Görüşler

ABD/İsrail-İran savaşı: Nedenler sonuçlar

ABD/İsrail-İran savaşı: Nedenler sonuçlar

Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer, ABD ile İsrail'in saldırmasıyla başlayan İran savaşının altındaki asıl nedenleri ve olası sonuçlarını yazdı. 'Çin faktörü'ne de dikkat çeken Özer, tablo içinde Türkiye'nin nerde durduğunu ve Türkiye’ye olumlu/olumsuz etkilerini irdeledi.

ABD/İsrail -İran Savaşını anlamak ve adlandırmak için öncelikle ABD’nin ve İsrail’in Ortadoğu politikasına ve özellikle de stratejisine bakmak lazım. Ardından bu strateji içinde bu saldırıların nerde durduğu ve saldırıların temel amacının ne olduğuna bakmak, doğru tahlil etmek ve bunun Ortadoğu stratejisinin neresine oturduğuna bakmak gerekir.

Savaşın orta ve uzun vadede Çin bağlantılarını görmek, Çine yönelik hedeflerini çözmek, daha da önemlisi dünyada yeniden oluşan dengelere etkisini analiz etmek ya da bizatihi bu savaşın sadece Ortadoğu’da değil dünyada yeni bir düzen oluşturup oluşturmayacağı da bakmak ve görmek önemli.

Bütün bu tablo içinde Türkiye nerde duruyor, savaşın Türkiye’ye olumlu/olumsuz etkileri ne/neler olabilir? Bu yazıda bütün bunlara kısaca bakmaya çalışacak ve tablonun tümünü ana hatları ile irdelemeye ve göstermeye çalışacağız.

1-ABD’NİN ORTA DOĞU STRATEJİSİ

ABD’nin Ortadoğu politikasının üç temel amacı vardır:

1) Kendi düzenini ve çıkarını egemen kılmak.

ABD kendine göre oluşturmakta olduğu yeni düzene ve ABD çıkarlarına uymayan Ortadoğu devletlerini uydurmak istiyor. (Onlar adına vekâlet savaşı verenleri kullanmak, buna karşı çıkanları sindirerek yok etmek veya hizaya getirmek temel amaçları arasında yer alıyor.)

2) Orta Doğu’daki enerji kaynaklarına ulaşabilirliği sağlamak.

Bu, ABD için petrolün çıktığı tarlaya/yere sahip olmaktan ziyade petrol/gaz (ve gelecekte belki de suyun) pazarına, para ve fiyat politikasına, dağıtım yollarına hükmedebilmek demektir.

3) İsrail’in güvenliğini sağlamak.

İsrail’in güvenliği ABD için çok önemli. Zira soğuk savaş döneminde Avrupa’da İngiltere, Orta Doğu’da Türkiye ABD için önemli birer (NATO) üssü ve ileri karakol görevi görüyorlardı. Her ne kadar iş NATO adı altında yürüse de temelde korunan ABD çıkarları idi ve SSCB’ne karşı kalkan olma görevi idi. Sovyetler birliği dağılınca Türkiye eski jeo stratejik önemini kaybetti, İngiltere hem Avrupa içinde hem de şimdilerde ABD karşısında (kısmen) daha özerk hale geldi/getirildi. Geriye ABD’nin asla vazgeçemeyeceği güç olan İsrail kaldı.

Hem tarihsel sebeplerden hem güncel nedenlerden hem de Jeostratejik öneminden ötürü ABD alandaki en güçlü müttefiki hatta ondan da öte güç ortağı İsrail’dir diyebiliriz. ABD küçük bir nüfusa sahip İsrail’i kullanarak Orta Doğu’daki bütün Arap ülkelerini kendi çıkarları doğrultusunda dizayn edebiliyor ve kullanıyor, ABD’ye doğrudan karşı olan başta İran olmak üzere diğer devletleri, örgütleri ve grupları dengede tutabiliyordu.

