6 Nisan 2020 Pazartesi
BIST 100
91963.2
%2,69
DOLAR
6,7573
%0,31
EURO
7,2996
%0,13
ALTIN
358.243
%2,19
6°/10°
İSTANBUL
Kısmen güneşli
GÖRÜŞLER

‘Batı projesindeki çürüme’ ve transatlantik ilişkilerinin geleceği

- Selin Nasi yazdı.
23.02.2020  00:48
+
-

Münih Güvenlik Konferansı üzerinden değerlendirmede bulunan Selin Nasi “Batı bugün kültürel anlamda hâlâ bir çekim noktası olsa da küresel siyasette ağırlık noktası epeydir doğuya kaymakta” diyor.

1963’ten bu yana küresel güvenlik konularının tartışıldığı en prestijli platformlardan biri kabul edilen Münih Güvenlik Konferansı’nın 56’ncı geçen hafta düzenlendi. Devlet başkanları, bakanlar, üst düzey diplomatlar ve uzmanların katılımıyla gerçekleşen konferansın bu yılki teması olarak “Westlessness/Batısızlık” seçilmiş.

Konferans Başkanı Wolfgang Ischinger, yayınlanan raporda, 2019’a damga vuran küresel sorunların “batı projesindeki çürüme”den bağımsız ele alınamayacağını savunuyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD liderliğinde kurulan liberal demokratik düzenin, bu düzeni ayakta tutan kurumların, ortak değerlerin temelden sarsılıyor oluşu ve yine kıta Avrupa’sında kalıcı barışın sağlanabilmesi amacıyla teşvik edilen Avrupa entegrasyon projesi, AB’nin geleceğine ilişkin bugün var olan belirsizlikler, çürümenin tezahürü olarak görülmekte.

“Batı, bugün içeriden ve dışarıdan meydan okumalara maruz kalmakta.  Sorunun bir kısmı, batılılığın ne olduğuna dair ortak anlayışımızı yitirmiş olmamız,” diyen Ischinger, batı dışından aktörlerin göreceli olarak yükseldiği dönemde, batılı devletlerden ortak çözüm bekleyen küresel sorunların giderek arttığını ifade ediyor.

Katılımcı ülkelere, güncel sorunları per   de önünde ve arkasında tartışma olanağı sunan üç günlük beyin fırtınası, “batısızlık” teması üzerinden batılı devletleri bir iç hesaplaşmaya teşvik etmesi bakımından önemliydi. Bu bağlamda, bir taraftan, ABD ve AB içinde bazı üye devletlerin demokrasi, insan hakları, liberal ekonomi, uluslararası kurumlar üzerinden işbirliği gibi ortak değerlere sahip çıkamamaları eleştirildi. Öte yandan, batılı devletlerin ama özelde Avrupa Birliği’nin küresel sorunların çözümünde gitgide edilgen konuma gerilemesinin küresel siyasette doğurduğu güç boşluğuna dikkat çekildi. 

*

Avrupalı liderler sunumlarında, her ne kadar transatlantik işbirliğinin önemini ısrarla vurgulasalar da, Ortadoğu barış süreci, İran, küresel ısınma gibi birçok konuda fikir ayrılığına düştükleri ABD’den bağımsız hareket etmenin mümkün olup olmadığını sorguladılar. Buna şöyle bakmak mümkün: “Önce Amerika” düsturuyla Amerikan çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan Trump yönetiminin tek taraflı politikaları karşısında AB, ABD’yi dengelemenin yollarını arıyor.

