Back To Top
Din kafayı ‘hack’ler mi?

Din kafayı ‘hack’ler mi?

 - Son Güncelleme: 19.05.2017 Cuma 02:06
- A +

Şu anda elimde bir kitap var. Aslında çoğu zaman oluyor, istisnai bir durum değil.

Fakat bu kitap biraz değişik. Geçen sene Londra’da kitapçının içinde dolaşırken adını beğenmiş almıştım.     Kitabın içini okumasan da, adı, bir kitap olmayı hak ediyor.

Nitekim ben de kitabı henüz okumadım ama adından istifade ediyorum.

Kitabın adı: What if we’re wrong? (Chuck Klosterman, Amberley.)

Ya yanılıyorsak?

Ya yanlış yaptıysak?

Ya biz yanlışsak?

Üç aşağı beş yukarı böyle Türkçesi.

Genişletebiliriz.

Ya yanlış düşünüyorsak? Ya haksızsak? Haksızlık ettiysek?

Pek adetten değil kendini sorgulamak.

İnsan, pergelin çivili ucunu kendi benliğinin mevcut olduğu noktaya koyuyor.

Doğru olan burası, işte şu çiviyi çaktığım, ‘ben’in durduğu yer.

Bir aksaklık olursa, her yerde ararım o aksaklığı. Fakat burada, benliğimin çakılı olduğu kutsal yerde aramam.

Böyle düşünen, varlığa böyle bakan birine yontulmamış insan demek caiz olur mu?

Ya da terbiyesiz?

Olur.

Kim yontacak böyle birini?

Hiç kimse.

Belki hayat yontar, belki bir musibet. Belki mucizevi bir ‘numune-i imtisal’e bakarak, kendisi.

Görüyorsunuz, ne kadar yararlı bir adı var kitabın. Bizi güzel güzel dolaştırıyor.

Halbuki, ‘kafamızı heckletmek’le ilgili yazacağım. Bir önceki yazıma devam edeceğim.

Bir okuyucumuz, M. A., “Dindarlık denen olgu kafayı ‘hack’lemiş olmak değil midir?” diye sormuş.

“Türkiye’de doğan kişinin kafası İslam ile ‘hack’lenir. Almanya’da doğanın da Hristiyanlık ile... Kafaları daha çocukken ‘hack’lenenler akıllarını nasıl kullanabilirler?”

Din kafayı ‘hack’ler mi?

Olur, niye olmasın?

Din veya dine ait olduğu farz edilen bir takım şeyler insanın kafasında eğilip bükülmelere sebep olabilir. Bunu bir tespit olarak kenara koyalım.

Daha hayati bir meseleye gelelim.

Dünyanın en önemli sorusu hayatın anlamıyla, varoluşun hikmetiyle ilgili sorudur.

Pergeli ‘ben’in oraya çaktık ya. Tam orada sorulacak bir soru.

Kimim ben? Ne işim var bu alemde? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?

Hayatını bu soruyu sormadan geçiren var mıdır? Bilmiyoruz. Ama bu soru yokmuş gibi hayat sürenler olduğu varsayılabilir.

Herhalde en büyük gaflet bu soruyu sormamaktır. ‘Kariha yarımküresi’nin içinde bir vakum taşımak gibi. Korkunç.

Bu soruyu soranlar ya da bir şekilde bu soruya muhatap olanlar iyi kötü bir cevap bulurlar.

Bazıları bu soruyu sıkıcı bulur. Doğrudur, sıkıcıdır. ‘İki günlük dünyada bu sorunun peşine düşüp niye dertsiz başıma dert alayım?’ diyebilir insan.

Kimi neden-sonuç ilişkilerinin içinde cevap bulmaya uğraşır.

Kimi tesadüflerin oluşturduğu bir ‘evren’le durumu izah eder.

Bütün felsefe külliyatı bu sorunun peşindedir aslında.

Dinler de bu soruya cevap verir.

İnsanlar, öyle görünüyor ki, en çok dinlerin verdiği cevaptan tatmin oluyorlar.