Şimdi gelinen noktada Çin ile girişecek kapışmada “gözü arkada kalmasın” istiyor. Aynı zamanda İsrail’in ezeli düşmanı olarak kodladığı İran’ın gücünü budamak ve yirminci yüzyılda olduğu gibi 21. Yüzyılın hakimi de benim diyor. Bu anlamda ABD pahalı ve riskli bir güç gösterisi ile adeta hem dünyaya meydan okuyor hem de bir taşla kendince kuş katliamına girişmiş durumda. Ne ki evdeki hesap her zaman çarşıdakine uymuyor.

ABD’NİN ÇIKAR, TEHDİT VE TAAHHÜT POLİTİKASI

ABD yukarıda zikredilen stratejiyi çıkar, tehdit ve taahhüt politikaları (ve taktikleri) ile yürütüyor ve yönetiyor.

ABD için en öncelikli husus, kendi çıkarlarını her yerde her alanda korumak, büyütmektir. Bu çıkarların hizmet ettiği temel hedef ise askeri gücünün özgüveni ile 21. Yüzyılda da hegemon güç olmayı sürdürmektir.

Bilindiği üzere ABD I. ve II. Dünya Savaşı sonrası dünyanın tek süper gücü haline gelmişti. Dünya Sovyetlerle bu gücü her ne kadar dengelemeye çalıştıysa da başaramadı. Dolayısıyla 20. yüzyılın tek egemen gücü ABD idi denebilir rahatlıkla. ABD aynı özgüvenle 21. Yüzyılın da tek hâkim gücü olmak istiyor.

Ne ki Sovyetlerin yıkılması bu hegemonyayı perçinleştirmeyi beklerken uzak Asya’da Çin’in dev adımlarla yükselişi ABD’nin planlarını alt üst etti. Giriştiği tüm atraksiyonların arka plandaki nihai hedefinin artık Çin olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

Dolayısıyla şimdilerde Rusya, Hindistan ve İran gibi köklü geleneklere sahip ülkeleri yanına alan Çin, ABD’nin bu hegemonyasının 21. yüzyılda da sürmesinin önündeki en büyük engel olarak ortaya çıkıyor. Güç merkezi uzak Asya’ya kayıyor, bu nedenle çatışma alanın da ister istemez gelecekte burada olacağı kesin.

İşte ABD 21. yüzyıla girdiğinden beri tüm gücü ile bunun hazırlıklarını yapıyor. Başarıp başaramaması ayrı bir tartışma konusu. Ancak uzak Asya’da, Pasifik’te yürütülecek bir mücadeleyi kazanabilmesi için öncelikle dünyanın kalbi sayılan Ortadoğu’yu kendine göre dizayn etmek istiyor. Çünkü gücünü Pasifik’e kaydırırken hem buradaki amaçlarına ulaşmak istiyor ve hem de arkada, kendini çevreleyecek bir güç bırakmak istemiyor.

Bu çerçevede Irak halledildi, Libya, Mısır halledildi, en son Suriye halledildi. Şimdi sıra denklemdeki en güçlü domino taşı olan İran’ı kendi çıkarları doğrultusunda “hal etmeye” geldi.

Zira İran bu stratejideki ve bu zincirdeki en büyük tehdittir ABD çıkarlarını tehdit eden bu gücü dizayn etmek için çeşitli kesimlere, ülkelere ve gruplara bu süreçte taahhütte bulunacaktır. Ancak tehdit ortadan kalktığı andan itibaren taahhüt de biter. ABD’nin bu ilkesiz tavrı geçmiş deneyimlerinden sabittir. Burada ilke, verilen söz, sözün yerine getirilmesi gibi değerler emperyal emeller söz konusu olduğunda hiçbir anlam ifade etmezler, etmedikleri tarihsel vakalarda görülmüştür. ABD için önemli olan en temel amaç çıkarlarını gerçekleştirmektir. Onun için amaca varmak içinse her türlü aracı kullanmak mübahtır.

2-ABD/İSRAİL’İN İRAN SALDIRISININ AMACI

ABD’nin İsrail’i arkalayarak (ya da tersi de söylenebilir İsrail’in ABD’yi arkalayarak) İran’a saldırmasının dört temel amacı var.

1) Nükleeri sıfırlamak

Önemli bir nükleer güç olan ABD (ve İsrail), İran’ın uranyum zenginleştirerek nükleer silah elde etmesini istemiyor. Bunun Orta Doğu’da İsrail güvenliği için büyük bir tehdit oluşturduğunu düşünüyor. Zira bu durum ABD’nin Orta Doğu stratejisinin birinci amacına terstir.

İran her ne kadar uranyumu nükleer silah yapmak için zenginleştirmediğini ileri sürse de ABD bunu kabul etmeyerek ve müzakereleri bitirerek İran’a savaş ilan etti.

2) İran’ın elindeki balistik füzeleri yok etmek.

ABD’nin ve İsrail’in İran’a başlattığı saldırının ikinci önemli amacı İran’ın elindeki füzeleri yok ederek İsrail için tehdit unsuru olmaktan çıkarmaktır. İran’ın elinde kesin olmamakla birlikte sayıları 5 ila 15 bin arasında değişen rakamda füze stoğu (ve silahlı haça aracı) olduğu ileri sürülüyor. Bu füzelerin menzilinin bin ile üç bin km’ye kadar olduğu düşünülürse İsrail’i de içine alacak büyük bir potansiyel vurucu güç olduğu söylenebilir. Ayrıca çağın silah olarak ortaya çıkardığı her türlü hava aracı, İHA ve SİHA’lar da bu tabloya eklenebilir.

3) İran’ın vekil örgütler üzerindeki gücünü ve etkisini kırmak

İran köklü geleneklere sahip çevresine etki eden hem ideoloji hem silah hem de insan gücü ihraç edebilen bir ülke. Son yıllarda “Şii Yayı” denilen yarım ayın başını çekiyordu. Suriye’nin kamp değiştirmesi, Lübnan’ın etkisizleştirilmesi, Irak’ın budanması ile bu alanda büyük güç kaybetti. Suriye’deki ABD operasyonunun en önemli sonuçlarından biri de İran’ın buradaki etkisinin yok edilmesidir.

Buna rağmen Lübnan’da Hizbullah (her ne kadar İsrail saldırılarıyla iyice güçten kuvvetten düşürüldüyse) Irak’ta Haşdi Şabi, Yemen’de Hursiler gibi örgütler hâlâ İran’ın etki alanı içindedirler.

ABD İran’a açtığı savaşla bu gücünü de yok ederek ortadan kaldırmak istiyor. Ayrıca son yıllarda yöntem değiştirerek artık kendisi de vekil güçler yerine kendine yakın biçimde oluşturduğu devletler ya da ABD’nin “peyki” durumundaki devletçiklerle iş tutmaya çalışıyor. En son örneği Suriye’de yaşandı.

Uzun yıllar Kürtleri destekleyen ve kollayan bir tavır sergileyen ABD kendine bağlı bir Suriye yarattıktan sonra bir gecede saf değiştirerek Kürtleri ortada bıraktı. Zira çıkarları için İŞİD tehdidi ortadan kalkmış ya da hâlâ varsa buna Kürt örgütleri yerine her istediğini yerine getiren Suriye devleti ile yapmaya çalışıyor. Bu yaklaşım ve son gelişmeler (Hizbullah’ın adeta İsrail tarafından yok edilmesi, Husilere yapılan saldırılar, Haşdi Şabi’nın komuta kademesinin yok edilmesi, PYD’nin gözden çıkarılması) artık ABD ve diğer bölgesel güçler vekil güçler yoluyla kozlarını paylaşmak yerine kendileri bizatihi sahaya inecek gibi görünüyor. Bu da dünyayı daha sıcak çatışmalara gebe kılıyor, hatta bir üçüncü Dünya Savaşı tehdidini uzak ihtimal olmaktan çıkarıyor.