AB’nin bugün içinde bulunduğu temel açmaz, gerek ortak irade eksikliği gerekse imkan ve kapasite yetersizliklerinden ötürü, güvenlik sorunlarının çözümünde ABD liderliği olmaksızın, etkin bir aktör olarak varlık gösteremiyor oluşu. Ekonomik kalkınma düzeyi, demokratik kurumların işleyişi ve tehdit öncelikleri bakımından kuzey-güney ve doğu-batı eksenlerinde farklılaşan AB ülkeleri, dış politika konularında konsensüs oluşturmakta zorlanıyor. Eldeki yaptırım imkanları sınırlı olduğundan, herhangi bir sorun karşısında tavrı, ortak deklarasyonlar yayınlamanın ötesine geçemiyor. Her ne kadar, en son Daimi Yapılandırılmış İşbirliği (PESCO) olmak üzere, Avrupa’nın kendi savunma gücünü oluşturması konusunda birçok kez, çeşitli projeler ortaya atılmışsa da, Avrupalı devletlerin bütçelerinde savunma için ayırdıkları pay, yeni bir savunma teşkilatı kurmak için yeterli değil. Halihazırda, Trump yönetiminin Avrupalı müttefiklerden NATO bütçesi için talep ettiği GDP’nin yüzde 2’sine denk gelen katkı payını tutturan bir avuç üye var. Hal böyleyken, AB’nin uluslararası arenadaki pasif konumu yumuşak gücünü de pek tabii aşındırıyor.

*

Doğrusu, Avrupa ile ABD arasındaki asimetrik güç ilişkisi, ortak düşman Sovyetler Birliği karşısında transatlantik işbirliğinin, sorunsuz olmasa da nispeten etkin işlediği-Avrupa’nın ABD yörüngesinde seyrettiği demek daha doğru- Soğuk Savaş döneminde bu denli göze batmıyordu. Müttefikler arasındaki eşgüdüm, Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra dahi bir süre daha devam etti. Avrupalı devletler, 1991 Körfez Savaşı’da ABD yanında konumlandı. 11 Eylül terör saldırıları ardından NATO tarihinde ilk kez 5. Maddeyi yürürlüğe koydu ve üye devletler ABD’ye yapılmış saldırıyı kendilerine yapılmış gibi kabul ederek karşılık verme taahhüdünde bulundular. George W. Bush yönetiminin,  NATO şemsiyesi reddederek,  ABD komutasında düzenlediği Afganistan Operasyonu’nda Avrupalı ülkeler yine ABD’nin yanında yer aldı.

Transatlantik ilişkilerde ilk ciddi çatlaklar ise yine Bush yönetiminin tek taraflı politikaları (Kyoto Protokolü ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ilişkin tavrı) ama en çok 2003 Irak işgali sebebiyle açıldı. Halefi Başkan Barack Obama’nın uluslararası iş birliğine duyarlı dış politika çizgisi sayesinde hasar bir nebze onarılmış olsa da, aslında Avrupalı müttefikler ile ABD arasındaki görüş ayrılıkları devam etmekteydi. Kuşkusuz, bugün Beyaz Saray’da, NATO’yu modası geçmiş bir kurum olarak nitelendiren, küresel ilkim değişikliğini inkar eden, ortak anlaşmalardan tek taraflı çekilen, serbest ticareti baltalayacak şekilde gümrük duvarlarını yükselten ve kendi müttefiklerine yaptırım sopası sallayan bir yönetimin oturuyor oluşu, Avrupalı devletlerin dengeleme arayışlarını başka bir boyuta taşımış durumda. Almanya Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’ın, Münih Güvenlik Konferansı açılış konuşmasında “ABD herkes kendi çıkarını önde tutsun mantığıyla,uluslararası kamuoyunu yok sayıyor” serzenişi, bu endişeyi dile getiriyor. 

Tıpkı Ischinger’ın ifade ettiği gibi, transatlantik yarılmayı da batı projesindeki çürümeden bağımsız ele almak mümkün değil. Bu çöküşün yapısal nedenleri göz önüne alındığında, batı ittifakındaki aşınma Trump yönetimiyle başlamadığı gibi, Trump yönetiminin görev süresiyle sınırlı kalmayabilir.

