Hukukçu Prof. Dr. Muhammet Özekes, üniversitelerin nitelikli eğitimden çok ‘sertifika’ veya ‘diploma’ veren kurumlara dönüştüğünü yazdı. Akademi ve akademik eğitimin, gerçek amacını unutup skora oynadığını ifade eden Özekes, hukuk fakülteleri özelinde düşen ‘eğitim kalitesi’ni değerlendirdi ve çözüm noktasında formüller sundu.
Bugün Aristo, Prof. Ernst Hirsch, Prof. Dr. Baki Kuru mezarından kalksa bir üniversiteye başvursa, atanabilir mi? Atanamazlar... Bu ironi dahi sorunu ortaya koymaya yeterlidir. Neden bu üç örneği verdik? Aristo önemli ölçüde sistematik bilginin ana kurucularındandır. Prof. Dr. E. Hirsch, Türkiye’de yakın dönem hukukumuzda etkisi, katkısı önemli olan, hem maddî hukuk hem hukuk bilimi ve metodolojisi anlamında öncü olan Alman ve aynı zamanda Türk bir bilim adamıdır. Yakın zamanda kaybettiğimiz Prof. Dr. Baki Kuru, Türk Medenî Usûl hukukunun en öncü, önde ve ekol olmuş hocasıdır. Bunları çıkartırsanız, genelde ve özelde adeta bir karadelik oluşur. Lakin bu kişiler hayatta olup bir fakülteye başvursa şu anda akademide neredeyse şansı yoktur. Oysa başvurdukları alanlar, bu kişiler olmadan bu halde var olmazdı. Özetle; var edeni, yok eden bir sistem dayatmasıyla karşı karşıyayız.
Bir makale neden yazılır, bilimsel bir çalışma neden yapılır sorusunu sormadan; yeter ki yazılsın, hatta çok yazılsın demek neyi amaçlamaktadır? Bugün yapay zekânın da yaptığı aynı şeyi, insana tekrar yaptırmanın bilgi üretmeye ne katkısı var? Bu söylediklerimiz bilimsel çalışma yapılmasın, makale yazılmasın, belirli sayı aranmasın, sistematik ve nitelik olmasın şeklinde anlaşılmamalıdır. Burada, anlamını düşünmeden, gereksiz şekilde sayılara ve skorlara yönelmeyi, bilgiyi, bilimi ve eğitimi özünden uzaklaştırmayı eleştiriyoruz. Örneğin, yıllarca çalışıp kimsenin çözemediği bir soruna ilişkin makale kaleme alıp bir dergide yayınlayan kişinin alacağı puanla, birkaç haftasını ve hatta gününü ayırıp belirli gereklilikleri yerine getirip pek de yenilik getirmeyen bir makalenin aynı dergide yayınlanması halinde alacağı puan sonuçta aynıdır. Bu ise özellikle genç akademisyenleri yaratıcılıktan, meraktan, emekten, sabırdan çok, standart skor oluşturacak çabaya yöneltmektedir. Diğer yandan kestirmeden unvan alan, doktor, doçent olanlara, sürelerin ve şartların kendisi için esnetildiği profesörlere alan açılmaktadır.
BİLİMİN TEMELİ MERAK VE DERT EDİNMEDİR
Bilimin, akademin temeli meraktır ve dert edinmedir… Merakı, derdi olmayan, sabrı, sebatı bulunmayan, bir şey yapmak, üretmek, bir adım ileri gitmek amacı taşımayan, az çok adanmışlıktan, sabır ve metanetten uzak kişiden gerçekten bilim insanı olur mu? Belki unvan alır, makam, mevki işgal eder, ancak gerçek bilimle irtibatı sorunludur. Hatta bu tür insanları akademik kurumlara seçebilir, bilimle ilgili kurumların başına getirebilirsiniz. Ancak bilim böyle gelişir mi, ilerler mi? İlerlemiyor da…
Keza öğrencinin bilmediğini öğrenmek üzere bulunduğu üniversitede (ki bu sebeple eski ismi talep eden talebedir), ondan daha çok bildiği kabul edilerek eğitim veren öğretim üyesinin, hocanın başarısında öğrencilerin puanlamalarının belirleyici kabul edilmesi de, ayrı bir sorundur. Daha az bildiği kabul edilerek eğitime tâbi tutulanlar (talebeler), daha çok bildiği kabul edilerek onların eğitiminde yer alanların yaptıklarını, ne kadar doğru olduğunu değerlendirmektedir. Burada öğrenci hiç değerlendirmesin, değerlendirme dışında tutulsun, onlara rağmen eğitim verilsin demiyoruz. Ancak bunun eğitim popülizmine dönüşme riski de büyüktür. Nitekim daha kolay not veren, kolay geçiren, öğrenci deyimiyle zorlamayan öğretim üyelerinin bazen öğrenci değerlendirmelerinde yüksek puan alması sık rastlanan bir durumdur.
Bu çerçevede artık eğitim ve akademi ticarîleşmiş, Dünyaca ünlü, hatta en ünlü, en köklü kurumların dahi, artık içi boş sertifikalar dağıttığı bir pazar oluşmuştur. Herkesin nabzına göre şerbet verilmekte, madem para verip itibar arıyorsunuz, buyurun size pahalı ama içi boş belge denilmektedir. Harvard’dan Oxford’a artık sıradanlaşmış bir sertifika, belge yığını vardır. Yine bilimsel dergilerin ve hakemli makalelerin gerçekliği de tartışmaya açıktır. Bu kadar çok dergi, bu kadar çok hakemin aslında istenen sonucu vermediği de görülmektedir; bunların önemli bir kısmı, sadece belirli lazımeleri yerine getirme ve görüntüyü kurtarma sürecine dönüşmüştür.
Aslında çoğu kişi bu sistemin nasıl işlediğini bilmektedir, ancak kafasını çevirmektedir. Kimsenin katılmadığı, ilgi çekmeyen, çoğu ücretli akademik toplantılarda, belirli şartlar sağlanarak “uluslararası” (!?) adında, sadece katılanların birbirini dinlediği toplantılar yapılmakta, kimsenin okumadığı ve dinlemediği bildirilerle puanlar alınmaktadır. Bunu ise üniversiteler ve ilgili kurumlar adeta teşvik eden yönetmelikler çıkarmakta, düzenlemeler yapmakta, en işe yararı ne sorusu sorulmadan, “en ağır atama şartları kimde” yarışı ile genç akademik beyinler, puan koşturmacasından, skora oynamaktan gerçek anlamda bilime ve eğitime zaman ayıramamakta, buna ayak uyduramayanlar ne kadar değerli olursa olsun sistemin dışına atılmaktadır.
Bilim insanı adı altında insan enflasyonu, herkesi üniversite mezunu yapalım yanlış bakışı ile öğrenci enflasyonu, bunun sonucu üniversite, fakülte adı altında kurum enflasyonu, akademik ilerleme için gereksiz yayın enflasyonu, sertifika enflasyonu, dergi enflasyonu, puan enflasyonu, diploma enflasyonu vs… Sonuç mu, sonuçta tüm bunlar eğitim ve akademik enflasyona dönüşmekte; enflasyonun mutlak bozucu etkisi ile bunların da değeri düşmektedir. Bugün üniversite mezunu olmak, akademik unvan almak, bir hakemli dergide yayın yapmak, bir üniversite, fakülte ismini taşımak, asgarî bir seviyenin garantisi olmaktan çıkmıştır.
Akademi ticarileşmiş, kapitalist sisteme hizmet eder hale gelmiştir. Burada da kastımız, bilimin, üniversitenin piyasa ile uygulama ile etkileşim ve işbirliğini dışlamak değildir. Akademinin amacının dışına çıkmasıdır eleştiri. Maalesef ülkemizdeki kurumlar da bu yanılgının peşine takılmış, hatta esiri olmuştur. Önemli olan, doğru ve iyi bir şey yapmaktır. Siz büyük bir şey icat ederseniz, hangi atıf yöntemiyle yazarsanız yazın mutlaka kabul edilir, edilmek zorunda kalır; siz bir hastalığa çare bulduğunuzda, onu nerede, nasıl yayınlarsanız yayınlayın karşılık bulur. Bir derde çare buldun ama, benim atıf yöntemimle değil diyecek akılsızlık ancak diyeni yolda bırakır. Asıl olan doğru bir metodoloji ile yaptığınız işin kendisidir. Bundan gittikçe vazgeçilmektedir. Bu da Aristoyu, Prof. Hirsch’i ve Kuru’yu dahi sistemin dışına atmaktadır!