4) Petrol ve gaza ulaşılabilirliği sağlamak

ABD’nin İran saldırısının bir amacı da İran’ın enerji kaynaklarını kontrol altında tutmaktır. Öncelikle batıya akışı sağlamak sonra da mümkünse Çin’in önüne bu konuda set çekmek, Rusya ile koalisyon içinde olmasını bertaraf etmektir. Diğer bir değişle ABD’nin çıkarlarına hizmet edecek bir rejim oluşturmaktır.

Çin’in en büyük petrol tedarikçisi İran’dır. Bu da ABD’ye irrite ediyor ve kaygılandırıyor. Ayrıca Çin’in önderliğindeki (içinde Rusya’nın da bulunduğu) Şangay Beşlisinin bir üyesi de İran’dır. İran hem jeopolitiği hem zengin kaynakları ile doğuda oluşan bu gücün belkemiklerinden biridir. İşte ABD’nin bir amacı da bunu kırmaya çalışmaktır. Peki ta Okyanus ötesinden gelip bu kadar işi bir arada başarabilir mi ABD?

3-SAVAŞIN GİDİŞATINI BELİRLEYECEK ETMENLER

ABD yukarıda belirttiğimiz dört amacı gerçekleştirmek için İsrail’le beraber İran’a savaş açtı. İran’da tüm gücüyle karşılık veriyor. Savaşın seyri ve sonunu ise iki şey belirleyecek gibi görünüyor. Savaş yetenekleri ile rejim değişikliğidir bunlar. Bir üçüncü etmen olarak İran yönetiminden rahatsız olan (Kürt, Azeri, Beluci gibi) halkaların konumu, durumu ve takınacağı tavır da sayılabilir.

1- İran’ın savaş yeteneklerinin durumu

Eğer ABD ve İsrail, İran’ın savaş yeteneklerini belli bir dengeye çekerlerse savaş kısa sürede (1-2 ay içinde) bitebilir.

Bu arada tersi bir durumda söz konusu. İran ABD üstlerinin olduğu çeper ülkelere, başta Kuveyt, Katar, Ürdün, Bahreyn, BAE olmak üzere Arabistan, Azerbaycan gibi ülkeleri vuruyor.

Bundan maksat hem ABD üstlerini vurmak hem bu ülkelere savaşın maliyetini ödetmek hem de bu ülkelerin ABD üstünde baskı kurarak savaşı sonlandırmaya zorlamaktır. Düşük de olsa böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi İran’ın zaferi anlamına gelir.

Öte yandan başta Çin olmak üzere dünya enerji kaynaklarının üçte birinin sevk edildiği başta Hürmüz Boğazı olmak üzere bu bölgenin ekonomik karantinaya alınması (içinde Türkiye’nin de olduğu) birçok ülkeye yüksek maliyet olarak dönecektir.

Tabi aynı ekonomik maliyeti daha çok darboğazda olan, açlık ve yoksulluğun kol gezdiği İran ödeyecektir.

2- Rejimin değişip değişmeyeceği hususu

ABD İran’ı hem savaş ablukasına hem de ekonomik ablukaya alarak, İran’da çeşitli ayaklanmalarla rejimi değiştirmeyi hedefleyebilir. Bu durumda savaş sonbahara kadar uzayabilir. Öte yandan rejimi değiştirmek yerine rejim içinde bir değişiklik de ABD’nin işine gelir. Bu yolun daha kolay ve az maliyetli olmasından ötürü ABD öncelikle bu karta oynayacaktır.

Rejim içi değişiklik ya da rejimin değişmesi bir yandan ekonominin durumuna göre değişebileceği gibi öte yandan İran içindeki muhalif güçlerin göstereceği performansa bağlıdır. Bu güçlerin başında ise Kürt güçleri geliyor.

