Biz bugün onun defterlerini 80 yıldır içinde bulunduğumuz ve her on yılda bir duvarları biraz daha yükselen, kuralları biraz daha baskıcı hale gelen “Amerikan Hapishanesi’nde okuyoruz. İki hapishane arasındaki en temel fark, bizimkisi mahkumları tarafından akıl almaz bir aşk ve şevkle inşa edilen, girmek ve çıkmamak için mücadele edilen dünyanın ilk hapishanesi olmasıdır.
Son yıllarda yeniden keşfedilen Gramsci’nin “geçiş dönemi” tespiti (daha doğrusu bir tek cümlesi) alakalı alakasız hemen her krizi izah eden parlak bir cümle haline geldi. Marksist bir teoloji, kavram ve düşünce dünyası içerisinden, kapitalizmden sosyalizme geçişin sancılarını tartışan Gramsci, neo-liberal finansçılardan radikal solun sözcülerine, iklim değişikliği aktivistlerinden dev petrol şirketi CEO’larına, popülist siyasetçilerden akademisyenlere, futbol hocalarından yüksek teknoloji şirketi patronlarına kestirmeden krizlerini açıklayan bir “malzemeye” dönüştü. Hapishane Defterleri’ndeki cümlede geçen “fetret devri”, “eskinin ölmesi, yeninin doğmaması” ve hepsinden daha fazla da “marazi tezahürler” retorik terörüne dönüşecek kadar sık tüketildi. Gelinen noktada, Gramsci’nin muradından geriye, rakip ideolojik veya alakasız sektörlerin sözcülerinin dilinde tekrar yoluyla bağlamı da anlamı da tağşiş edilerek sıradanlaşmış bir yüzergezer gösteren kaldı. Artık Gramsci’nin ne dediği önemli değildir. Zira herkesin kendi krizini, geçiş dönemini, marazlarını ve tehditlerini bir iktibas cümlesiyle tavzih etme imkânı vardır. Sonuçta, Gramsci popüler referansı, farklı aktörlerin kendi “fenomeni morbosi” tespitleri eşliğinde kaygılarını, gündemlerini ve bugüne dair teşhislerini meşrulaştırdıkları seyyar bir metafor işlevi görmektedir.[1]
Bütün bu tabloya rağmen, Gramsci’nin, “yeninin zuhuru” tartışmasını yaparken, ara bölüm başlığı olarak da kullandığı “otoritenin krizi” bugün küresel düzeyde yaşanmakta olan sancılar için çok daha açıklayıcı olabilir. Mezkûr cümlesini kurmazdan evvel “otorite krizi”nden bahsederken, egemenlerin “artık liderlik yapmadıklarını” sadece “tahakküm” ederek hükmetmelerinin oluşturduğu sorunu tartışmaktadır. Bugün küresel jeopolitik kriz derinleşirken, bütün dünyanın tecrübe ettiği mesele de 1945 sonrası Washington marifetiyle inşa edilen küresel düzenin yaşadığı benzer bir “istikamet belirleme ve tahakküm krizi” şeklinde ortaya çıkıyor. Bu sorun tam da Gramsci’nin bağlamını kurduğu anlamıyla değer, kural, hukuk, ideoloji ve teamüllerin bunalıma sürüklendiği bugünkü krizimizi de tarif edebilir.
Kendisinin kurduğu düzenden çekilmek isteyen ama dominant gücünü kaybetmeyi de reddeden hegemonun kriziyle karşı karşıyayız. Bu kriz her ne kadar yekûn olarak Batı’nın yeni küresel ekonomik ve jeopolitik küresel hizalanmayı hazmetme sancısı olsa da bugünkü ismi “Amerikan Sorunu”ndan başkası değil. Tam da burada Gramsci ile ortak bir noktamız bulunuyor. Bu paydaşlığımız Gramsci’nin yazdıklarında veya hermenötik tağşişe uğramış cümlesinde değil. Bizi Gramsci ile ortak kılan şey onun bu satırlarını yazdığı yer: Hapishane. Gramsci defterlerini yazarken on yıl boyunca Mussolini’nin hapishanesindeydi. Biz bugün onun defterlerini 80 yıldır içinde bulunduğumuz ve her on yılda bir duvarları biraz daha yükselen, kuralları biraz daha baskıcı hale gelen “Amerikan Hapishanesi’nde okuyoruz. İki hapishane arasındaki en temel fark, bizimkisi mahkumları tarafından akıl almaz bir aşk ve şevkle inşa edilen, girmek ve çıkmamak için mücadele edilen dünyanın ilk hapishanesi olmasıdır.