Lisans ve lisans üstü arasındaki fark, yüksek lisansla, doktora arasındaki fark neredeyse kaybolmuştur. Aynı konu her üçünde de neredeyse benzer şekilde öğretilebilmektedir, ders konusu yapılmaktadır. Bunlar belirli süreçlerin harcanması sonucu alınan diploma prosedürlerine dönüşmüştür. Okunmayan seminerler, üzerinde emek verilmeyen acele hazırlanan tezler, jürilerin gerçek uzmanından değil, tanıdıklardan oluşması, bir yerde yapılan lisans üstü çalışmayla başka yerdekinin kalite farkının arasında uçurumlar olması vs. bilinen gerçeklerdir. Üç doktor unvanlı bir araya gelerek dördüncü kişiyi doktor yapabilmekte, onlar da eş, dost tanıdıktan oluşmaktadır. Doktora en önemli akademik aşamayken, sıradan bir hale gelmiştir.
Eğitimde, etik kaybolmuş veya göstermelik bir hale gelmiştir. Anayasa’ya göre “Hâkimler, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verir” (AY m. 138). Hâkim, bunun eğitimini almadan bu hükmü nasıl verecektir? Birçok alan, ancak özellikle de hukuk, hem bilgi hem değerler eğitimidir. “Bir işin felsefesini yapmıyorsanız ancak teknisyeni olursunuz” (Nietzsche). Hukukta, vicdan eğitimi, ahlâk eğitimi, daha rafine hali ile etik eğitimi gerçekten var mıdır? Lisans aşamasında, meslek öncesi ve meslek içinde bunun önemi nedir? Önemi yoktur ki bugün bu haldeyiz maalesef.
NE YAPMALI?
Peki ne yapılmalı? Çok şey söylenecek bu konuda, özetle: Daha az, ama daha öncü gerçek üniversite. Kısaca, her türlü enflasyondan kurtulmuş, nitelikli, toplumun gerçek entelektüel insan ihtiyacına yönelik üniversiteler. Daha az, ama daha derin çalışmalar. Onlarca makale, yazı, toplantı yerine, nitelikli ve derinlikli, değerli belki birkaç çalışma akademide düşünülmelidir. Bu noktada temel akademik aşama olan özellikle doktoranın anlamı baştan düşünülmeli, doktora “harcıalem” bir iş değil, topluma ışık tutacak entelektüel bir birikim halini almalıdır. Birçok şeyi yeniden tanımlamak, belirlemek gerekir. Yapay zekâ çağında, çalışmaların türü ve niteliği, ales, yabancı dil puanı, sayısal skorlar yerine, “adanmışlık”, “sınanmışlık”, “yaratıcılık”, “nitelik”, gerçek “ehliyet ve liyakat” odaklı bir sistem. Sistem baştan, ama tedricen… Bunların yanında çeşitlilik. Konuda, yapıda, öğrenimde, metotta çeşitlilik. İlgilinin aynı anda farklı yerlerden, farklı modellerden, farklı hocalardan, farklı kaynaklardan yararlanma imkânı olmalıdır.
Skora oynamayı, genç beyinlerle bunları meşgul etmeyi, gerçek akademisyenleri bu form ve formalitelerle yorup tüketmek yerine kaliteyi artırmayı, insanın yapacağı ve insanla yapılacak şeyleri çoğaltmayı düşünmek gerekir. Yeni ve esnek akademik yapılar, kadrolar, çalışmalar düşünülmelidir. Sayılar, skorlar, formlar, formaliteler yerine gerçek niteliğe, eğitim ve akademik ağırlığa önem verilmelidir. Yoksa yeni Aristolar, Hirschler, Kurular da üniversitenin dışında kalır…. Osmanlıyı beşik ulemâsı çökertmiştir, şimdi sırası ile hatır ulemâsı, skor/puan ulemâsı, unvan ulemâsı, makam ulemâsı… Unvansa unvan, makamsa makam… Razıysak sorun yok, değilsek düşünmek gerekir!..
*Prof. Dr. Muhammet Özekes, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi.