3-İran kürtlerinin durumu

İran’da varlık gösteren başta İran KDP’si olmak üzere PKK’ya yakınlığı ile bilinen PJAK, solcu ve sosyalist eğilimli Komela, milliyetçi tandanslı PAK olmak üzere 5 parti yakın bir geçmişte birlikte mücadele etme kararı aldılar. Şimdiye kadar böyle bir birlik kurmamış bu örgütlerin (bir tarihsel zaafı aşarak) bir araya gelmesi Kürtler açısından son derece önemli bir kazanıma işaret ediyor. Bu aynı zamanda İran’da bir rejim değişikliği hedeflenmesi durumunda ABD/İsrail açısından da takip edilmesi gereken bir gelişme haline gelmiş oluyor.

Ne ki bu örgütlerin askeri yönden çok büyük bir güce sahip oldukları söylenemez. En çok savaşçı gücü ve deneyimi yüksek olan PJAK’ın 5-6 bin silahlı askeri olduğu söyleniyor. Efsanevi Kasımlo’nun örgütü olan İran KDP’sinin ise 2-3 bin savaşçısı bulunuyor. (Bilindiği gibi Kasımlo İran Devleti tarafından öldürüldü. Görüşmeler için İran tarafından Avrupa’ya çağrıldığında kendisine tuzak kurularak Savak tarafından katledildi. Yerine gelen Şerefkendi de aynı akıbete uğradı.) En köklü ve etkin örgütün Kasımlo’nun KDP’si olduğu söylenebilir. Diğer örgütlerin de 3-5 bin silahlı gücü olduğu Varsayılırsa 10-15 bin kişilik bir silahlı güçtür söz konusu olan.

İran’ın güçten düşmüş, reforme edilememiş klasik ordusu bir yana, rejimin kurup kolladığı daha aktif bir ordu olan devrim muhafızları ordusu var. 250 bin kişilik Devrim Muhafızları karşısında Kürtler tek başına ne kadar varlık gösterebilir?

Tabi İran çok etnisiteli bir yapıya sahip. 1.6 milyon metrekareye yayılan alanda 90 milyona yakın insan yaşıyor. Bunun %15’i Kürt. Kürtler daha ziyade kuzeyden güneye inen hat üzerinde Azerbaycan-Türkiye-Irak sınırında batı İran’da yaşıyor. Başta Kürdistan Eyaleti/Vilayeti olmak üzere kuzeyde batı Azerbaycan Eyaletinde, güneyde de Kirmanşah’da kendi topraklarında yaşıyorlar. Sayıları yaklaşık nüfusun yüzde onunu biraz aşıyor, 10-15 milyon civarındalar. Kapladıkları tarihsel alan ise 160-200 bin km kare civarında. Bu da aşağı yukarı İran coğrafyasının %10’na tekabül ediyor.

TARİHSEL ARKA PALAN

Afganistan ve Pakistan sınırında yaklaşık 2 milyon civarında Beluci yaşıyor. Onlar da rejimden memnun değiller. Kuzey batıda ise Azerbaycan Eyaletinde Azeriler var. Geri kalan yaklaşık 60-70 milyon Fars nüfus olup kahir ekseriyeti Şia mezhebine tabiidir. Bu arada Kürtler dahil olmak üzere diğer etnisitelerden de az da olsa Şia’ya mensubiyet söz konusu. Ancak Kürtlerin ağırlıklı nüfusunun Sünni olduğunun altı çizilmeli.

1946 yılında Mahabat Kürt Cumhuriyeti Kadı Muhammed’in öncülüğünde kuruldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasıydı. Savaş sırasında İran’ın kuzeyi Sovyetlerin güneyi ise İngilizlerin işgalindeydi. Sovyetlerin güç ve desteği ile kurulan Mahabat Kürt Cumhuriyeti Sovyetlerin çekilmesi ile düştü. Cumhurbaşkanı Kadı Muhammet ve iki Bakanı Cumhuriyet’in kurulduğu Çarçıra Meydanında asılarak idam edildi. Bir kez daha Kürtler bir süper gücün azizliğine ve ihanetine uğramıştı.

Benzer bir durum 1975 yılında Irak’taki Kürtler için yaşandı. Yıllardır savaşan İran ve Irak Cezayir’de ABD dışişleri bakanı Kissinger’ın planlamasıyla bir anlaşma yaptı. ABD’nin desteklediği İran’ın Mele Mustafa Barzani’yi yalnız bırakması ile Irak Kürt güçleri yenilerek geri çekilmiş, Barzani sağlık nedeniyle gittiği ABD’de 1979 yılında yaşama veda etmesiyle Kürt mücadelesi sekteye uğramıştı.

Fakat Irak Kürdistan bölgesel yönetimi 30 yıl sonra ABD’nin Irak’ı işgali ile kurulmuştu. Zira 1975’te ABD’nin çıkarları Kürtlere ihanet ederek terk etmeyi gerektirmiş, bu sefer aynı Amerika’nın müdahalesinin yarattığı koşullar sonucu federe Kürdistan kurulmuştu.

İran’da ve Irak’ta sahnelenen bu kez Suriye’de yaşandı. Suriye’deki Kürtleri destekleyen ABD, çıkarları gereği, İŞİD tehdidi ortadan kalkınca Kürtlere verdiği taahhüdü unutarak onları yüzüstü bıraktı.

Bu kez benzer bir senaryonun İran’da sahneye konulması ihtimali tartışılıyor. Umarız bu kez Kürtler 1946 İran, 1975 Irak, 2025 Suriye deneyimlerinin ışığında kendilerine bir yol çizerler.

Kural nizam tanımayan savaş şimdilerde son sürat yoğun biçimde devam ediyor. ABD’nin İran liderini öldürmesi elbette kabul edilmez bir durum. Peki, Molla Rejiminin Kürtleri vinçlere asarak idam etmesi kabul edilebilir mi? Kadınlara yapılan baskı, Molla Rejiminin kötü yönetimi sonu ortaya çıkan yolsuzlukların yoksulluk olarak halka yansıması, bir üst tabaka safahat içinde yaşarken açlık ve yoksullukla boğuşan milyonların halini kimsenin dikkate almaması. Daha da önemlisi teokratik rejimin 21. yüzyıl dünyasında eşitlik, özgürlük ve adaleti yok sayarak baskı ve din korkusunu yayarak kendini yaşatmaya çalışması. Elbette bütün bunlar kabul edilebilir değildir. Ne ki İran’ın despot teokratik rejimi değişmeli ve bu değişikliğe İran halkları karar vermeli ve kendileri öncülük etmelidir. Değişim halkların iç dinamiği ile olmalıdır.

Dolayısıyla meseleleri ak ve kara olarak değerlendiremeyiz ABD’nin emperyal emellerini, İsrail’in saldırganlığını eleştirdiğimiz kadar Molla Rejiminin kendi yurttaşlarına yaptığı zulmü de gözler önüne sermeliyiz.

Nüfusun ve coğrafyanın aşağı yukarı %10’nuna tekabül eden Kürtlerin de insanlık onuruna yakışır düzeyde yaşaması için gerekli hak ve özgürlüklere sahip olması en doğal haklarıdır. Bunun yol ve yöntemlerini de dışardan empoze ile değil kendi iç dinamikleriyle gerçekleştirmeliler. En iyisi onlar bilir zira onlar bu realiteyi yaşayanlardır. Yapacakları en doğru şey, her senaryoya hazırlıklı olmalarıdır.

4-SAVAŞIN TÜRKİYE’YE YANSIMALARI

Türkiye açısından savaşın üç yansıması söz konusudur.