20. yüzyılın ortalarına kadar, imparatorluklar bütün haşmetiyle, inşa ettikleri şehirleri ve ordularıyla gözümüzün önündeydiler. Geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilk kez imparatorluk bir yönüyle görünmez yapıların üzerinde hareket etmeye başladı. Bu değişim Amerikan düzenini görünür tahakküm merkezleri olan küresel askeri konuşlanmasının çok ötesinde bir güç projeksiyonuna denk gelmektedir. Amerikan imparatorluğu bugün tam anlamıyla bir yeraltı ve görünmez yapıların üzerinde(n) gücünü koruyor: Fiber optik kablo ağı, enformasyon akışı, internet, dev veri merkezleri, finansal ödeme sistemleri, dolar saltanatı, silah satış ve kullanım sınırları, yazılı ve fiili ceza sistemi, tarife ve (birincil/ikincil) yaptırım rejimleri, sözleşme ağları, kompleks yarı-iletken üretim sistemleri, telif hakları, kültürel hegemonya unsurları gibi araçların üzerine kurulmuş bir “yeraltı imparatorluğu”. Birçoğu küreselleşmenin tabii neticesi olarak inşa edilen ve ticaret hacimlerinin artmasını hedefleyen altyapı sistemleri Amerika’nın elinde hem birer silaha hem de kaç(ınıl)ması çok zor (veya maliyetli olan) kontrol ve ceza düzenine dönüştürüldü.[2]
Görünmez İmparatorluğun İnşası
Yıllarca eski dünyanın “duvarlarla” bölündüğünü, yeni dünyanın ise “ağlarla” birbirine bağlandığını dillendiren yeni çağ evanjelistleri, bu kontrol düzeninin üzerine kurulduğu “dünyanın düz” olduğunu dillendirecek cezbeye de geldiler. Küresel ticaret, artık malların takası değil bütün dünyayı üretimin, taşımanın ve satışın adem-i merkeziyetçi şekilde parçası hale geldiği bir fonksiyondu. Küresel düzenin temel vazifesi bu fonksiyonun pürüzsüz çalışmasını sağlamaktı. Bu iki boyutlu düz dünya artık bir imparatorluk (imperium) sahası değil alışveriş (emporium) alanından ibaretti. En azından 11 Eylül’e kadar bu parıltılı hikayenin ve söylemin karşısında durmak pek kolay değildi. Herkes “düz yolda” mesafe kazanmak istiyordu. 11 Eylül sonrası, dünyayı düz görecek kadar birbirine bağlayan bütün ekonomik, finansal, ticari, hukuki, iletişim ve güvenlik ağlarının hızlı bir şekilde ABD’nin elinde silahlandırılarak küresel bir hapishane düzenine geçilebileceği görüldü. ABD, artık Soğuk Savaş sonrası ayakta kalan tek süper güç değildi. Aynı zamanda hiçbir zaman sahip olmadığı kadar süper güçleri olan bir devletti. Amerikan küresel ağ emperyalizmini, tahakkümünü ve kontrolünü hararetli bir şekilde inşa eden sürükleyici akımın, dünyanın düz olduğuna kanaat getirecek kadar mal, hizmet, sermaye, bilgi ve emek dolaşımına inanan, devletlerin karşısında bireyin mezkur ağlar tarafından korunacağına, artık otoriteryanizme dönüşün imkansız olduğuna ve tarihin sonuna erdiğimize iman eden liberal yaklaşım olması da tarihin bir cilvesi olsa gerek. Eğer bugün neredeyse kusursuz bir küresel faşizmden bahsedeceksek, bunu keskin inançlı liberalizm teolojisinin ürettiğini de söyleyebiliriz.
Bugün Amerika’nın neredeyse tamamen kendi tasarrufuna aldığı küresel komünikasyon, finansal, ticari ve hukuki altyapının hemen her bir unsuru liberal hülyalar eşliğinde özel sektörün başlattığı girişimlerdi. Özellikle 11 Eylül’den sonra Amerikan İmparatorluğu bu küresel altyapıyı, “terörle savaş” konsepti zemininde, oldukça zahmetsiz ve itirazsız bir şekilde tamamen tahakkümü altına alarak kendi silahına dönüştürdü. Tahakkümün en kalıcı biçimleri, çoğu zaman tahakküm olarak görülmez. Bunun yerine, özellikle geçen yüzyıldan beri, bu tahakküm şekli bir düzen, zorunluluk, alışkanlık, rasyonalite ve sağduyu olarak tecrübe ediliyor. II. Dünya Savaşı sonrası oluşan sistemin gücü yalnızca cezalandırma kapasitelerinde değil, dünyayı öylesine kapsamlı biçimde tanımlama imkanında yatıyordu ki alternatifleri irrasyonel ve tehlikeli olarak mahkûm edildi. Amerikan Hapishanesi finansal, hukuki, askerî, diplomatik, kurumsal, teknolojik ve kültürel altyapı üzerine inşa edildi. Hapishanenin yaygın bağımlılık altyapıları üzerinden işleyen sistemi iktidar araçları olarak değil, meşru aktörlerin içinde hareket etmek zorunda olduğu tarafsız çerçeve olarak kabul edildi. Çoğu zaman gönüllü bir şekilde bu hapishaneye girmeye ve kalmaya çalışan ülkeler, tahakkümü düzen, hiyerarşiyi kurallar, dayatmaların ise küreselleşme olarak sindirmekte bir sorun görmediler. Zaten liberal anlatı da totaliter ve özcü gücüyle, farklı tartışmaları ve alternatif yaklaşımları ezmekte fazla bir sorun yaşamadı.
Kaldı ki bu sistemin, hiçbir zaman yaygın anlamda evrensel ve tarafsız bir mimarisi olmasa da fayda üretmediğini de iddia etmek mümkün değildir. Amerikan liderliğindeki bu düzen, dünyanın genelinde belli kesimler için uzunca bir dönem istikrar, Roma’dan bu yana ilk kez büyük askeri güçler arası doğrudan savaşın olmadığı bir 80 yıl, sermayeye erişim, geçen yüzyıllarla mukayese edilmeyecek şekilde fakirlikten çıkış ve temel hizmetlere ulaşım, asgari kalkınma, teknolojik yayılım, bilgiye ve eğitime ulaşım, askeri koruma ve kurumsal öngörülebilirlik sağladı. Bu düzen, Amerikan maddi üstünlüğü ve daha geniş Batı normatif otoritesi etrafında inşa edilmiş tarihsel olarak özgül bir hiyerarşiydi. Aslında özünde itiraz edilemeyecek bazı kuralları da evrenselleştirdi, fiilen tek taraflı olanı ‘karşılıklı bağımlılık’ söylemini normalleştirdi.[3] Pek çok devletin biçimsel olarak bağımsız kaldığı, fakat yapısal olarak sınırlandırıldığı bir dünyayı kurumsallaştırarak küresel hapishaneyi inşa etti.
Bilindiği üzere zamanla “mahkûmlar” hapishane hayatına uyum sağlar. Rutinleri içselleştirir, kodları öğrenir, dayatılan yapıya bağımlı hale gelir ve duvarların ötesindeki özerk varoluş alışkanlıklarını giderek kaybederler. Dünyanın büyük bir bölümü Amerikan hegemonyası altında benzer bir süreçten geçti. Devletler dolara[4], Amerikan merkezli finansal altyapıya, Batılı kurumsal onaya, ABD’ye dayalı güvenlik düzenine, kontrol etmedikleri teknolojik katmanlara ve kendilerinin tanımlamadığı kültürel kodlara bağımlı hale geldiler. Hatta bu düzene bağımlılığı bir aşk hikayesine dönüştüren elitlerin elinde sisteme katılımı ve altyapısını kullanım imkânını bir imtiyaz ve egemenlik olarak içselleştirdiler. Daha da ileri giderek, liberal fanatizmin açıktan fikir hürriyetine savaş açmasıyla her türlü alternatifin sağlıksız ve tehlikeli bir fantezi olacağı hususunda keskin inançlı bir ittifak da oluşturuldu.
