Bu nasıl bir strateji?

Soğuk savaş döneminde uluslar arası ilişkilerde haklılığın esamesi okunmuyordu. Her şey güçlünün isteğine göre şekilleniyor ve öncelikler de güçlünün tehdit ve yayılma arzusuna göre belirleniyordu. Küreselleşme ile birlikte ‘insani’ öğe yeniden öne çıktı. Bu alanda herkesin ahlaki açıdan doğru davrandığını söyleyemeyiz ama en azından böyle bir kaygının varlığı artık teslim ediliyor. Nitekim Türkiye’nin birçok konuda ‘haklılığı’ da söz konusu ‘insani’ duyarlılığı göstermemizle ve bunu siyasetin parçası kılmamızla bağlantılı…

Ancak yine de güçlü ülkelerin bir avantajı var: İlle de haklı olmak zorunda değiller. Güçlü olmaları işleri istedikleri gibi yönlendirmeye yetiyor. Oysa zayıf ülkelerin haklı olma zorunluluğu var. Ama maalesef haklılık sonuç alma açısından yeterli değil. Zayıf ülkelerin hem haklı olmaları hem de akıllı bir siyaset yürütmeleri lazım.

Türkiye’nin siyasi stratejisini bu açıdan değerlendirdiğimizde ortaya garip bir resim çıkıyor. Ülkedeki darbe girişimi sonrasındaki gelişmelerin algılanması ve mülteciler meselesinde Batı’ya karşı ahlaken haklı olduğumuz apaçık… Ayrıca küresel dünyada Batı’ya tek boyutlu bir ilişki içinde bağlı ve bağımlı olmak zorunda da değiliz. Dolayısıyla avantajlarımızı artırmak üzere Batı’ya bir miktar mesafe almak akıllıca bir strateji olabilir. Ama herhalde Batı’yı karşımıza almak pek akıllıca olmaz, çünkü nihayette zayıf olan biziz…

***

Aynı şekilde Ortadoğu bağlamında Türkiye Doğu’ya, yani Rusya ve İran’a karşı da ahlaken haklı durumda… Terörle savaş kisvesi altında Özgür Suriye Ordusu’nun bombalanması, Halep ve Musul’un yaşadıkları fazla bir kanıta ihtiyaç bırakmıyor. Doğu ile de tek boyutlu bir bağlılık/bağımlılık ilişkisi kurmamak, mesafeli kalmak aklın gereği. Öte yandan özellikle Rusya’yı, ama İran’ı da karşımıza almak akıllıca olmaz, çünkü o mukayesede de zayıf olan biziz…

Kısacası Türkiye hareket alanını geniş tutmak ve elindeki kozları artırıp güçlendirmek adına her iki tarafla da iyi geçinmek, onlarla karşıt konumda kalmamak ama bu arada özerkliğini korumak durumunda… Peki, biz ne yaptık?

Siyasi sonucu olmayacak bir Avrupa Parlamentosu kararını bahane ederek Batıya ‘el kol işareti yapma’ derken, ‘sınırları açarız’ tehdidiyle de Suriyeli mültecilerin koz olarak tutuldukları izlenimini verdik ve böylece Türkiye’nin meseleye ‘ahlaki’ bakmadığını söyleyenlerin elini güçlendirip, Türkiye ile konuşmaya çalışan Batılıların önünü kestik. Diğer taraftan “Suriye’ye Esat’ı düşürmek için girdik” diyerek Rusya’nın önüne ikili ilişkiler açısından kullanışlı bir alan açtık ve üstelik daha bir gün geçmeden sözümüzü geri almak durumunda kaldık. Rus Dışişleri Ortadoğu sorumlusu Bogdanov ise ‘Eğer Erdoğan savaş istiyorsa’ diye başlayan bir cümle kurmaktan çekinmedi.

***

Tek tek her iki tarafa da yapıldığında belirli bir mantığı olabilecek söylemleri aynı anda her iki tarafa birden kullanırsak, büyük güçlere ilave bir sömürü alanı açarız. Bunun hiç akıllıca olmadığını anlamak için uzman olmak gerekmiyor… Sonradan düzeltmeler de etkisiz kalıyor, çünkü Türkiye’den yansıyan olumsuz sözlerin gereksiz yere yapıldığından hareketle gerçek niyeti yansıttığı düşünülüyor. Olumlu söylemin ise zorunda kalındığı için kullanıldığı, yani ‘makyaj’ olduğu algısı var.

Başkalarının Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak istediğini söyleyip duruyoruz ama aslında bunu yapan bizzat biziz. Hiç gerek yokken uçurumun kenarına giderek cesaretini kendisine kanıtlamak isteyen ‘delikanlılara’ benziyoruz. Merak etmeyin kimse bizi itmeyecek… Ama maalesef bizim ne yapacağımız sanki pek belli değil gibi...

YORUMLAR (27)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
27 Yorum