31 Mayıs 2020 Pazar
BIST 100
105520
%0,15
DOLAR
6,8223
%0,13
EURO
7,5691
%0,25
ALTIN
379.237
%0,75
15°/22°
İSTANBUL
Aralıklı bulutlar
GÖRÜŞLER

Bu mücadele ahlaki ve siyasi değerlerimizi de ilgilendiriyor

Tarık Oğuzlu yazdı
10.04.2020  04:23 - Son Güncelleme: 10.04.2020  04:45
+
-

Antalya Bilim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, virüsle mücadele sürecini ‘ahlak’ kavramı çerçevesinde değerlendiriyor.

29 Mart 2020 tarihinde Bloomberg haber sitesinde John Authers imzalı yayınlanan ‘How coronavirus is shaking up the moral universe’ başlıklı yazı oldukça ilginç ama bir o kadar da önemli bir konuyu ele alıyordu.  

Koronavirüs salgını çerçevesinde atılan adımlar hiç kuşkusuz insanlık için ahlaki bir sınav değerinde. Covid-19 virüsüyle mücadelede alınacak tedbirlerin ne olması gerektiği sadece tıp biliminin bakış açısından hareketle pozitivist bir mantıkla ele alınamaz. Bu aynı zamanda bir ahlak sorunudur ve hepimizin ciddi ciddi düşünmesini gerektirir. 

Bu mücadele sadece öldürücü bir virüse karşı verilen tıbbi bir savaş değil. Salgınla mücadele kapsamında farklı devletlerin uyguladıkları farklı yöntemler dolaylı yoldan da olsa insanlığın farklı ahlaki değerlere inandığı gösteriyor. Farklı mücadele yöntemlerine bakarak insanlar-arası ilişkilerde hangi ahlaki değerlerin önemli olduğu ve yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkilerin nasıl kurgulanması gerektiği sorularına cevap vermek mümkün.  

***

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler disiplinlerinden gelenler bu tartışmalara hiç de uzak değiller. Hakeza sosyal bilimlerin diğer alanlarında da durum aynı. Bireyler arası ilişkilerde söz konusu olabilecek ahlaki değer yargılarının devletler arası ilişkilerde asla dikkate alınmaması gerektiğine inanan ve ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda amaca giden her yolun meşru olabileceğini düşünen Makyavelist düşünce ile bütün insanların aynı gezegenin içinde yaşayan geniş insanlık ailesinin üyeleri olduğuna inanan evrenselci/kozmopolitan yaklaşım bu bağlamda yapılan tartışmalarda ortaya çıkan iki ana kutubu temsil ediyor. 

Küreselleşme sürecinin doğası, ulus-devletin en ideal siyasal örgütlenme modeli olup olmadığı, bizleri yönetmeleri için seçtiğimiz liderlerin temel sorumluluklarının kimlere yönelik olduğu, ülke sınırları dışında yaşanan insanı dramlara, çevresel sorunlara, ekonomik krizlere ve iç savaşlara son vermek adına insiyatif alınıp alınmayacağı, diğer ülkelerin iç işlerinde nasıl yönetildiklerine ve hangi siyasi değerleri benimsediklerine bakılmaksızın onlarla salt fayda ve çıkar odaklı ilişkiler kurulup kurulamayacağı özünde hep ahlaki sorular. Ahlaki yaklaşımların temelinde biz ve öteki arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği yatıyor.  

Bu minvalde değerlendirmeye tabi tutabileceğimiz dört farklı ahlak yaklaşımından bahsedilebilir. Birinci yaklaşım ünlü adalet teorisyeni John Rawls’ın çalışmalarıyla õzdeşleştirilen laik ahlak anlayışıdır. Bu anlayış modern hukuk anlayışının temelini de oluşturur. Buna göre herkes sırf insan olduğu için yaşama ve yaşamasını mümkün kılacak temel gereksinimlere erişme hakkına sahiptir. Toplumlar en zayıf halkaları kadar güçlüdürler. Bu halkada yer alanların akibeti herkesi ilgilendirir. Benzer bir mantıkla zengin ve gelişmiş ülkeler fakir ve gelişmemiş ülkelerin yaşadıkları sorunlara gözlerini kapatıp bana ne diyemezler. Hele sınırların giderek ortadan kalktığı küreselleşme çağında kendi zenginlik, sağlık ve güvenliğimizi başkalarının fakirliği, hastalığı ve güvenliksizliği üzerine inşa edemeyiz. 