İnsanın, ‘Kimim ben? Ne işim var bu alemde?’ sorusuna cevap arama çabası saygıdeğerdir.

Cevabını bulduğu –veya bulduğunu düşündüğü- kaynağa bağlanması da tabiidir.

Kendi payıma, bu çabaya ‘hack’lenme tabir etmem.

Eğer bu ‘hack’lenme ise, ‘hack’lenme diye adlandıramayacağımız herhangi bir insani durum yoktur.

Kendi durumumuz dahil.

Benim bulduğum cevabı herkes beğenmek zorunda değil.

Başkasının bulduğu cevabı eleştirebiliriz, zaten eleştirdiğimiz için şu anda bulduğumuz cevabı bulduk.

Ama küçümseyemeyiz. Tahfif edemeyiz.

Dini anasından babasından tevarüs edenlere gelince.

Doğru olan, herkesin, aklı başına geldiğinde, bu soruları yeniden sormasıdır.

Doğru cevabı gerçekten bulup bulmadığını sorgulaması, eski tabirle, durumunu, ‘taklit’ten ‘tahkik’e doğru tekamül ettirmesidir.

Bu, aynı zamanda ‘ben’i, ‘ego’nun durduğu yeri sorgulamaktır.

‘Başkasını sorgulamak varken niye kendimi sorgulayayım’ diyebilirsiniz.

Dünya böyle diyen insanlarla dolu.

(Bu yazının hiçbir yerinde M. A.’ya yönelik bir ima, bir gönderme yok. Böyle bir şeyi ahlaki bulmam. Göndermeler, önce bana sonra herkese.)

Diğer Yazıları

Yorumlar

Yorumlar
Selman 19 Mayıs 2017 15:13
Subhan Allah :) yazının başlığından içeriğine kadar ne idugu belirsiz ama subliminal resimler gibi sanki gizli bir yönlendirme var okuyucuya yönelik! ben kimim, burasi neresi , ne oluyor dunyada gibi sacma sapan dusuncelere kapilma ey can! yaratılış gayen çok basit güzel kardeşim, o güzel beynini çok zorlama! Hacklenirsin sonra maza Allah. Zariyat süresi 56. ayeti oku ve öğren. sonra bu yaratılış gayenin temel vazifesi olan kullugu nasıl yapacağını kuran ve sünnete göre iyice idrak etmeye gayret et. öncelikli görevin olan kelimeyi tevhidin ne olduğunu kavra ve anla. sonra bu hedef doğrultusunda ummeti gizliden değil aciktan yönlendir. keza sakli gizli kalmadi bu zamanda. gaflet içinde olanları uyar. ve her daim önce kendi nefsin sonra başkalarının nefsini sorgula bu Hak yolda. çalış kardeşim çok çalış ki, böyle boş laf salatası üretmek yerine ummet icin daha hayırlı işler yapasin. bunu siar edin ki, gidip ziyaret ettigin londra vb. yerlerden daha hayırlı şeyler getir evine dönerken. hayr olur inşa Allah.
Köroğlu 19 Mayıs 2017 13:10
Akif'e ek: İnsan beyninde 100 milyar civarı nöron var. Bunların her biri ortalama 10.000 civarı bağlantı yapıyorlar (sinaps atıyorlar). Sinaps atmak vücuttaki en fazla enerji tüketen işlerden biri (sınavdan önce şeker ye derler ya). Beyin pahalı bir organ. Bu sinapsların örüntüsü değerler sistemimize ve referanslarımıza karşılık geliyor. Bir kere bir sinaps atıldı mı, beyin daha az enerji gerektirdiği için önceden atılan sinapsın üzerinden elektrokimyasal sinyaller gönderiyor sürekli ve atılmış olan sinapsı güçlendiriyor. Hazı sinapsı yıkmak istemiyor, mecbur kalmadıkça yeni sinaps atmaya direniyor. Demem şu: 0-6 yaş arasında beyinde oluşan sinaptik yolların hayatın geri kalanında değişmesi zor. Travmatik süreçler gerekli. İnsanlar dinleri seçmiyor, dinlere doğuyor. Kimse felsefi sorulara cevap bulmak için bir dine inanmıyor - yoksayılabilir bir küçük azınlık dışında. Çocukluğunda ana-babasından gördüğünü tekrarlıyor sadece. Bir kez bir dine doğdun mu, iş, dost, eş bulmak için o dinde kalma yönünde muazzam bir sosyolojik baskı da var. Bu koşullarda kimse yetişkin olduğunda felsefi tutarlılık adına objektif bir biçimde inancını sorgulayamaz. Psikolojik savunma mekanizmaları çalışır. Dini sorgulamak için ekonomik bağımsızlık, sosyal bağımsızlık ve dışarıdan psikolojik bir teşvik gerekir (yeterince bağımsız isen merak da bir teşvik olabilir). Sonuç: elbette din-ler ve kültürler kafayı hackler. Hepimiz için geçerli bu.
Akif 19 Mayıs 2017 11:30
Hacklemek eylemini şöyle tanımlayabiliriz : Veri tabanına girip, sistemi alt üst etmek işi. Konumuz açısından veri tabanı “fıtrat”tır. Fıtratı alt üst eden şey de öncelikle “çevre”dir. “Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan ya da Mecusi yapar.” Bilgiye erişimin bu kadar kolaylaştığı dünyada Müslüman coğrafyalarda doğanlar, sonradan, kendi iradeleriyle, kitle halinde Hristiyan olmuyor; Hristiyan coğrafyalarında dünyaya gelenler, sonradan, kendi istekleriyle kitle halinde Müslüman olmuyorlarsa, hayata "hack"lenerek başladıkları içindir. Yorumcu arkadaşın yaptığı bir durum tespitidir ve doğrudur. Yazarımızın insanlığın temel sorusuna verilen cevaplardan “dinlerin” cevabına daha fazla itibar edildiği tespiti de doğrudur. Ancak bu tespitte can alıcı kelime “dinler”. Bunu sadece ilahi kökenli dinlerle sınırlasak da, beşeri dinleri eklesek de sonuç değişmez : İNSANIN TEMEL SORUSUNA “DİN” KÖKENLİ BİRDEN ÇOK CEVAP VARDIR. Ayrıca her dinin de bu temel soruya “kendi içinde” farklı cevapları vardır. Allah’a ve ahirete inanan Hristiyanların birbirleriyle; Müslümanların birbirleriyle MEZHEP savaşları ne içindi ? Haçlı-Müslüman savaşlarına katılan her iki taraf da Allah’a ve ahirete inanıyordu ve her iki tarafa da ahiret nimeti için (Cennet…) karşısındaki “kafir”i öldürmeyi dini felsefeleri emrediyordu. Din felsefesinin “Kimim ben? Ne işim var bu alemde? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorusuna verdiği cevap sonunda, “Tanrı tasavvuru”nda kilitlenir. Özelde Müslümanların, genelde bütün dinlerin, ne birbirleriyle, ne de kendi içlerinde anlaştıkları bir aynı/ortak “TANRI TASAVVURU” tarih boyunca hiç olmamıştır. Teolojinin temel konusu "Hangi Allah'a inanılacaktır ?" sorusudur. Bu sorunun tek bir cevabı olsaydı ne din felsefeleri ne de kelam, ihtilaflar bataklığı olmazdı. Teolojinin ALLAH İÇİN TANIMLAMA yaparken kullandığı imkan "yorum"dur; yorumun olduğu yerde ihtilaf kaçınılmazdır. Zordur hayat. Sorular hiç bırakmaz insanın peşini. Dünya da sanıldığı gibi yuvarlak değil, köşeli. BATIYOR İNSANA ! Sezai Bey bunu mu anlatmak istemiş acaba : Benim aşkım bin bir köşeli ah bin bir köşeli/Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek.
KARAR OKURU 19 Mayıs 2017 11:03
Öz eleştiri hayat kurtarır
X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN