Back To Top
Tarikatlar zaten kapalı

Tarikatlar zaten kapalı

 - Son Güncelleme: 07.09.2017 Perşembe 01:58
- A +

Her zaman olduğu gibi tezlerin ve antitezlerin ifratla tefrit arasında gidip geldiği tenis maçı benzeri bir tartışmanın seyircisiyiz. Bir yanda “tarikatlar ve cemaatler kapatılsın” etiketleriyle kampanya yapanlar, öbür yanda ise ne olursa olsun kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla dini cemaatlerin hiçbir hatasını görmeye yanaşmayanlar.

Tarikat ve cemaatlerin kapatılması talebinin somut bir karşılığı yok, çünkü zaten resmi olarak var olmayan yapılar bunlar. Buna rağmen fiilen varlıklarını sürdürebilmeleri de gösteriyor ki resmi tescilden bağımsız olarak var olabilen toplumsal kurumlardan söz ediyoruz. Yani kapattım demekle kapatılmıyorlar. Devletin baskısı bunları zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyor. Dolayısıyla laiklik hassasiyeti olan kesimlerin temsilcileri tribünlere şov yapmak için böyle gösterişli ama faydasız çağrılar yapmak yerine toplumsal bir realite olan bu tür yapıların devletle ve siyasetle ilişkisine dair kuralların belirlenmesini talep etseler daha doğru bir iş yapmış olurlar.

Muhafazakâr-mütedeyyin kesimdeki “yedirmeyiz” tutumu da rasyonel değil, çünkü son tahlilde işe yarar değil. Tarikat ve cemaatlere kendi alanlarındaki faaliyetleri serbestçe sürdürebilme imkânı sağlamak liberalizmin “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışıyla olmaz. Kurallar olmalı, sınırlar bilinmeli.

Esasen dini yapıların da yararına olan sağlıklı yol bu alanda kuralların belli olmasıdır.

***

Gördüğüm kadarıyla söz konusu tartışmayı Menzil Cemaatinin devlette kadrolaştığına ilişkin iddiaların ortaya atılması tetikledi. Önce adı geçen cemaatin liderinin oğlu olduğu söylenen bir gencin altın yaldızlı gösterişli bir “taht”ta otururken çekilmiş görüntüleri yayıldı sosyal medyada. Ardından devlette kadrolaşan tarikat mensuplarının özel araçlarının plakaları için tercih ettikleri GVS harflerini Sağlık Bakanlığı’nın ambulans uçaklarına da yazdırdıkları iddiası çıka geldi. Denildiğine göre GVS harfleri “zamanın en büyük velisi ve darda kalınca manevi yardımına müracaat edilecek kişi” demek olan gavs kelimesinin kısaltması. Kutup kavramıyla aynı anlamda…

Hemen hemen bütün tarikatların mensupları ve özellikle Nakşiler kendi şeyhlerinin gavs olduğuna inanma eğilimindedirler. Nakşibendiliğin bir kolu olan Menzil tarikatının müntesipleri de halihazırdaki şeyhlerinin gavs olduğuna inanıyorlar.

Bu noktada bize bu inanca saygı duymak düşer. Ancak eğer iddialar doğruysa, yani söz konusu tarikata mensup bürokratlar veya siyasetçiler devlete ait bir araca kendi şeyhlerinin adını yazmakta beis görmüyorlarsa, bu durumda kabul edilebilir ve hoş görülebilir bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz söylenemez.

Bu iddialar doğruysa daha yakın zamanda gayet olumsuz sonuçlarını gördüğümüz devlet-cemaat ilişkilerindeki bozukluğun devam ettiğini söyleyenler haklı demektir.

***

Genelleme yapmaktan kaçınmak ve sağlıklı yapıları tenzih etmek gerekir tabii… Ama toplumsal görünürlüğü olan tarikatların çoğunun bir yanda holding ölçeğinde devasa ticari işletmeleri var, öbür yanda ise bürokraside ve siyasette temsilcileri. Bu tablo tasavvuf, marifet, maneviyat, insan-ı kâmil gibi kavramların ifade ettiği anlam dünyasıyla pek uyumlu görünmüyor.

Gelgelelim adı geçen grupların kendilerinin bileceği iş bu. Ne olursa olsun hiç kimseyi ticaretle veya siyasetle uğraşmaktan men etme hakkımız yok. Evrensel hukuk ve demokrasi bize böyle bir yetki vermiyor. Ama hem siyasette hem de ticarette şeffaflığa riayet edilmesini beklemeye hakkımız var. Hukukun gereği de bu zaten.

Haddizatında demokratik bir hukuk devletinde şu veya bu inanca veya herhangi bir dini gruba mensubiyet hiçbir alanda kısıtlanma gerekçesi olamaz. Ama imtiyaz sebebi de olamaz.

Toplum düzenimizde bu dengeyi kurabilirsek rahat ederiz.