1. Göçün Gelmesi

Eğer savaş uzun sürerse ve İran halkı her şeye rağmen göç etmeye karar verirse, batı İran’dan gelecek göç Türkiye’ye gelecektir. İlk hedef şehirler Van, Ağrı ve Hakkâri gibi iller olacaktır.

Suriye Savaşı’nın bir sonucu olarak yaşanan göç sorununu hala çözememiş olan Türkiye’nin bir de İran’dan gelecek göçe maruz kalması Türkiye’yi hem ekonomik olarak sıkıntıya sokacak hem de güvenlik açısından zorluklara sürükleyecektir.

2. Kürtlerin Güç Kazanması

Türkiye yöneticileri uzun tarihsel süreçte hep Kürtlerin kendi hak ve özgürlüklerini kazanmasını engeller pozisyonda olmuş, bulundukları ülkelerde özerk ya da federatif yapılarla ortaya çıkmasından üşütmüştür.

Bu nedenle sadece İran, Irak, Suriye Kürtlerinin hareketliliğinden değil, bu hareketliliğin Türkiye’deki Kürtleri de tetiklenmesinden (gereksiz bir biçimde) ürkülmektedir. Türkiye’de 25 milyon civarında Kürt yaşıyor. Suriye, Irak, İran Kürtleri Urfa, Mardin, Hakkâri, Van, Ağrı Kürtlerinin akrabalarıdır. Türkiye onlara şüphe ve kaygı ile bakmak yerine onlarla dost ilişkiler geliştirebilir. Onların hak ve özgürlüklerini kısıtlamak için İran, Suriye, Irak’la iş birliği yapmak yerine “bu coğrafyada yaşayan Kürtler benim yurttaşlarımın soydaşlarıdır” diyerek hamiliğine soyunabilir.

Böylece hem bölge barışına katkı sağlayarak bir bölgesel güç olarak ortaya çıkabilir, hem de iç barışını bu yolla daha güçlü bir biçimde tesis edebilir. Aksi taktirde “Kürt anasını görmesin” politikası, tarihteki örneklerinden de anlaşılacağı gibi hiçbir zaman Türkiye açısından kalıcı, sonuç alıcı ve hayırlı sonuçlara yol açmamıştır. Türkiye batıda denizlerle doğuda Kürtlerle çevrilidir.

Nasıl ki IKBY bugün Türkiye’nin bölgedeki neredeyse tek dostu durumunda ise aynı şey neden Suriye için, İran için geçerli olmasın. Hem buraları açıktan ya da el altından bastırmaya, zayıflatmaya çalışmak Türkiye’ye bir güç kazandırmadığı gibi tam tersine Türkiye’deki Kürt yurttaşlarının aidiyet duygularını törpülediğini de unutmamalıdır.

3. İran gazının kesilmesi

İran savaşının Türkiye’ye bir yansıması da İran’dan aldığı gaz ile ilgilidir. Türkiye kullandığı gazın yaklaşık %15’ni İran’dan alıyor. İran savaş koşullarında bunu kesme yoluna gidebilir. Bu durumda bazı zorluklar ortaya çıkacaktır. Özellikle kışın daha sürdüğü doğu illeri bakımından durum göz önüne alınırsa iyi olmayan sonuçlar doğurabilir. Türkiye açısından bir endişe kaynağı da bu denebilir.

4. Türkiye’nin savaşın içine çekilmesi ihtimali

Şimdilik uzak bir ihtimal olan bu durumu hem şimdi konuşmak istemiyoruz hem de bu bambaşka bir yazının konusu. Nitekim yörüngesini ya da yönünü şaşırmış füzeler bizi kaygılandırsa da soğukkanlılığımızı asla kaybetmemeliyiz. Zira bu savaş hiçbir surette Türkiye’nin savaşı değil ve hiçbir zaman da Türkiye’nin dahil olacağı bir savaş da olmamalıdır.