***

Devletlerin birinci görevi vatandaşları arasında yaş, cinsiyet, ırk, inanç, dil, eğitim ayrımları yapmadan herkese temel gereksinimlerini sunmaktır. Bütün ilahi dinlere referansla söylenen ‘sana yapılmasını istemediğin birşeyi başkalarına yapma’, ya da ‘sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkalarına öyle davran’ prensipleri burada öne çıkıyor. Bütün ilahi dinlerin öğretileri Rawls’ın teorisini yaptığı laik ahlak anlayışıyla uyumlu. Covid-19’un daha çok altmış yaş ve üzeri insanları etkilemesi onların günahı değil. Dolayısıyla ‘sen de aynı yaş grubunda olsaydın, sana nasıl davranılmasını isterdin? sorusunu sormak gerekiyor. ‘Diğer insanlardan biraz daha yaşlı olduğun ve bağışıklık sistemin biraz daha zayıf olduğu için toplumun seni gözden çıkarmasını kabul eder miydin’ sorusuna hepimiz bir cevap düşünmeliyiz.

İkinci yaklaşım ünlü İngiliz teorisyen John Stuart Mill’in görüşleriyle õzdeşleştirilen faydacılık yaklaşımıdır. Bu açıdan bakıldığında asıl gözetilmesi gereken toplumun çoğunluğunun faydası. Çok sayıda insanın çok daha fazla mutlu olabilmesi adına az sayıda insanın çok daha fazla mutsuzluğu göze alınabilmeli. Belli bir yaş sınırının üzerinde olanları korumak için alınan sokağa çıkma yasakları, gönüllü karantina uygulamaları, sosyal mesafe koyma pratikleri ve bu tarz tedbirlerin neticesinde ortaya çıkabilecek ekonomik daralmalar toplumun çoğunluğunun çıkarlarını uzun vadede olumsuz etkileyebilir. Bu mücadelede yaşlılarımızdan çok gençlerimiz ve çocuklarımızı düşünmeliyiz. Kısa vadede alınan tedbirler az sayıda insanın yaşamasını mümkün kılacaksa da bu tedbirlerin uzun vadede ortaya çıkarabileceği sonuçlar çok daha fazla insanı açlığa, işsizliğe ve yoksulluğa mahkum edebilir. Faydacı yaklaşım bu riskin alınmaması gerektiğini söylüyor. Sürü bağışıklığı kavramı çerçevesinde uygulanmak istenen tedbirler arka planda faydacı ahlak anlayışını barındırıyor. Bu yaklaşım Sosyal Darvincilik anlayısışını içinde barındırmaktadır. Buna göre en güçlüler ve adaptasyon yeteneğine en fazla sahip olanlar ayakta kalmalıdırlar.

***

Üçüncü yaklaşım, Amerika Birleşik Devletleri örneğinde sıklıkla dile getirilen özgürlükçü (libertarian) ahlak anlayışıdır. Buna göre birey, toplumdan da devletten de önce gelir. Esas olan bireyin kendisi için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendisinin özgürce karar verebilmesidir. Devletten beklenen bireyler bu haklarını kullanırken ve özgür iradeleri doğrultusunda yaşarken insanların birbirlerinin özgürlüklerine müdahale etmemelerini garanti altına almaktır. Devlet bireyleri birbirlerine karşı koruyan gece bekçisi devlet olmalıdır. Her daim ortada ve görünür olup insanlara nasıl yaşamaları, neye inanmaları ve hangi kurallara uymaları gerektiğini söylemek devletin görevi değildir. Güvenlik ve özgürlük arasındaki denge özgürlükten yana tanımlanmalıdır. Başkalarının özgürlüğüne müdahele edilmesine izin verilmedikçe, herkesin özgürce yaşaması toplumu daha güvenli kılacaktır. Faydacı yaklaşıma göre Covid-19’a karşı verilen mücadelede devletler toplumun sağlık güvenliğini sağlama adına bireylerin özgürlüğünü kısıtlamamalıdır. Kimim kime yardım yapacağı insanların özgür iradeleriyle kararlaştırılmalıdır. Teknolojik imkanlar üzerinden insanların anlık olarak takip edilmesi ve bu süreçte alınabilecek bütün olağanüstü tedbirler ileride kalıcı hale gelebilir endişesi dikkate alınmalıdır. Sürecin yönetilmesinde yürütme erkine verilecek olağanüstü yetkiler, en son Macaristan örneğinde olduğu gibi, otoriter devlet yapısını kalıcı hale getirebilir. Bu yaklaşıma göre bedensel sağlık ne kadar hayatiyse fikir hürriyeti, vicdan hürriyeti ve siyasi hürriyet de o kadar hayatidir. 

Bahsedeceğimiz son ahlaki yaklaşım olan toplumculuk (communitarianism) toplumun bireyden önce geldiğini ve bireyin kendi özgürlük anlayışını ve değerlerini oluşturmasında içine doğduğu toplumun belirleyici olduğunu iddia eder. Bizi biz yapan ve hayatımıza anlam katan temel unsur kendimizi ait hissettiğimiz kimliksel gruplarımızdır. İnsanlar tek başına yaşayamayacağına göre ait olduğumuz toplumsal gruplar bizim en önemli yaşam kaynaklarımızdır. Toplumsal aidiyet gruplarımızın dışında kaldığımızda sudan çıkmış balığa döner ve hemen ölürüz. 

***

Bu açıdan bakıldığında uluslar en büyük toplumsal aidiyet gruplarıdır. Hayatlarımıza anlam devşirdiğimiz en büyük cemaat ulustur. Dolayısıyla ait olduğumuz uluslar ve toplumsal grupları yaşatmak bizim en önemli çıkarımızdır. Uluslar da aynen bireyler gibi yaşayan canlı organizmalardir. Bireylerin varlıklarını devam ettirebilmeleri içinde yaşadıkları toplumun sağlıklı yaşamasına ve kendini sürdürebilir kılmasına bağlıdır. Her toplumun kendine has değer yargıları, yönetim anlayışı, güvenlik kavramsallaştırması ve küresel vizyonu vardır. Bütün bunlar tarihsel tecrübeler ışığında birikip süzülerek günümüze kadar gelmiştir. Devletlerin temel görevleri bu mirası gelecek kuşaklara aktarmak ve değişen şartlara göre bunları güncellemektedir. Bireyler olarak bizleri değerli kılan içinde yaşadığımız toplumunun devamına yönelik yaptığımız katkıdır. Bu katkıyı ne kadar çok yaparsak o kadar değerli olur ve toplumun diğer üyeleri tarafından o kadar fazla saygı görürüz. Sokağa çıkmıyorsak, işyerlerimizi kapalı tutuyorsak, sosyal mesafemizi koruyorsak ve ekonomik refah kayıpları yaşamayı göze alıyorsak bunları önce üyesi olduğumuz toplumun ali menfaatleri için yapıyoruz. Başkalarına hastalık bulaştırmak ve çok sayıda insanın hastalanmasına neden olmak toplumumuza yapacağımız en büyük kötülüktür. Söz konusu olan ait olduğumuz toplumun bekasıysa kişisel özgürlüklerimizin sınırlandırılması çok da önemli değildir.

***

Covid-19 salgının başlangıcından günümüze atılan adımlara baktığımızda yukarıda bahsedilen yaklaşımlardan ikisinin diğer ikisine göre daha fazla benimsediğini görüyoruz. Laik ahlaki yaklaşım ile toplumcu yaklaşım faydacı ve özgürlükçü yaklaşım karşısında daha fazla taraftar buluyor gibi. İngiltere ve Amerika  Birleşik Devletleri’nin süreç içinde ‘sürü bağışıklığı’ ve ‘benim özgürlüğüm’ noktasından giderek uzaklaşıp birçok Avrupa ve Uzak Doğu Asya ülkesinin benimsedikleri politikaları uygulamaya başlamaları not edilmeli. Güvenlik söz konusu olduğunda, ki sağlık en önemli fiziksel güvenlik kaynağıdır, özgürlükler kısıtlanabiliyor. Ama belki de asıl tartışılması gereken laik ahlak anlayışıyla toplumcu ahlak yaklaşımı arasındaki dengenin nasıl kurulacağı. Bu denge sürdürebilir olmalı. Toplumcu yaklaşımın erdemli yönleri korunarak Covid-19’a karşı yürütülen mücadelenin laik ahlak anlayışı çerçesinde yürütülmesini daha doğru buluyorum. Bu anlayışın insanın doğası ve bütün ilahi dinlerin öğretileriyle daha uyumlu olduğunu düşünüyorum.  
 

BUNLARDA İLGİLİNİZİ ÇEKEBİLİR
Vatandaşlıktan milliyete, milliyetten kimliğe hainlik
DP’nin yaşadığı entelektüel çoraklaşma ve 27 Mayıs
Attila 453-Fatih 1453
YUKARI