Amerikan Hapishanesi küresel sistemin ekonomi-politik ve güvenlik altyapısı üzerine bina edilmiş olsa da son tahlilde Amerikan İmparatorluğu’nun sağladığı imtiyaz ve güvence ile varlığını sürdürmektedir. Ne var ki Amerika bir taraftan ulus devlete dönüşme sürecine girmişken cari hapishanenin varlığını aynen koruması ve sürdürmesi mümkün olmayacaktır. Tam da bu noktada Gramsci’nin “otorite krizi” vurgusunun zuhur etmesi kaçınılmaz olmaktadır. Zira hegemonun ve işlettiği düzenin istikrarının korunması, tebaasının bütün sorunlara rağmen sistemin kabul edilebilir düzeyde meşru, gerekli ve faydalı olduğuna inançlarını korumalarına bağlıdır. Bugün bu inanç küresel düzeyde ortadan kalksa da Washington’a olan ihtiyaç varlığını muhafaza etmektedir. Amerika ile ilişkilerini nikah seviyesinde ele alan Avrupa bile Washington’la boşanmasına dair inkâr sürecinin safhalarını tecrübe etmeye başlamıştır.
Washington yıllarca savaş sonrası düzene sadece hükmetmedi. Ona öncülük de etti. Askeri ve ekonomik gücünü entelektüel otoriteyle birleştirdi. Dünyanın büyük bir bölümünü, kendi üstünlüğünün yalnızca Washington için avantajlı değil, sistemin bütünü açısından istikrar sağlayıcı olduğuna ikna etti. Bu hikâyede doların yapısal gücün bir aracı değil, tarafsız bir kamusal maldı. Uluslararası kurumlar, belirli güçler lehine değil, kurallara dayalı bir şekilde çoğunluk için de işliyordu. Hukuki evrenselcilik bir dayatma değil isteyenin katıldığı medeniyet zeminiydi. Amerikan askeri liderliği bağımlılık değil güvenlik ve koruma sağlıyordu. Küreselleşme asimetrik bütünleşme değil karşılıklı ortaklıklardı. Liberal düzen imtiyazlı olanların çıkar bileşimini değil bizzat ilerlemenin geniş ufkunu temsil ediyordu. Bu söylem ve işleyiş tahakkümü meşrulaştırdı, içinde var olunan yapıyı yaşanabilir kıldı ve hatta birçoğuna hapishaneyi bir yuva gibi hissettirdi. Sistemin kategorileri, kast yapısı, ceza düzeni makbul bir gerçeklik olarak kabul edildi. Mahkumlar mahkûm değil katılımcıydılar. Hapishanenin demir parmaklıkları tamamen finansaldı.[5] Geçmişte hiçbir imparatorluğa nasip olmamış şekilde finansal işleyiş kusursuz bir jeopolitik kaldıraca dönüşmüştü. Hapishanenin içi, dışarıdan daha güvenliydi!
Tahakkümün Altyapısı
Doların küresel rezerv para birimi olarak rolü, ABD sermaye piyasalarının merkezi konumu, muhabir bankacılık sistemi, borç yapıları ve dolar takasının küresel mimarisi, Washington’a işgal etmeden disipline etme konusunda olağanüstü bir kapasite sağladı. ABD’yi karşısına alan bir devletin ilk etapta askeri bir güçle yüzleşmesi gerekmiyordu. Çoğu zaman karşılaştığı şey hapishane hayatını zehredecek bir dışlanmaydı: Takas sisteminden, finanstan, likiditeden, yatırımcı güveninden, sigortadan ve küresel mübadelenin olağan işleyiş mekanizmalarından soyutlanma. Bankaları cüzzamlı hale gelirdi. Ticaret sözleşmeleri tökezlerdi. Borcu bir anda zehirli olurdu. Şirketleri risk almaktan geri çekilirdi. Satın alma ve arz zincirleri bozulur, dış ticareti tıkanırdı. Sadece mallarının değil vatandaşların da serbest dolaşımı kısıtlanırdı. Bütün bunlarla tam anlamıyla silahlandırılmış bir karşılıklı bağımlılık düzeni inşa edilmiş oldu.[6]
Bu dünya, liberal evanjelistlerin iddia ettiği gibi düz, sürtünmesiz ve siyasi açıdan tarafsız bir pazar yeri değildi. Dar boğazlar etrafında örgütlenmiş, ekonomik ve teknolojik bağlantılardan oluşan son derece merkezî bir sistemdi. Küresel finans, dolar takası ve mesajlaşma ağları etrafında yoğunlaşmıştı. İletişim, ABD merkezli dijital platformlar ve bilgi altyapıları etrafında toplandı. Yarı iletken üretimi küresel olarak dağılmıştı fakat kilit fikrî mülkiyet ve tasarım araçları az sayıdaki Amerikan şirketinin uhdesindeydi. Bu katmanların her biri daha geniş bir Amerikan tahakkümünün parçalarını oluşturuyordu. Başka bir ifade ile modern hayata katılımı giderek doğrudan ya da dolaylı biçimde ABD tarafından yönetilen altyapılara bağımlılıkla eş anlamlı hâle getiren, birbirini güçlendiren kurumsal ve teknolojik ilişkiler düzeni olan Amerikan Hapishanesi inşa edilmişti.
ABD, özellikle 11 Eylül’den sonra, bu merkeziliği disipline dönüştürmeyi öğrendi. Terör finansmanını izleme çabaları olarak başlayan şey, daha zorba ve dikizci bir devlet idaresi modeline evrildi. Yaptırımlar dar hedeflerden tüm sektörlere, nihayetinde de bütün ülkelere doğru genişletildi. Hatta daha yıkıcı olan “ikincil yaptırımlar” düzeni ortaya çıktı. İnternet artık yalnızca bir iletişim mecrası değil, aynı zamanda Amerikan yargı yetkisi altındaki platformlar ve şirketler aracılığıyla ABD makamlarının stratejik bilgi elde edebildiği bir gözetim alanı hâline geldi.[7] Tam anlamıyla internetle buluşan cep telefonu devrimiyle birlikte küresel yaygınlıkta bireysel takip adeta bütün insanlığı içine alan elektronik kelepçe dayatmasına dönüştü. Üstelik bu hapishane düzeni sadece devletleri değil, kendi halindeki bireyleri de “Amerikasız bir günü bile geçirmelerini neredeyse imkânsız”[8] hale getirdi. Hukuk sistemleri, güvenlik güçleri ve yargı bu gelişmelere hızla uyum sağladılar. İnsanlık tarihinin en yoğun kontrolünün, tahakkümünün ve takibin yaşandığı dönem en liberal dönem olarak isimlendirildi.
Bu yeni denetim düzeninin asıl başarısı, devlet kurumlarının ötesinde piyasa aktörlerini de kendi kendilerini denetleyen unsurlara dönüştürmesiydi. Bankalar da aşırı uyum gösteriyordu. Şirketler incelemeyi tetikleyebilecek işlemlerden kaçınıyordu. Devletler politikalarını önceden ayarlıyorlardı. Amerikan yaptırımları, yolsuzlukla mücadele uygulamaları, ihracat kontrolleri, şeffaflık kuralları ve finansal düzenlemeler ABD topraklarının çok ötesine uzandı. Ülkeler arasındaki, iç hukuk bakımından meşru bir işlem bile Amerikan yargı yetkisine bağlı altyapıya veya finansal sisteme temas ettiği takdirde cezalandırılabilir hâle gelebiliyordu. Hollywood’un eyalet sınırında yetkisi bittiği için duran çaresiz Amerikan polisi ya da Meksika sınırını geçince özgürlüğüne kavuşan kaçkın sahneleri sona erdi. Hukuki yaptırım, şahısları, kurumları, para ve veriyi sınırlar ötesinde takip gücüne kavuştu. Şeffaflık teziyle inşa edilmiş bir sistem giderek tam bir kontrol aracına dönüştürüldü. Amaç yalnızca “düşmanları” cezalandırmak değil, herkese sapmanın maliyetlerini göstermekti.
Güvenlik, hapishanenin dış duvarını oluşturuyordu. Amerikan liderliğindeki düzen yalnızca para ve kurallara değil, ittifaklara, üslere, devriyelere, istihbarat ağlarına, silah satışlarına ve ABD’nin istikrarın vazgeçilmez garantörü olarak kalacağı vaadine dayanıyordu. Özellikle Avrupa’da, Asya’nın bazı bölgelerinde ve Ortadoğu’da birçok ülke için bu şemsiye büyük bir risk anlamına gelen tek güvenlik arzına dönüştü. Bir süre sonra koruma ile bağımlılık iç içe geçerek stratejik tahayyülü tamamen ortadan kaldırdı. Zamanla bu bağımlılık stratejik bir koşullanma haline geldi. Zira Amerikan çerçevesi bizatihi stratejik aklın grameri haline geldi. Uluslararası kurumlar bu mahkumiyeti daha da derinleştirdi. Amerika’nın çıkarlarını, Atlantik bloğunun ideolojik ve stratejik önceliklerini koruyan bu kurumlar katılımcılara alan açıyormuş gibi davranan ancak özünde düzenin işleyişini derinleştiren disiplin araçları haline geldiler. [9]
Amerikan Hapishanesi’nin en imtiyazlı koğuşlarından birisi Batı kampı için inşa edilen NATO’ydu. Bu koğuşun bütün sakinleri aynı gerekçelerle birliğin içerisinde yer almıyorlardı. En azından kuruluş yılları ve Soğuk Savaş’ın ilk sıcak yıllarından sonra gerekçeler değişmeye başladı. Avrupa’nın önemli bir bölümü uzun yıllar boyunca NATO’yu Amerikan güvenlik şemsiyesinin sağladığı koruma üzerinden tecrübe ederken, Türkiye bu ilişkinin hiçbir zaman koşulsuz bir güvenlik ortaklığı olmadığı gerçeğini oldukça erken dönemlerde gördü. Kıbrıs Harekâtı sonrasında uygulanan Amerikan ambargosu ve farklı dönemlerde tekrarlanan askerî, siyasi ve teknolojik yaptırım girişimleri, ittifakın gerektiğinde en kritik üyesine karşı nasıl bir ceza mekanizmasına dönüştüğünü ortaya koydu. Buna rağmen Ankara, NATO’yu hiçbir zaman yalnızca güvenlik üreten bir kurum olarak değil, Batı sisteminin askerî, ekonomik, teknolojik ve diplomatik altyapısına erişim sağlayan stratejik bir geçiş kapısı olarak değerlendirdi. Zira dışarıda kalmanın maliyeti, çoğu zaman içeride pazarlık ederek hareket etmenin maliyetinden daha yüksekti. Güvenlik mimarisi, komuta yapısı, silah tedarik zincirleri, istihbarat ağları ve ortak harekât kültürü Washington merkezli bir stratejik grameri dayatıyordu. Tam da bu nedenle NATO’nun en büyük başarısı, askerî caydırıcılığından ziyade, üyelerinin güvenlik ve dünya tahayyülünü Amerikan düzeninin sınırları içerisine hapsederek bağımsız stratejik muhakemeyi ortadan kaldırmasıydı. Bu durumun sonuçları, Batı-dışı tek üye olan Türkiye örneğinde, askeri elitlerinin zihinsel tahayyülünün, uzunca yıllar boyunca hem ağır bir vesayet rejimi üretmesi hem de ülke içi siyasal ve toplumsal düzene yansımasıyla demokrasi açığı ve dış politika krizi olarak tecrübe edildi.
Hapishanenin en derin katmanlarından birisi de kültürel ve epistemik yazılımıydı. Kimin neyi ve nasıl düşüneceği bu yazılım sayesinde büyük ölçüde şekillendirildi. Bir yönüyle “tarihin sonu” momenti yaşanmasına da yol açtı. Zira bizatihi tahayyülün kendisi de sömürgeleştirilerek talimatnameye dönüşünce, dünya genelinde düşünsel bir bunalım ve değer erozyonu kaçınılmaz oldu. İdeolojilerin, dinlerin, alternatiflerin sonu tezleri ortalıkta uçuşmaya, elitler, akademi, siyaset ve medyada sorunsuz bir şekilde tüketilmeye başlandı. Sonuçta, değer, ideoloji ve siyaset bunalımı küresel düzeyde hissedilir oldu. Dünya siyasetsizlik ekseninde büyük ölçüde düz hale geldi. Bütün bu dinamikleri göz önüne alınca, bugün yaşanan küresel jeopolitik kriz yeniden güç dağılımı ya da hizalanması sorunsalının ötesinde derin bir otorite krizine denk gelmektedir. Bunun anlamı ise bugün “yeninin doğmaması” sancılarının geçmişteki hegemon geçişlerinden hem daha farklı hem de daha sancılı olacağıdır. Zira geçmişte, özellikle 17. Yüzyıldan itibaren modern kapitalizmin olgunlaşma dönemlerinde meydan okuyan ve yükselen gücün ekonomi-politik yazılımına dair oldukça berrak bir resim bulunuyordu. Bugün ise güçlenen gücün kim olduğu aşikâr olmasına rağmen, bu güce -en başta kendisi olmak üzere- meşruiyet üretebilecek küresel bir düzen kurucu aktör veya yeni hegemon güç rolü veril(e)memektedir.
Otoritenin Çöküşü: Meşruiyetini Kaybeden Hegemon
Geçmişte her yeni hegemon güç yükselirken yalnızca askerî ve ekonomik kapasite taşımıyordu. Aynı zamanda dönemin “meşruiyet diline” ya da yazılımına sahipti. Kadim dönemlerde şehirlerin inşasıyla ortaya çıkan düzen fikri son yüzyıllarda kendi özgün yazılımını da beraber sunuyordu. 15 ve 16. Yüzyılda Osmanlı, Nizam-ı Alem fikri ve çokkültürlü imparatorluk düzeniyle yükselmişti. 17. Yüzyılda yükselen hegemon güçte ticari kapitalizm, çalışma ahlakı, burjuva düzeni gibi fark edilebilir unsurlar bulunuyordu. 18 ve 19. Yüzyıllarda yükselen hegemonların etrafında İngiltere ve Fransa’dan neşet eden anayasal monarşi, ticari ve sonrasında klasik liberalizm, merkantilizmden yeni serbest ticarete geçiş, devrimci cumhuriyetçilik, parlamenter anayasal düzen gibi akımlar ortaya çıkmıştı. Geçen yüzyılda hegemon güce dönüşen ABD de liberal demokrasi, kapitalizm ve sonrasında liberal kurumsallık gibi akımlar etrafında küresel yazılımı dünyaya sunmuştu. Bugün geçiş dönemini tam bir bunalıma sokan unsurlardan en önemlisi yükselen gücü dünyaya sunduğu ve meşruiyet üretecek düzeyde bir yazılımın, değer setinin, medeniyet veya insanlık perspektifinin ikna edici bir şekilde görülmemesidir. İnişe geçen hegemon “yağmacı[10]” ve “haydut[11]” bir role bürünürken, yükselen Çin dünyayı sadece konteynırlarını ulaştıracağı salt bir pazar olarak görmektedir.
Gelinen noktada bu durumun garipsenecek bir hali de bulunmamaktadır. Zira son 80 yıl boyunca liberal enternasyonalizm evrensel bir projeden çok küresel hiyerarşiyi maskeleyen bir siyaset düşmanı mekanizma olarak işledi. Başka bir ifade ile küreselleşme dünyayı belki düz hale getiremedi ama hegemonik iniş sonrası geçmişte olduğu gibi yeni bir değer ekseninin ve siyasal açılımın ortaya çıkmasını engelleyecek kadar insanlığın ufkunu daralttı ve zihnini çürüttü. Bugün eğer bir “yeni” ortaya çıkacaksa, Amerikan Hapishanesi’nin duvarlarının yıkılması aslında bu maskenin kalkması anlamına gelmektedir. Tuhaf olan mahkumların hapishanenin ortadan kalkma ihtimaline karşı sergiledikleri paniktir. Aslında bunda şaşılacak bir durum bulunmamaktadır. Öyle ki “yeni” tartışması kendisine ait ne değer sistemine ne de sistemik bir alternatife işaret etmemektedir. Üstelik mahkumlar duvarların yıkılması fikri bir yana hapishane düzeninin eleştirilmesinden bile endişe duymaktadırlar. Gramsci’nin iddia ettiği muhtemel “canavarlardan” daha fazla cari düzenin ortadan kalkmasından korkmaktadırlar. Hatta en bariz ve yaygın eleştiri, hapishaneyi inşa edenin kendi hapishanesine sahip çıkmamasınadır.
Yeni düzenin zuhur etmemesi ya da küresel güç hizalanması ve dengelenmesinin muğlak görüntüsünün arkasında en başta güncel güç tahkimatı sürecinin geçmişte savaşla sonuçlanan büyük bir krizin ardından gelişmiyor oluşu bulunuyor. Yalta son tahlilde tükenmiş güçlerin yeniden küresel bir çatışmaya dönmeme motivasyonuyla ortaya çıkabildi. Geçmişte küresel jeopolitik ve nüfuz rekabeti son tahlilde sınırları taraflarınca bazen hukuken bazen de fiilen kabul edilmiş sahalarda vuku buluyordu. Dolayısıyla bugün nüfuz alanları bir denge üretmediği gibi istikrarlaştırıcı katkı da sunmuyor. Geçmişte coğrafi konum tek başına nüfuz sahasında güçlü olmaya yetebiliyordu. Ne Çin ne ABD ne de bir başka güç artık -çoğu da bizzat kendileri tarafından- inşa edilmiş olan ittifaklardan, ana vatanları dışındaki askeri üslerden, ticaret ve finans ağından sıyrılıp tek başına coğrafi nüfuz sahalarına yönelemez ya da güç maksimizasyonlarına yeterli kaynağa dönüştüremez durumdalar.[12]
Amerika’nın yeni milli güvenlik strateji belgesinde ana odak olan salt Batı yarım küreye çekilme ve nihai nüfuz alanı olarak ilan etme girişimi ne kadar farazi bir yaklaşımsa Çin’in ya da başka ülkelerin da salt coğrafi bölgelerine yönelme ya da diğer güçleri uzak tutma girişimleri de o kadar uygulanamaz bir yaklaşım kalacaktır. Nüfuz sahalarının dışında sistemi krize sürükleyen özel bir durum da Amerika’da yaşanıyor. Trump’ın retorik terörüyle kamufle edilen Amerikan yapısal krizi büyüyor. 1945 sonrası düzeni inşa eden ve liderlik yapan ülke siyasi olarak istikrarsız durumda. Bu durum normalde ekonomik ve askeri olarak dünyadan açık bir şekilde ayrışacak kadar iyi halde olan bir ülkede beklenen bir gelişme değildir. Ancak “siyasi olarak istikrarsız, ekonomik ve askeri olarak güçlü” denklemi ve anomalisi Amerika’yı geçiş döneminde daha yıkıcı bir aktöre dönüşmesine yardım ediyor. Tam da bu sebepten dolayı “haydut ve yağmacı devlet” tarifi, ana akım ABD medyası ve akademisinde artık rahatlıkla Amerika için kullanılabiliyor.
Gelinen safhada silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık çağı farklı bir aşamaya girmiştir. Artık başkaları da dar boğazlara sahiptir. Birkaç hafta içerisinde diz çökeceğine inandıkları İran’ın Hürmüz’ü nasıl jeopolitik bir kaldıraca dönüştürebildiği görüldü. Bu sıcak örnek bir yana, Çin, uzunca bir zamandır darboğaz kırılganlığına karşı hazırlık içerisindeydi. Kendi ihracat kontrol mekanizmasını kurdu ve yalnızca kilit teknolojilere erişimi güvence altına almaya değil, endüstriyel ve düzenleyici arzın kritik bölümlerine hâkim olmaya yöneldi. Nadir toprak elementleri bunun en açık örneğidir. Bu gelişme ABD’nin zayıfladığı anlamına geldiği için değil, hapishanenin disiplin imkânlarının artık tek taraflı olmadığı anlamına geldiği için önemlidir. ABD’nin bir zamanlar büyük stratejik avantaj olarak kontrol ettiği sistem, artık merkeziliğinin tartışılmaz olmadığı ihtilaflı bir alana dönüşmektedir.
Bunun sonuçları dünya ekonomisinin parçalanmasında şimdiden görünmektedir. Devletlerin riskten korunma stratejileri alternatif ödeme sistemlerine ilgiyi artmaktadır. Bölgesel teknoloji projeleri yeni bir stratejik değer kazanmaktadır. Tedarik zincirleri artık yalnızca verimlilik açısından değil, maruziyet açısından da yeniden tasarlanmaktadır. Alternatiflerin eksik olduğu yerlerde bile Amerikan zorlamasına karşı kırılganlığı azaltma arzusu güçlenmektedir. Orta güçler açısından bu durum hayati bir meseldir. Zira bu güçler krizin dış gözlemcileri değil, ABD otoritesi aşınırken hâlâ hapishanenin içinde yaşayan mahkûmlardır. Ekonomileri dolar devrelerine bağlıdır. Elitleri çoğu zaman hâlâ Batılı epistemik çerçeveler içinde yetişmektedir. Güvenlik kurumları onlarca yıllık ABD merkezli varsayımlar ve imkanlar tarafından şekillendirilmeye devam etmektedir. Bir taraftan Amerikan sorunu açıktan tecrübe etmekteler fakat sistemin tamamen hatta belli ölçüde bile dışına çıkacak altyapıdan yoksunlar.
Bu yüzden çok kutupluluk üzerine retorik çağrıların orta güçler için şimdilik tek değeri “Amerikan Sorunu” ile müzakerelerinde bir kaldıraç olmasından ibarettir. Kaldı ki bu çok kutupluluğun fiilen “ikinci kutup” rolü atfedilen Çin’le ilişkilerden başka bir anlamı da bulunmamaktadır. Çin, son tahlilde ABD dışındaki dünya için Washington’la pazarlıklarında tahrik ve tahkim edici bir unsur olmanın ötesinde bir jeopolitik konuma oturmuş değildir. Bir de bu jeopolitik araf haline Çin’in imparatorluk vizyonundan ve hegemonik sorumluluktan yoksun yaklaşımı eklenince “yeninin zuhur” etmesinin ne kadar zor olduğu daha iyi anlaşılabilir[13].
Amerikan Hapishanesinden G-2 Hapishanesine
Amerika, küresel sistemde yükselen güçken izolasyonculuğa eğilimleri aşikardı. Hegemon güç olduğunda ise tek taraflılığı benimsedi. Bugün ise izolasyonculuk ile yayılmacılık (nüfuz genişlemesi) eğilimlerinin birleşiminin oluşturduğu yeni ve “haydut devlet” olarak anılmaya başlandığı tehlikeli bir döneme girmiş bulunuyor. Diğer yandan yükselen güç Çin’le de açık bir gerilimi bütün dünyanın hissedeceği şekilde sürdürüyor. Bütün bunların bizlere söylediği şey küresel jeopolitiğin klasik anlamda bir “krizler toplamı”ndan ziyade, eski düzenin çözülüp yenisinin henüz kurumsallaşamadığı bir geçiş eşiğinde olduğudur. Bu nedenle küresel belirsizlik artık geçici bir jeopolitik, güvenlik ve ekonomi sorunu değil. Aksine bu alanlarda aynı anda işleyen yapısal bir küresel rejim değişikliğinin alameti. Bu rejim değişiminin merkezinde ABD-Çin ekseni, yani fiilen şekillenen G-2 dünyası var.
Ortaya çıkmakta olan dünya düzeninin temel sorusu artık Çin’in yükselip yükselmeyeceği ya da ABD’nin hâkim konumunu koruyup koruyamayacağı değildir. Çin zaten yükselmiştir. ABD ise hâlâ büyük ama çözülen bir güce sahiptir. Asıl soru, dünyanın geri kalanının, Washington ve Pekin’in fiilî G-2 düzeninin içine sıkıştırılıp sıkıştırılmayacağıdır. Bu durum dünya için, ABD ve Çin’in hem çatışmalarının hem de anlaşmalarının maliyet ürettiği paradoksal bir güç mimarisi anlamına geliyor. Washington ile Pekin’in açık çatışması teknoloji, ticaret, yarı iletkenler, arz zincirleri, finans, yaptımlar, tarifeler ve ticaret güvenliği üzerinden küresel ekonomiyi bloklara ayırma riski taşıyor. Buna karşılık ikili bir uzlaşma da “kurallı” çok taraflılığı aşarak dünyanın geri kalanını kaçınılmaz bir şekilde iki büyük gücün pazarlık nesnesine dönüştürecektir. Başka bir ifade ile ABD dışındaki dünya, Amerikan Hapishanesi’nin ortadan kalkmasından duyduğu endişeden kurtulup alternatiflere yönelmezse kendisini aynı anda G-2 Hapishanesi’nde de bulabilir.
G-2 düzeni mutlaka resmî bir ittifak ya da dünyanın üzerinde fiilen uzlaşılmış bir paylaşımı şeklinde zuhur etmek zorunda değildir. Dünya hasmane bir ikili tekelle karşı karşıya kalabilir. ABD ve Çin birbirleriyle mücadele edebilir, pazarlık yapabilir, birbirlerini cezalandırabilir ve zaman zaman ilişkilerini istikrara kavuşturabilirler. Dünya açısından G-2 zeminini aşılması zor bir soruna dönüştüren yönü her iki gücün dostluğu veya düşmanlığından bağımsız olarak şekillenmesidir. Yani ABD-Çin anlaşsa da çatışsa da dünya için ödenmesi zor bir fatura çıkmaktadır. ABD küresel finansı, yaptırımları, dolar sistemini, askerî ittifakları, gelişmiş savunma ağlarını ve savaş sonrası düzenin kurumsal mimarisinin büyük bölümünü özellikle son çeyrek yüzyılda baskıcı bir şekilde tahakküm altında tutuyor. Çin ise üretim kapasitesini, kritik tedarik zincirlerini, nadir toprak elementlerinin işlenmesini, altyapı finansmanını, endüstriyel ölçeği ve giderek geleceğin teknolojik ekosistemini oldukça baskıcı ve tek taraflı bir şekilde domine ediyor. Bir güç parayı, piyasaları, askerî korumayı ve yaptırımları silaha dönüştürüyor. Diğeri ise üretimi, madenleri, altyapıyı ve sanayi bağımlılığını silaha dönüştürebilir. Son yıllarda, dünya için tehlikeli gelişme, ABD ve Çin’in yönetilebilir bir rekabet türünden her ikisinin de fayda sağlayabileceğini keşfetmeye başlamalarıdır. Bunun anlamı dünyanın geri kalanının iyi ile kötü arasında değil, küresel vizyonu ve değer ekseni olmayan tamamen alışverişçi iki farklı güç biçimi arasında sıkışmasıdır.
Bu elbette bir başka “tarihin sonu” momenti değildir. Akıldan çıkarılmaması gereken önemli husus iktisadi karşılıklı bağımlılık, ekonomi güvenliği ve jeopolitik rekabetin özünde “imkansız bir üçleme” olduğudur. Hegemon veya değil, hiçbir güç bu unsurlardan ikisinden fazlasını bir arada uhdesine alamaz. Soğuk Savaş’ın ardından kısa süreliğine kaybolan jeopolitik rekabetin bugün tekrar sahneye çıkmasıyla, Washington’un içine girdiği imkansız üçlemeden bedel ödemeden çıkması mümkün değildir. Benzer şekilde ABD ile dünyanın maliyetine bir G-2 düzenini arzulayan Çin’in de mezkur üçlemeyi hatta sadece iki dinamiğe aynı anda küresel düzeyde tahakküm kurması gerçekçi değildir.
Zira tarihte belirleyici jeopolitik mücadeleler, çoğu zaman herkes tarafından fark edildikleri anda değil, aktörlerin henüz aynı düzenin içinde hareket ediyor göründükleri dönemde başlamaya meylederler. James Burnham, 1947 tarihli “Dünya İçin Mücadele” kitabının girişindeki jeopolitik mücadelenin başlangıcıyla ilgili çarpıcı bir tespiti gibi: “III. Dünya Savaşı Nisan 1944’te başladı.” Burnham’ın kastettiği şey, Soğuk Savaş’ın, II. Dünya Savaşı’nın ardından değil, içinde başlamasıdır. Görünürde bir ittifakın içinde gizlenmiş biçimde, yani Amerikan ve Sovyet askerleri henüz ortak bir düşmana karşı savaşırken başlamıştı. Aynı mantıkla söylersek, IV. Dünya Savaşı, Berlin Duvarı’na vurulan balyoz darbeleriyle 9 Kasım 1989’da başladı. Batı tarihin sonunu kutlarken, Çin, Sovyetlerin çöküşünden çıkardığı derslerle açık piyasaları sömürerek, çok taraflı kurumların açtığı alanı sonuna kadar kullanarak, ülke içerisindeki fakirliği silahlandırarak ve Amerikan önderliğinde inşa edilmiş küreselleşme mimarisini sessiz sedasız kendi yükselişinin bir aracına dönüştürerek uzun soluklu ve sabırlı yükselişine başladı. Bugün bu mücadele en kritik evresine girmiş bulunmaktadır. Sonuçta iki büyük güç, sonucu bu yüzyılın kaderini belirleyecek bir rekabete mahkum olmuşlardır. Dünya ise bir taraftan Amerikan Hapishanesi’nin kaderinin ne olacağı düşünürken diğer yandan Washington ve Pekin’in beraber temelini attığı G-2 hapishanesinin inşasını tedirgin bir şekilde izlemektedir.
Her şeye rağmen, bugün tecrübe ettiğimiz kriz henüz bir dalgadan çok döngüsel olma ihtimalini korumaktadır. Soğuk Savaş’tan bu yana kırılganlık anlarındaki ritimler belli ölçüde düzenli hareket etmektedir. Hala oluşmuş olan düzen(eğ)in dışına radikal bir şekilde çık(ıl)mış değildir. Bu durumu anlamak için tarihsel olarak zuhur eden fiyat devrimlerinin ve dalgalarının[14] hareketlerini düşünmek yanlış olmaz. Jeopolitik dalgalar fiyat hareketleriyle ve ekonomi-politik dalgalarla benzer frekans boylarında ve zamanlarda hareket edebilmektedirler. Büyük bir jeopolitik dalgadan bahsedebilmek için fiyat hareketlerinin benzer gelişim sırası ve nispi fiyat kalıbına, ücretler, kiralar ve faiz oranlarında benzer hareketlere ve geç aşamalarında aynı tehlikeli oynaklıklar tespit etmemiz gerekir. Bu yönüyle içinden geçtiğimiz krizimizin bir dalga safhasından ziyade henüz döngüsel olduğunu söylemek mümkündür.
Ancak unutulmaması gereken nokta modern tarihteki bütün büyük fiyat devrimlerinin refah dönemlerinde başladığıdır. Her biri de sarsıcı dünya krizleriyle sona erdi. Bugün henüz böylesi bir dalgadan bahsetmek mümkün değil. Tıpkı fiyat devrimlerinin belirli bir ritim ve eşik dinamiği izlemesi gibi, büyük jeopolitik kırılmalar da güç dengelerinin aşınması, ittifak mimarisinin çözülmesi ve stratejik rekabetin yoğunlaşmasıyla olgunlaşırlar. Savaşlar çoğu zaman bu sürecin nedeni değil, birikmiş gerilimlerin sonucu olarak ortaya çıkar. Büyük jeopolitik kırılmaların önemli bir kısmı, sistemin çökmekte olduğu yoksulluk dönemlerinde değil, mevcut uluslararası düzenin zirveye ulaştığı, ekonomik büyümenin ve güç birikiminin hızlandığı dönemlerde filizlenmiştir. Bu nedenle yaşadığımız kriz, yıkılmış bir düzenin değil, kendi başarısının sınırlarına ulaşmış bir düzenin ürettiği kaçınılmaz tarihsel bir hesaplaşmadır. Bu hesaplaşmanın geldiği noktada dünya eğer geçmişte olduğu gibi kendi alternatifini üretecek kadar insanlığın derdine düşmezse, imparatorluk vizyonu olmayan “Amerikan ve G-2 hapishaneleri” arasında tercih yapacak takati bile kalmayabilir. Asıl mesele küresel rejim değişikliğinin ne üreteceği ya da hangi gücün yükseleceği değil, insanlığın yeniden meşruiyet üreten, öncülük edebilen ve tahakkümün ötesine geçen sahici bir siyasal ufuk inşa edip edemeyeceğidir. Zira gelinen nokta, insanlık için bir yönetim modeli, toplumsal düzen ya da farklı ekonomik yaklaşımların ötesine geçerek haysiyet davasına dönüşmüş durumdadır.
Kaynakça
Gramsci’nin 1930’da kaleme aldığı bu tek cümle, önce Stuart Hall’ün 1980’lerde Thatcherizm eleştirisinde ciddi bir kavramsal araç olarak kullanılmasıyla siyaset teorisine girdi. Daha sonra Žižek’in 2010’da rahat bir tercümeyle “canavarlar zamanı” diye kullanmasıyla dramatik bir slogana dönüştü. Gilbert Achcar’ın 2016’da bu cümleyi kitabına başlık ve epigraf yapmasıyla akademik-siyasi söylemde daha da görünür hale geldi. 2016 sonrasında ise Arap Baharı, Brexit ve Trump gibi gelişmelerle birlikte herkesin kendi krizini açıklamak için başvurduğu viral bir referansa dönüşerek, orijinal filolojik bağlamından tamamen kopan seyyar bir metafora dönüştü. Öyle ki Achcar’ın kendisi bile 2021’de bu popüler okumayı sorgulayan bir düzeltme yazmak zorunda kaldı. ↑
Underground Empire, How America Weaponized the World Economy, Henry Farrell and Abraham Newman, Penguin, 2024 ↑
The Uses and Abuses of Weaponized Interdependence Daniel Drezner, Henry Farrell, Abraham Newman (der.), (Brookings, 2021) ↑
Exorbitant Privilege: The Rise and Fall of the Dollar, Eichengreen, Barry, 2012. Oxford University Press, ↑
The Economic Weapon: The Rise of Sanctions as a Tool of Modern War, Nicholas Mulder, Yale University Press, 2022) ↑
Chokepoints, American Power in the Age of Economic Warfare, Edward Fishman, Penguin Random House, New York, 2025 ↑
Who Controls the Internet?: Illusions of a Borderless World, Goldsmith, Jack and Wu, Tim, 2006. Faculty Books. 175. https://scholarship.law.columbia.edu/books/175 ↑
Life without US tech, What happens if Washington pulls the ‘kill switch’ on digital services? Financial Times, May 11, 2026 https://www.ft.com/content/4c3aad70-e0cb-46a2-95d5-15d11b6bf818?syn-25a6b1a6=1
The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. Walt, Stephen M. Farrar, Straus and Giroux, 2018 ↑
The Predatory Hegemon: How Trump Wields American Power, Stephen Walt, Foreign Affairs, March/April, 2026. ↑
America Is Now a Rogue Superpower, Robert Kagan, March 30 2026, The Atlantic. ↑
The Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities, John J. Mearsheimer, Yale University Press, 2018 ↑
Power transition theory and the rise of China. Kim, Woosang & Gates, Scott. (2015). International Area Studies Review. 18. 219-226. ↑
The Great Wave: Price Revolutions and the Rhythm of History, David Hackett Fischer, Oxford University Press, 1996. Fisher, Avrupa tarihinde her biri fiyat devrimi, savaş krizi ve yeni denge aşamalarından oluşan üç tam parasal dalga tespit ederek ve 20. yüzyılın kalıcı enflasyonuyla dördüncü dalganın başladığını tartışmaktadır. ↑
TAHA ÖZHAN
Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olan Özhan, 2019-2020’de Oxford Üniversitesi’nde misafir akademisyen olarak görev yaptı. 2014-2016 yılları arasında Başbakan başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon Başkanlığı yapmıştır. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014 yılları arasında başkanlığını yürütmüştür. Doktorasını Siyaset Bilimi alanında yapan Özhan’ın yayımlanmış son kitabı “Turkey and the Crisis of Sykes-Picot Order” dır.