SONUÇ

Sonuç olarak savaş nasıl seyreder, nasıl sonuçlanır?

Bir kere psikolojik olarak İran Şia’sının “Kerbela kültürü” ile bir direnme gücü olduğu unutulmamalı. İran’ın dini liderleri sadece siyasi lider değiller aynı zamanda ruhani liderdirler. Hz. Hüseyin’in trajik sonuna referansla İran Şia’sının “Her yer Kerbela, her gün Aşura” yaklaşımı ile İran-i kimliğini öne çıkarıp direnebilir. Zira İran kültürü, İran dini inancı ve bunların ortaya çıkardığı bir kültür var. Bunlar onun dayanma gücü hanesine artı olarak kaydedilebilir. İran Suriye ve Irak’la karşılaştırılmayacak ve karıştırılmaması gereken bir ülke. Hem Irak ve Suriye’de yürürlüğe konan kara hareketi olanakları ABD açısından İran da (aynısı ile) geçerli değil.

Ancak buna karşın İran modern, donanımlı ve yeterli bir hava gücüne ve aynı şekilde teknolojik güce sahip değil. Bu da onun en belirgin eksisi. Bir eksi de petrol ve gaza rağmen içinde bulunduğu ekonomik darboğaz için kaydedilebilir. Bütün bunlara ilaveten İran’daki etnik yapıların ve halkın en azından bir bölümünün rejimden memnun olmaması da eklenmelidir.

Dolayısıyla üç ekşisine karşın bir artısı var İran’ın, o da savaş gücünden ziyade insan gücüne dairdir. Günümüzde savaşların insan gücünden ziyade teknoloji ile yapıldığı göz önüne alınırsa İran’ın İsrail ve ABD karşısındaki güçsüzlüğü ortaya çıkar. Dolayısıyla İran bir artıya güvenerek savaşı uzatmak ve etrafa yaymak çabasına girişebilir. Fakat ABD ve İsrail’in üstün askeri gücüne, teknolojik donanımı karşısında ne kadar dayanabileceği de meçhuldür.

Bu savaşın en avantajlı ülkesi İsrail’dir. İsrail’in hem bir direnme gücü var hem de (savaşın uzun ya da kısa sürmesinden azade olarak) İran’a vurulacak her darbe onun işine gelir.

Buna karşın ABD’nin neden savaşa girdiği hâlâ belirsiz. Trump gibi dengesiz bir liderin ne zaman ne yapacağı belli değil. Şurası açık ki bu savaş Amerika’yı hırpalıyor, İran’ı zayıflatıyor, ama İsrail’i güçlendiriyor. Trump’ın sloganı olan “Amerika First” adeta “İsrail First’e” dönüşmüş durumda. Bu nedenle hem cumhuriyetçilerden hem demokratlardan “bu savaş bizim savaşımız değil niye girdik, yoksa Netenyahu’nun oyununa mı geldik?” eleştirileri yükseliyor.

Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın sekteye uğraması, dünya petrol Pazarı’nın üçte birini ve likit gaz piyasasının da beşte birini doğrudan etkiliyor. Bu durum İran’ın enerji pazarları kadar ABD petrol piyasasını da olumsuz etkiliyor.

Dolayısıyla ABD bu savaşı ne kadar sürdürebilir, İran buna ne kadar dayanabilir henüz belli değil.

Belli olan bir şey varsa o da şudur; savaş ister sürsün ister şimdi bitsin, artık Orta Doğu başta olmak üzere dünya yeni dengelere gebe. Aynı zamanda bu savaş, gelecekteki olası dünya düzeni için yapılacak savaşın döl yatağına da düşen bir tohum olarak büyüyecektir. Ne zaman uç verip ortaya çıkacağı ise başta Çin olmak üzere Rusya’nın (ve hatta Hindistan’ın) alacağı tavra göre değişecektir.

*Prof. Dr. Ahmet Özer, Esenyurt Belediye Başkanı.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir