diye düşündüm. O an ahşap köprünün trabzanına gözüm değdi. Su dedim. Suya çıktım. Geniş bir park olsa bari. Suyun geçtiği kanalın yüzeyine ağaçların silüeti düşmüş. Bunu seviyorum. İleride dev ağaçların arasında mini bir sis kümesi. Kargalar, hakimiyet telaşında. Merkez burası olmalı diyor hiçbir şey düşünmeden yürüyorum kanal boyunca. Devasa, ahşap bir çark güneşin krallığına aday sakince duruyor. Herşey sakin görünüyor. Hızla ortalık açılıyor. Vakit dondurma misali eriyor.

Bir üretim ve iktisat çokluğu seziliyor her adımda. Bedenime doğru hilalin etrafındaki haleye benzemeyen bir soğuk ışık ipi dolanıyor. Bunca mal, bunca dükkan hayata doğru çalışıyor diyorum. Mutlu bir şehir burası. Uyandıkça dengeli hareketliliği kendi yüzünü aydınlatıyor. Bir kitapçı dükkanı bir sahaf bir tiyatro binası sinema tabelası görmüyorum yine de. Belki başka taraflara dağılmışlardır. Yarın da o taraflara yürürüm. Ya da ihtiyaç kalmamıştır şu hayatta onlara. Uyanmak sadece iktisadi bir faaliyettir.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.