Kuruluşundan bu yana kah izolasyoncu kah müdahale yanlısı dış politika çizgisi arasında gidip gelen ABD, İkinci Dünya Savaşı’na yalnızca idealist saiklerle, barışı tesis etmek için girmedi. Bu kararında, Avrupa’nın faşist rejimlerin eline geçmesinin yol açacağı ticari kayıplar ve ABD’yi siyaseten kendi kıtasına hapsetme endişesinin de payı vardı. Bu bakımdan, 1945 sonrası Pax Americana’nın ABD ile müttefikleri arasında zımni bir mutabakata dayandığını öne sürmek, yanlış olmaz.  Kurumlar üzerinden teşvik edilecek iş birliği ile Avrupalı devletler arasında yeni bir güç mücadelesinin önü alınacak,  istikrar ve refaha kavuşan kıta Avrupası’nın savunmasını sırtlanan ABD, bu şekilde hem savunma cephesini hem de ekonomik pazarını genişletmiş olacaktı. Bu zımni mutabakat, ABD’nin artık kazanmadığını fark edip, oyun kurallarını kendi çıkarlarına uygun şekilde değiştirmeye çalıştırmasıyla birlikte tehlikeye girdi.

ABD’nin gücünün gerileyişi, liderliğine meydan okuyan Rusya ve Çin gibi rakiplerin yükselmesiyle başa baş bir süreç takip etti.

*

Washington, Soğuk Savaş’ın bitişini takip eden dönemde tek kutuplu dünyada liderlik pozisyonunu uzun süre muhafaza edemedi. Bunda kuşkusuz, Amerikan yönetimlerinin izledikleri yanlış politikaları kadar, 11 Eylül saldırısı ve 2008 ekonomik krizi gibi gelişmelerin  payı oldu. Öte yandan, Soğuk Savaş sonrası dünya düzenine ilişkin siyasi projeksiyonların boşa çıktığı görüldü. Sovyetler karşısındaki galibiyetin yarattığı iyimser ortamda, liberal demokratik düzenin siyaseten gelinecek son ve en gelişmiş nokta olduğu, liberal ekonomiye eklemlenen ülkelerin demokratikleşeceği düşüncesinin her ülke için geçerli olmadığı zaman içinde anlaşıldı. Ivan Krastev ve Stephen Holmes, The Light that Failed isimli kitapta Soğuk Savaş sonrası batının adeta kolonyal bir üslupla empoze ettiği alternatifsiz liberallaşme ve demokratikleşmenin, Orta ve Doğu Avrupa’da yarattığı tepkiyi, bunun milliyetçi hareketleri ve illiberal eğilimleri nasıl beslediğini çarpıcı bir dille anlatır. Asla gerçek anlamda batı bloğunun bir üyesi olamayacağının -NATO veya AB’ye katılmak gibi- bilincinde olan Rusya’nın durumu ise daha zordu. Vladimir Putin’in 2000’de devlet başkanlığına yükselişi ve 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya düzenine baş kaldırdığı ünlü konuşması, Rusya’nın altyapı hazırlıkları olmaksızın bir gecede liberal ekonomiye geçişinin yol açtığı toplumsal sefaleti,  Boris Yeltsin gibi alkolik bir liderce yönetilmenin bir zamanın süper gücü olmakla övünen Rus halkında yarattığı travmayı, batılı devletlerin aksi yönde taahhütlerine rağmen NATO’nun Rusya’ya tampon bölge bırakmayacak şekilde genişlemesini anımsayınca daha çok anlam kazanır.

Her ne kadar, Rusya, 2014 Kırım ilhakından, bu yana daha agresif bir dış politika izleyerek, bölgesel etki alanlarını giderek genişletmiş olsa da, ekonomik kaynakları sınırlı olduğundan ötürü (enerji ihracatına dayalı, imalat sanayii gelişmemiş) ABD Çin’in yükselişini kendisine daha büyük bir tehdit olarak görmekte. Rusya’nın revizyonist tutumuna karşılık,Çin liberal demokratik düzenin boşluklarından yararlanarak yükseldiği için Washington oyunun kurallarını değiştirmeye çalışıyor.

*

2000 yılında ABD Başkanı Bill Clinton’ın geçit vermesi sayesinde, Dünya Ticaret Örgütü’ne giren Çin’in, serbest ticaret kurallarını devlet destekli şirketleri lehine suistimal ederek zenginleştiği bir gerçek. Elde ettiği birikimi silahlanmaya ve teknoloji geliştirmeye yatırdığı da. Bugün Çin’in temsil ettiği otoriter kapitalist model, batının siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmak için şart koştuğu demokratik kriterleri tutturamayan devletler için cazip bir alternatif oluşturuyor.

ABD’nin güçten düşüşü ve Çin’in yükselişinin nasıl idare edileceği meseleleri Obama döneminden bu yana Washingon’ın ajandasında. Obama ve Trump yönetimleri bu konuya ilişkin farklı politikalar geliştirdiler. Başkan Obama, bir taraftan ABD’nin Güney Çin Denizi’nde askeri varlığını artırıp, diğer taraftan Trans Pasifik Ortaklık anlaşmasıyla bölge ülkeleri ile ABD arasında ticari bağları güçlendirerek yumuşak bir çevreleme izlemeyi tercih etti. Başkan Trump’ın ilk icraatı ise TPP’den çekilmek oldu. ABD’nin ticaret açığını telafi etmek için gümrük vergileri getirdi. Dünya Ticaret Örgütü’nün temyiz kurulunda görev alacak yargıç atanmalarına onay vermeyerek kurumu güdük kıldı. Gerekçe davaların ABD lehine sonuçlanmıyor oluşuydu. Yakın zamanda Beijing müzakere edilen anlaşma ile, Çinli şirketlerin ticaret yapma koşulu olarak batılı firmalara dayattığı teknoloji transferi gibi uygulamaların önüne geçmeye çalışılıyor. Trump yönetimi bir taraftan da güvenlik açığı doğuracağından hareketle, Çin’in 5G iletişim altyapısından dışlanması için Avrupalı devletlere baskı yapıyor.

Batı bugün her ne kadar kültürel anlamda hala bir çekim noktası olma özelliğini korusa da, küresel siyasette ağırlık noktası epeydir doğuya kaymakta. Avrupa’nın kimlik krizi ve Ortadoğu’da dinmeyen çatışmalar, Washington için hala önemli ancak eskisi kadar öncelik taşımıyor. Washington, bir taraftan gücünün azaldığının bilincinde ama liderliği kaptırmaya da niyetli değil. Bu denklemde, ABD’nin Avrupalı müttefikleri kendinden uzaklaştırarak, Çin’i nasıl dengeleyeceği meçhul. Aksine, Soğuk Savaş’ın bitişiyle realist kuramcıların öngördüğü ABD’ye karşı oluşacak dengelenme işaretlerini gecikmeli olarak gözlemliyoruz. Geçtiğimiz Aralık ayında, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda gerçekleşen İran-Çin-Rusya ortak tatbikatı bunun bir göstergesi. Bu açıdan, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Münih Güvenlik Konferansı’nda getirdiği öneri gözden kaçmamalı. “AB, sadece gündelik yorumlar yapmanın ötesinde harekete geçebilmeli. Farz edelim, bir konuda üyelerin 25’i kabul, 2’si red oyu kullanıyorsa, yola 25 üye ile devam edilebilir, AB bayrağı altında değil, gönüllüler koalisyonu olarak…”

Transatlantik ilişkilerdeki türbülansın devam edeceği bir arka planda, Borrell’in önerisi AB nezdinde karşılık bulduğu takdirde, ileride parçalı koalisyonlar üzerinden daha etkin bir Avrupa görebileceğimiz anlamına geliyor. Bu durum “batı projesini” kurtarmaya yeter mi? Onu da zaman gösterecek.

BUNLARDA İLGİLİNİZİ ÇEKEBİLİR
Oswald Spengler ve şehirlerin tarihi
Koronavirüs salgını ve İran-ABD ilişkilerinin seyri
Sert tehditten yumuşak tehdide evrim
YUKARI