Diğer Yazıları

Yorumlar

Yorumlar
KARAR OKURU 08 Eylül 2017 01:36
TARİKAT MI? BİRAZ DÜŞÜN! * “O(insa)nların çoğu ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.” (Yusuf Suresi–106) “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.” (Nisa Suresi–48) Aklı başında insanlar usulüne uygun ve makul sınırlar çerçevesinde, gerekli bilgiyle, azimle, sabırla, dürüstçe ve cesaretle işlerini halleden insanlardır. Bu minval üzere kesin bir metod olarak, Allah’ın hidayetine mahzar olan aklı başında bir mümin de -hidayete erdiği yaş kaç olursa olsun- kişisel gelişimini ve terbiyesini Kur’an mektebine tabi tutacaktır. Bu meyanda bir Müslüman öncelikle bireysel ve ailevi hukukunu, sonra toplum hukukunu ve giderek ibadet, ahlak ve muamelatını da yalnız İslam’dan alacak ve kendini beşeri kanunlar yerine, Allah’ın kanunlarına karşı sorumlu bilecektir. Haliyle dinini sahih kaynaktan alacak ve gelişi güzel her söze iltifat etmeyecektir. Bu sağlıktaki bir Müslüman’ın yaşantısı da son tahlilde kaliteli insan Rasûlullah’ın yaşantısının bir yansımasıdır; çünkü bu Müslüman O’nun ümmetindendir. Kesin olarak bildiğimiz bir gerçektir; dünyada Kelime-i Tevhid’i kalbine iman olarak yazmış ve onun gereklerini hayatına uyarlamış bir mümin için nice müjdeler vardır. Bu mümin ‘Lâ ilâhe illallah’ anahtarıyla Havz-ı Kevser’de Rasûlullah’ın komşusudur. Firdevs-i Âlâ’da da en güzel nimetlerle rızıklanacaktır muhakkak. Bunun tam aksine, gözü açık, kurnaz, her işini öyle veya böyle, -haklı haksız fark etmeden- halleden, türlü düzenler çevirerek kârlı çıkan, olmadık desiselere başvurarak haklı çıkan kişi de bu haliyle dünyaya ölçüsüzce rağbetinin kendisini hangi şeyin kapsama alanına çektiğinin farkında bile olmayacaktır. Yine de söylemek gerekir, kendini başarılı ve uyanık sanan bu kişi her ne yaparsa yapsın, kendi bildiği ve Kur'an'ın emrettiği dinden öte babasının inancı olan kaotik ve gevşek bir İslam’ın etkisindedir. Evet, onun da Allah’a ve ahiret gününe inancı vardır ve cennetten de asla vazgeçemez. Zira kendisi yaptığı tüm hesaplar gibi bu cennet hesabını da iyi bilmektedir. Değil mi ki, onun hesabına göre de cennet yabana atılır bir nimet değildir. Yaşadığı hayatı türlü kolaylıkların izleğinde sürdüren bu adam için cenneti elde etmenin de bir kolayı olsa gerektir. Kendi arayışını ve bu arayışın kolay yollarını da içinde barındıran bu adamın tefekküründen söz edilemez. Onun ilimden nasibi yoktur. Hakiki bir iman için gereken araştırma onun işi değildir. Okuma eylemi de ona dünyevi manada emredilen uyduruk metinleri sorgulamadan okumak dışında bir anlam ifade etmeyecektir. Böylece sadece kendi bildiğince iman etmek gibi eksikli bir imandan bile yoksun kalan bu kişi için şüphe giderilmiş değildir. Hep korku içindedir, hep tedirgin ve bir o kadar da kanmaya ve kandırılmaya müsait bir gündeliğin peşinde gezip durmaktadır sürekli. Kendinden ve asıl kitabından kopup giden bu adam için şeytan artık işbaşındadır. Çünkü o kolayından bir cennetin peşindeyken şeytan da onun bu beyhude dolaşımına bağlanan yolları ona kolaylaştıracaktır. İlkin ve en kolayından bu adamın karşısına bir cennet davetçisini çıkaracaktır şeytan. Kulağı daha en başından ilahi mesajın kodlarına kapanan bu insanın duymaktan pek hoşlanacağı bir sesi ve sözleri vardır şeytanın. Sözgelimi 'kardeşim gel...' der bu sesle. ' İyisi; ucuzu daha ucuzu ve kolay olanı burada...' diye de ekler. Şirazesini kaybeden bu insanın kulağı bu seslere ne kadar da aşinadır, bu sesleri nasılda iyi işitir, duyar ve oraya yönelir. Hiç şaşmamak gerekir, çünkü bu şirazesinden kopuk insanın kulağı da tıpkı kârlı işleri sevdiği gibi, bu seslerin tınısınıda pek sevecektir. Derler ki bu adama; “Bir mürşide tabi olmazsan kaybolursun.”, “Cemaatin içinde olmazsan kuzuyu kapan kurt gibi seni de şeytan kapar.”, “Çobansız sürü olmayacağı gibi mürşitsiz cemaat da olmaz.” derler ve eklerler; “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”, “Âlim bir zatın kâmil bir mürşidin terbiyesinden geçmesi ve onun himmetinden istifade etmesi gerekir.” diye de tembihlerde bulunurlar sürekli olarak. “Onlar peygamberlerin vârisleridir.”derler bu adama;“Onlar son nefesinde şeytandan senin imanını kurtarır, Ahirette de sana şefaatçi olurlar.” derler habire. “Bir mürşidin eteğini tutan cennetin en yücelerine, şehitlerin ve peygamberlerin mertebesine çıkar” derler sonra sonra ve bu demeleri, tembihleri, uyarıları, çağrıları hiç bitmez onu kolayından cennete çağıranların... Söylenen, tekrarlanan, anlatılan sözler böyledir, ama aslında bütün bu anlatılanlar tıpkı yurt dışına işçi olarak götürmeye heveslendirilip de borç harç buldukları paraları dolandırıcılara kaptıran işsiz insanların iş diye ıssız bir adaya bırakılışı gibidir. Son tahlilde bu cennet arayıcılarına 'İşte geldiniz, burada inin, buradaki ağaçları budayıp, otları sulayacaksınız, işiniz budur...' denilecektir ve daha da acısı bunu iş olarak bilişleri ve belleyişleri olacaktır. Evet, dolandırılmışlardır, lakin ne hoş bir dolandırılıştır bu ki, ucunda kolay bir cennet beklemektedir onları... Hâlbuki ilahi bağlamından kopmuş olsa da bu şirazesiz insanların gayesi de son tahlilde müspettir ve fakat pek kestirme bir yol tutturmuşlardır. O kadar ki, halleri sanki de büyük Arjantinli hikâyeci J.L.Borges'in ‘Yolları Çatallanan Bahçe’si gibidir. Lakin bu insanların karşılarına çıkan bu yolu çatallı bahçenin hemen şimdi ve burada seslenip duran çokça seküler bir fısıltısı da vardır. Bu çatallı bahçenin tam kestirme bir yerinde, kendilerine yol gösterenler vardır çünkü. 'Kestirme yol arayanların bir kılavuzu olsun, bu yol bilmeyen insanlar mürşitsiz mi kalsın...' diyerek tutmuşlardır çatalın bir köşesini. Bu yolları çatallanan bahçeye yolu düşen insanlar için olsa da, aslında bu da bir dengedir; her ne kadar tasvip etmek kolay değilse de, adeta 'beni kandıracak kimse yok mu...' dercesine tedbirsizce yol arayan bu kimseleri elbette birileri kandıracak ve bu sayede imtihan dünyasının ıssız adaları da insan yüzü görebilecektir. Geçici de olsa dolandıranlar içinde çokça kârlı dolayımdır burada duran. Zira hem arayanlar hem de çağıranlar için bir müddet sürecek bir sefa yayılmaktadır bu dolayımın tam orta yerinde. Belki bazıları erken kendine gelecek ve dolandırıldıklarını fark edeceklerdir. Lakin dolandırıldığını anlayamayan adam, hep emeğinin karşılığını alacağını umarak salih amel işlemeye devam ettiğini düşünerek, beyhude yere ve biteviye sulaması istenen otları sulamaya, ağaçları budamaya devam edecektir. Tıpkı Psikiyatrinin altını çizdiği 'öğrenilmiş çaresizlik' girdabında devinip duran ezberci mağluplar gibi, kendi tevillini de kendi mantığından çözüp örmeye duran bu insanlar için artık başka bir kandırıcıya da ihtiyaç yoktur; ' hem niye kandırsınlar ki onu, “ağaçları kesin, otları yakın” gibi kötü bir emir de verilemiştir ki...' İşte insanın bu dünyadaki dönüştürülmüş ve anlamını kaybetmiş asıl garibanlığı da budur. O kadar ki, bu gariban emeğinin karşılığını alacağına inanarak ecel gemisi gelinceye kadar bekleyip duracak ve maalesef ömür sermayesini batak şirketlere yatırmış ve tüketmiş biçimde de ahirete göçecektir. Oysa bir daha dönüş imkânı olmayan ahiret yolculuğu için insan, henüz dünyada iken, hangi ölçüye tabi olacağını sağlamca hesap ederek yolunu çatallanmadan kurtarmaya yönelerek çareler aramak durumundadır. Bunun içinde evvela rehber kitap Kur’anı ve kılavuz Muhammed aleyhisselamı iyi tanımalı, sağlam bir yol bulabilmek için din simsarlarının eline düşmemelidir. Heyhat ki, adı üstünde o bir müriddir, ve bütün bunları o istemiş ve başına ne geldiyse sunulan yemi kabul etmekle bu çatallanmış yola girmiştir artık. Bununla beraber bu arayış içindeki insanları yolunu şaşırmış balıklar yerine koyup bu çekici yemleri, peş peşe sıralayanların sözleriyle, vaat ettikleri şeyler arasında, düşünen insanın kolayca görebileceği, uçurumlar bulunmaktadır. Fakat insanları düşünmekten alıkoyan önemli bir şey de vardır bu uçurumların başında. Korku adındaki bu şey, bir acayip burgaçtır ki, öncelikle bu zavallı insanı dört bir yandan kuşatarak içine girdiği bu dairenin dışına çıktığında yapayalnız ve korumasız kalmak endişeyle titretmekte ve kurtuluş için yegâne çarenin de ancak bu dairenin içinde olduğunu fısıldayıp durmaktadır ona... Bu bağlamda öncesinde öğretilmiş, sonrasında ise öğrenilmiş bir çaresizliğin cenderesinde bırakılan insana şeyhten haber verirkentelkin edilenler gerçekten ürkütücüdür, korkutucudur ve insanın elini ayağını buza kesecek, beynini donduracak niteliktedir. Nitekim artık bu çaresiz mürid için, içine girdiği bu acayip dünya - daire- garip bir biçimde ultra kahramanların yaşadığı Marwel dünyası gibi inanılmaz bir dünyadır. O kadar ki, süper kurtarıcıları, teslim olmuşbinlerce, milyonlarca ayakları yere basmayan müridiyle vekiliyle, halifesiyle kutupları, gavsları, kırkları yedileriyle akıl almaz bir genişlik ve derinlik sunmaktadır müride. Tıpkı onun gibi cümle müridan da bir bakıma Mars’tan daha uzak bir gezegende gibidir artık. Sanki Deleuze'yen bir köksap karmaşası içinde uzayan bu gezegendesözgelimi, şeyh şüphesiz biçimde insan olduğu halde garip bir biçimde de insanlardan güçlü kuvvetli, dilediğini yapabilen, her an gören ve işiten (!) bir süper adamdır ve onun hakkında en küçük bir şüpheye düşmek bile küfre eşdeğer bir günah hükmündedir. Müridanın tek tek aklından geçenleri bile bildiğine inanılan bu yüce adamın sahte bir veli, bid’atçı ve mülhid olduğunu düşünmek bir yana, bu meyanda küçük bir şüphe içine girmek bile imkân dışıdır. Tam da bu kendi kökünü kendi saplarından ören daire içerisindeyken sanki insanı yaratan yüce Allah’tan korkar gibi bir insandan korkmakla ve onu eleştirememekle kayıtsız, şartsız batıl bir imanın temelleri atılmıştır artık. Oysa bu daireye hiç girmeden tıpkıİbrahim aleyhisselamın dediği gibi “biz Allah’tan başka (sizin ilahlarınızdan) korkmayız”( En’am Suresi–81) demek gerekmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz insan avcılarının en kolayından cennet müjdeleyen tütsülenmişsözlerinin bir kısmı, oltanın ucundaki yemin besin değeri bulunduğunun doğruluğu kadar doğru sözlerdir. Lakin çoğu kere balık o besinden istifade edemez de bir parça yem uğruna hayat suyundan dışarı çıkar ve beslenen değil hayatı pahasına besleyen bir basitleşmiş özne haline gelebilir. İlahi düzeni seküler düzlemde basitleştirerek elde edilen bu yemlerin arkasında duran oltacıların pedagojik yöntemleri sözgelimi, ne kadar da albenilidir. İşte önünde diz çökülen mürşid bile bu yola ilk sülûk ettiğinde acemi, toy bir insanken şimdi kurtulmuş bir kurtarıcıdır artık.Esas olan böylece kurtulmuş bir kurtarıcının bendesi olmakla kaimdir. Böyle kurtarıcı bir mürşide tabi olmazsan kaybolursun denilmiştir bir kere... Oltaya takıldıktan sonra dergâha doğru yola düşen mürid adayı, sofraya konmadan önce güzelce bir yıkanır, sonra onu oraya taşıyan kutlu sebebin sahibi kişi nezaretinde mürşidin elini ve eteğini tanıyacaktır. Bir güzel günah çıkarılacak, pişman olunacak ve artık eskisi gibi yaşanmayacaktır. Çünkü mürşit onu hep görecek, bilecektir. Ne mutlu ona ki, anasından doğduğu gibi, ak pak ve saf, Arafat’tan döner gibi(!) günahsız olmuştur artık... Mürşid ve yakın çevresi “Cemaatten ayrılan bizden değildir” hadisini de sık sık duyururlar. Nasıl bir cemaat? sorusunun bu esnada herhangi bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bahse konu olan esas hadistir ve hadis tefsire muhtaç değildir.Güya siyasetle işi olmayan, cihad kavramı lûgatlarından çıkarılmış, başörtüsü vs. gibi füruattan işlere bulaşmayan, etliye sütlüye karışmayıp yavan ekmeği tavsiye eden bir cemaatin, tarikatın, dairenin, society'nin bakışıdır bu bakış. Zikirden ve şeyhten başka hiç bir şeyin önemi yoktur. Fikir ise kötülenmiş felsefeden başka bir şey değildir. Yapılacak tek şey, ölü yıkayıcının önünde yatan meyyit gibi itaat etmektir. Zira mürşid de sesizdir, onca zaman ne kendi konuşmuş, ne müridi konuşturmuştur. Bu aşamadan sonra mürşidin keramet, mersiye ve kasidelerini sayıp döken meclislere katılarak, garip ama bir o kadar da anlam içeren sosyolojik bir society'nin mensubu haline getirilen insanlara zamanla hangi kabirden ne isteneceği,oraya hangi edeple ve erkânla gidileceği, teberrük için ekmek, şeker ve daha neler gezdirileceği öğretilir. Bitmeyen ekmeklerden yenilir, çarçabuk kotarılmışcabul cubul çorbalardan içilerek, mürşidin sebep olduğu bereketle tanışılır ve sanki de ömrünce aç gezmiş gibi ezbere çekilen müriderızkı verenin Allah olduğu unutturulur. Bu cahilane dizayn edilmiş ilahi soslu society meclislerinde Allah’ı sever gibi şeyhini seven cahil insanlar rağbetin tam da ortasındadırlar. İnsanların kalplerindeki imanın yanına yerleştirilen şirk öğretileri, ölülerden istimdat, gaiplerden gelen koruma garantileri her toplanışın başat unsurlarıdır. Kiminin çamura çöken eşeği kurtulmuş, kiminin tekerleği fırlayan arabası gavsın himmetiyle yürümüştür. Sebep artık bellidir. Garanti buradadır. Kurtuluş, kurtulmuş mürşidin çevresini kuşatmış haldedir. Society'nin merkezi konumundaki mahallin kokusu bile bambaşkadır. Buradan alışverişler yapılarak oluşturulan society ekonomisi muhteşem bir iç dinamik göstermektedir. Orada olmaktan ve öylece bomboş durmaktan başka hiçbir mesleği, sanatı, zanaatı olmayan- kabaca kendi geçimini bile sağlamaktan aciz bir üst çevre ve mahdumları- için yapılan bunca şey nasıl bir anlam ifade etmektedir? Yine de eklemek gerekir, hemen hiç bir müridin aklına bile gelmeyen bu kıyıcı soru aslında derinde bir yerde insanın içinde durmaktadır. Bir dahaki sefere hizmetleri nispetinde, vazifelendirilen yeni mürit artık kazandıracağı yeni yeni müridler için bir sebep hükmündedir. O' da artık bir avcıdır.Değil mi ki, mürşit hazretleri onu dünya kazanına salacak ve ondan J. Saramago'nun, İncil’deki İkinci İsa'sı gibi yeni kullar, yeni müritler getiren bir kepçe gibi faydalanacak, memleket kazanından yeni yeni müridler taşınacaktır society'e. Enikonu mürit, böyle bir şeydir işte. Sanki bedava bir ırgat, ya da eline tutuşturulan teranelerin çığırtkanlığıyla ömrünü tüketecek mütevekkil bir seyyar satıcıdır artık.! Müritler elinde yürüyen bu satışlar bazen sokaklardadır, bazen lüks salonlarda, bazen bir dergi editörlüğünde, ama her daim şeytanın gel dediği yerdedir. Bunun dışında gerçekten irşad olmayı bekleyenlerin hayal kırıklığına uğramaması için de manevi irşat feyizle olur hikâyeleri üretilecektir sürekli olarak. 'Mürşidin bir nazar etmesiyle ne merhaleler kat edilir, ne derecelere ulaşılır kimse bilemez' denilerek ezber üstüne ezberler dökülecektir. Oysa dinlediklerini aklından şöyle bir geçirmeye kalksa insan, ilk bir kaçında hemen tökezleyecek, çelişkilerle dolu, hiç duymadığı saçmalıklar kafasını allak bullak edecek ve çaresiz olarak düşünmekten de vazgeçecektir. Bundan sonra yalanlarla avutulan müride bol bol rabıta yapmak ve feyz almaktan başka irşat yolu kalmayacaktır. Mürşidini gözünde canlandıramayanlar için korkunun yanında teknolojiyle giderilen bir emniyet kemeri takılır müridin aklına. Cüzdanında evladının resmini taşımaktan imtina eden insanlara uhrevi hediyeler gibi resimler verilir. Uzaktan ve yakından idare edilip, bir dahaki ziyarete kadar bol bol rabıtalar tavsiye edilir. Bu arada mürit nefsine uygun dini yaşantının membaına da demir atmıştır artık. Yapılması gereken tek şey mürşidi kızdıracak iş yapmamak, verdiği zikir ve evradı tamam çekmek, onu memnun etmektir. Dikkat etmek gerekir; çünkü o işlenen günahlardan haberdardır, müridini görmektedir, işitmektedir(!) Böylesine sıkı takibe alınan ve denetlenen bir mürit kendisini takibe alandan başka kimseyi, daha çok memnun edemez ve artık öfkesi, sevinci, ibadeti, tevekkülü hepsi onadır. Her ne kadar Allah’ı ve resulünü unutmuşsa da kendisine aracılık edecek paravan şirket muameleyi prosedüre uyduracaktır. Ona göre bunların hiçbiri şirk sayılmaz, çünkü bu olan biten işlerin baş aktörü Allah dostudur(!) Allah dostu ile şeytan dostu olanları birbirinden ayırt edemeyen, İslam’ın mesajını anlayamamış kimselerin bu tuzaklara düşmeleri gayet tabiidir; çünkü onlar dini kaynağından öğrenmemişlerdir; lakin bilenlerin susmasına ne demelidir? Velhasıl koskoca bir ümmet dinini yaşamak için bin bir meşakkat âlim ararken yolları kesen haramiler, İslam adı altında başka bir dini öğretmektedirler. Onlar Müseylime’nin vârisidir ve öğrettikleri dine inananlar Müseylime’nin ümmeti olurlar. Saltanatlarının bekası ve şahsi menfaatlerinin devamı için şeytanın da işini kolaylaştırarak Müslümanların dünyadaki zilletine, ahirette de kendisinin ve yandaşlarının helakine sebep en tehlikeli ayrılıkçılar bu din tacirlerinden başkası değildir. Onların tezgâhına / dergâhına / socitey'lerine düşmemek, aldatıcı sözlerini dinlememek gerekir. Oysa bilinmelidir ki; Allah’ın ayetlerini dinlememiş birinin cahilce din tacirlerini dinlemesi en büyük tehlikedir. Onlardan birçoğu Kur’an’a göre abdest almayı bile bilmezler. Onları şeyh yapan babalarının sulbünden gelmiş olmaktan başka hiç bir şey değildir. Onlar bir yığın sapık inanç ve bid’at hükmündeki amellerle övünüp sevinerek cennet ummaktadırlar. Hâlbuki kendilerini memnun etmeye çalıştıkları diri veya ölü mürşitleri onlara cennet veremez. Kalplerinde ve dillerinde bulunan safsatalar, Kelime-i Tevhid’in manasına aykırıdır ve Rasûlullah’ın İslam mesajından çok uzaktır. Onlar İslam’ın adını, soyadını, sicilini, kütüğünü her bir şeyini kullanırlar; fakat İslam diye insanların kalplerine yerleştirdikleri şirk inançları, inanan kimseyi ebediyen cehenneme hapseder. Allah onların yaptığı bu işi şöyle haber vermektedir: “On(insa)ların çoğu ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.” ( Yusuf Suresi–106) Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği inançlarla, amellerle Allah’a yaklaşılacağını iddia eden müşriklerin akıbeti ebedi ateştir. Şayet herkes kendi hevasına göre Allah’a yaklaşmanın yolunu bulacak olsaydı peygamberlere ne gerek vardı?! Onlardan birçoğu bu şirkten vazgeçmeyecek ve eski müşrikler gibi içinde bulunduğu durumu savunmaya çalışacaktır. Allah buyurdu ki: “Allah’tan başka veliler edinenler derler ki, biz onlara bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz. Allah onların ihtilaf ettikleri şeyde aralarında hükmedecektir. Allah, yalancı ve kâfir kimseye hidayet etmez.” (Zümer Suresi–03) Yani onlar kendilerini Allah’a yaklaştırsın diye birtakım aracılar edinmişler ve bu aracıları övmelerine, sevmelerine, yüceltmelerine sebep, onun güya Allah’a yaklaştıracak olması imiş! İşte bu safsatalar cennet anahtarı olmak şöyle dursun, olsa olsa maymuncuktur. Cennet kapısını ise maymuncuk açmaz. ‘La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah’ deyiniz ve bu sözde sebat ediniz; dininizi tarikat deccallarına emanet edip, peşlerinden gitmeyiniz. “(Resulüm!) De ki: “İşte bu, benim yolumdur. Ben, Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf Suresi–108) * Mahmut Celal Özmen, AK PARTİ Bursa Milletvekili A. Adayı
Tuğulka 07 Eylül 2017 23:03
Cemaatler resmen yok ama fiilen varlar derseniz buradan aslında yok edilmedikleri sonucu çıkar. Zaten bir şey yapılmadığı ve hükümetin devleti zorlarcasına tüm kaynakların ve kadroların akıttığı bir ortamda merak etmeyin, fiilen de var olurlar resmen de!
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 19:33
Görünen şu ki cemaat ve tarikat mensupları gücü ele geçirdiğinde,adaletli ve her kesime eşit yaklaşmayı unutup sadece kendi cemaat mensuplarına hizmet eder hale geliyorlar.Devletin yapması gereken insanları inancına göre değil liyakat ve yeterliliğine göre yerleştirmesidir. Yoksa dün fetö bu gün menzil yarın bilmem ne gelir gider biz de her seferinde başa sarar dururuz.
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 19:16
Tarikatler cemaatler ve siyasal islam günümüz insanına hitap etmiyor. Ortadaki (çoğu devlet kaynaklı) menfaati kaldırın nüfusları 100de 1e düşer. Öngörüm, borçla deveran eden ekonominin bir yerden patlayacağı ve saadet zincirinin kırılacağı yönünde. Ortada menfaat kalmadı mı bir kaç sene içinde ortadan kalkar hepsi. 15 sene öncesini hatırlayın kaç kişi tarijat cemaat veya sitsal islamcıydı?
KARAR OKURU 08 Eylül 2017 01:54
1
Cemaatler, tarikatlar ve Siyasal İslam hakkındaki bütün bilgilerin medyadan edinsiğinden ibaret...
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 16:36
Yorumların çoğu, Fetö üzerinden İslama fatura çıkarma gayretinde. Fetö, Müslümanların değil keferelerin tezgahıdır. Kimse Mart kediliği yapmasın...
Z. Yardım 07 Eylül 2017 15:20
Fetö benzeri hepsi. Din tacirleri. Sizin dediğiniz maneviyat yok. Ticari yapılar din kisvesi altında inançlı kesimler az soyulmadı. Hala soyuluyorlar. Alıcı varsa ürün çok. Yimpaş,kombassanj,jet fadıl vs daha niceleri. Ama en büyük tehlikedevlet içinde paralel örgütlenmeler. Gidişat o yönde. Kaza olmadan yol gösterenleri sevmeyiz. Olan canlara olur. Önden tedbirli olacak devlet dediğin aygıt.
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 16:21
11
Fetö benzeri şarlatanlar, devletin; dini kurumları denetimsiz bırakmasına sebep olan "Laik"liğin eseridir.
Zeki 07 Eylül 2017 14:24
Evet zaten kapalı. Tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunuyla kapanmıştı. Ama yeryüzü var olduğu sürece gerçekte kapatılamaz. Çünkü insanların kalbine kilit vurulamaz, sadece Allah kilitleyebilir. Zaten tarikat hayatı yaşayanlar, kalbinin kilidi açılanlardır.
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 19:39
2
Kalbinin kilidini ne hikmetse sadece kendi cemaatinden olana açıyorlar. Okuyor görüyoruz cemaatler arasında bile kavga döğüş var. Bunlarmı bize sevmeyi ve allahı öğretecek.Adam televizyona şeytan aleti diyip mercedese biniyor,fakirliği övüp jet skilerle yurt dışında tatil yapıyor.Bu nasıl olacak peki..
Zeki 08 Eylül 2017 11:50
0
KARAR OKURU (07 Eylül 2017 19:39) kardeşim, "kötü örnek, örnek teşkil etmez." diye bir kural vardır. Birisi (mesela) otomobili yanlış kullanıyorsa, bizim otomobil kullanmamamız mı gerekir? Her konuda yanlış yapanlar olabilir. Bilhassa tasavvuf/tarikat konusundaki kötü örnekleri daha ön planda tutar iblis. Çünkü sadece tasavvufî sistem ademoğlunu iblisin pençesinden kurtarır.
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 12:41
zannediyorum dini cemaatler içinde,üç endişe taşımakta ... bunlardan biri,A-çok açık ŞİRK içinde olmaları ... B- kayıt dışı ekonomileri din istismarından oluşmuş ve tepe kadrolar saltanat içinde yaşamaları ... C,Hepsi olmasa da iktidarlar için oy deposu olmaları ... Bu 3 şıkta %100 toplumsal karşılığı bulunan çıkarımlar değil ... benim öznel düşüncem 3 şıkta doğru dur ...En önemlisi MÜŞRİKTİR inananları ...Fakat bu son derece subjektyif ve mnüntesibinin katıldığı bir konu değildir .Çünkü inanç böyle bir şeydir ..İnanmış olanın caydırılması mümkün değil.Peki ne olacak? zorla mı caydırılacak bu çoğulculuk ...Kesinlikle hayır.Bu sosyolojik gerçekliktir.Fakat 2.ve 3.şık Devleti kesin ilgilendirir ...
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 12:36
Devleti küçültün sorun bitsin
Batuhan 07 Eylül 2017 18:13
0
Sayın Karar Okuru kardeşim. Devletin küçülmesi, adil, demokratik felsefeyle kamu alanına aktif olarak katılan, rasyonel vatandaşlık ilkesiyle ve talepleriyle gelişen bir süreçtir. İrrasyonel tutum ve davranışlar özel alanda kaldığı sürece, kamu yönetimini ele geçirmediği ve bu konuda kamuyu ikna ettiği kadar da meşrudur.
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 12:01
anlamak istemeyince "tarikatlar zaten kapalı" diye başlık atılıyor. yoksa tarikatların aslında fiili olarak faliyette bulunduğunu ve bunların kapatılması için kampanya yapıldığını dummy bile anlar.
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 16:57
7
Cumhuriyet ile birlikte, Tarikatların İslama uygun olanları kapatıldı. İstiklal mahkemelerinde gerçek alimler idam edildi. Şarlatanları, bu döneminde altın çağını yaşıyor... El netice Fetö...
Abdullah hasan 07 Eylül 2017 11:31
artık gına geldi kördüğümlerden, gerçekci olmak için gerçek ci değiliz sadece filleri ürkütmemek için sadece laf dolaştırıyoruz aramızda, kimse bam teline basmaya niyeti yok. Liyakat ve şeffaflık mutlak şart fakat bunların da oluşması için alt yapı lazım.Nerde herkes yedikleriyle ( zalim de mazlum da ) kalıyor, hal böyleyken ne cemaatlerin devlette organizasyonu engellenir nede organizasyon olacaklara karşı devleti organizasyonlardan koruyacak kadroları oluşturabiliriz.
HACI CAVCAV 07 Eylül 2017 10:49
Tarikat mensupları,işin başından beri "kol kırılır yen içinde kalır"sözüne pek itibar etmemişler,bilakis kendi içlerinde gördükleri yanlışları dile getirmekten,eleştirmekten çekinmemişlerdir.Zaten tasavvuf büyük ölçüde,kişinin kendi ayıpları,kusurları ile melgul olup,nefis muhasebesi yapması, özeleştiride bulunması esasına dayanır. Dolayısı ile başkaları tarafından eleştirilmekten de gocunulmaz bu yolda. Ancak eleştirilerin de hakkaniyete dayanması,iyi niyetli olması gerekir.Örneğin holdingleşme iddiaları,bürokraside yer kapma söylemleri abartılıdır.İddia sahiplerine somut olarak haydi gösterin denilse ortaya koyabilecekleri pek bir şey yoktur.Sosyal medyadan öğrendiğimize göre "taht"denilen koltuk,500 liraya kiralanan,sünnet çocuklarının da oturduğu basit bir koltukmuş.Öte yandan tarikatların önemli bir esası da mensuplarını dünya malına rağbetten alıkoymak,bilakis infakı teşvik etmektir.Nitekim bir çok tarikatın aşevleri harıl harıl,muhtaçlara,fakirlere hizmet etmektedir.Merak edenler bunları gözleri ile görebilirler.Gerek yurt dışı,gerek yurt içi yardım organizasyonlarında tarikat mensupları en önde yer almaktadırlar. Almak değil,vermek esastır. Fetö örneği tarihte hiç görülmemiştir.Bu sebeple Fetö üzerinden tarikatlara vurmak ancak Fetö'nün işine yarar.Zaten Fetöcülerin istediği de budur.Sarı öküz hikayesini boşuna anlatmıyorlar;cepheyi genişletmek istiyorlar. Gene tarihe baktığımızda dervişlerin islam orduları içinde nefer olarak yer aldıklarını, yüksek bürokratik makamlara rağbet etmediklerini görürüz.Tarikatların eksiklerinin,noksanlarının söylenmesinde hiç bir sakınca yok.Ancak bilinçli ve kasıtlı olarak başlatılan tarikatlara vurma kampanyasının iyi niyetli olmadığını düşünüyorum.Sayın yazarın söylediklerinin makul şeyler olduğunu da burada ifade etmeliyim.
VATANDAS 07 Eylül 2017 10:47
Allah razı olsun.Çok objektif bir yazı.Şahsen ben de böyle bir oluşumun müntesibi olmama rağmen düşünceletinize aynen katılıyorum.Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım.
Celal 07 Eylül 2017 10:08
herseyin temeli gene kose donme, yakinini dostunu devlette ise sokma,adam kayirma,v.s islere geliyor.nede olsa akrabayi kollama sunnet.ne zaman durust calisirsak, adalet gelirse,o zaman zengin bir ulke oluruz.bilim ve teknologi uretmeyen hic bir ulke zengin degil.zengin ulke olursak hosgoru olur, saygi ve sevgi olur.ulkenin hic bir sorunu konusulamiyor, futbol takimi tutar gibi parti tutup gece gunduz agzimindan salya akar gibi tuttugumuz partiyi ovuyoruz.yani halka masal anlatiyoruz.ama duvara toslama yakindir ,,,,
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 06:51
Sağlıklı olan dini yapıların kurallarının belli olmasıdır, diyorsunuz. Pek de doğru söylüyorsunuz ama bu kuralları kim koyacak, kim denetleyecek? Laiklik, bu işin devlet eliyle yapılmasına müsait değil diye iddia edenler var. Bir an laiklik anlayışımızın buna mani olmadığını düşünelim. Peki hangi devlet bunu yapacak? Benim nezdimde Tanrının varlığı da yokluğu da mühim değildir, ben bu işte taraf olmam diyen devlet mi? Modern kalıplara uyar ya da uymaz, Müslümanlara ait devlet; İslamdan yana taraf olmak zorundadır. İslamdan yana taraf olan bir devlet, Müslüman olmayanlar için de mevcut sistemlerden daha fazla güvence kaynağıdır. "Rahman" adı ile dünyada bütün yarattıklarına rahmet eden bir Tanrının hesaba katıldığı bir devlet, herkese merhamet etmek zorundadır... Bunun aksine Tanrıyı hiç bir surette hesaba katmamayı prensip edinen bir devlet; insanın hırsı elinde zulum vasıtasına dönüşür. Cemaatler hakkında Mehmed Zahid Kotku'dan mühim bir söz nakledeyim: "Cemaatler cemiyete insan yetiştirir, cemaate değil." Cemaatler sadece bu kurala riayet etseler, makalenizde değindiğiniz olumsuzlukların hiç biri olmaz.
A.A. 07 Eylül 2017 12:10
2
Yav he he, gördük cemaate değil cemiyete yetiştirilenleri. Her şeye aynı ezber, "dine göre yapılsa her şey mükemmel olur" çözümleri sunuluyor. Tüm dünya bu yüzden her şeyi dine göre yapıyor herhalde.
KARAR OKURU 07 Eylül 2017 17:00
0
A.A., neyi gördün? Ben bir şey göstermedim... Sadece olması gerekeni söyledim. Sen başkasınınkini görüp, benimki zannetmişsin.
X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN