Görüşler

‘Dreyfus’ların çok, ‘Zola’ların az olduğu iklimde gerçeği örterek adaleti yok etmek

‘Dreyfus’ların çok, ‘Zola’ların  az olduğu iklimde gerçeği  örterek adaleti yok etmek

Hukuk Mahkemeleri Kanunu mimarlarından Prof. Dr. Muhammet Özekes, dünya hukuk literatöründe önemli bir köşe taşı olan ‘Dreyfus Davası’ üzerinden günümüzdeki ‘adalet sistemini’ yazdı. Kişilerin, güç sahiplerinin dönemlerinin bir gün sona ereceğini belirten Özekes, kaybolmayan gerçeğin ise adaleti mutlaka sağlayacağını belirtiyor.

Adalet ancak gerçekle, mutluluk ancak adaletle mümkündür” (Emile Zola). “Dreyfus Davası” hukukçuların ve biraz aydın birikimi olan herkesin az çok bildiği, Dünya hukuk tarihine geçen bir davadır. O dava kadar, bu davadaki hak ve adalet mücadelesi, bu mücadelede bazı aydınların duruşu da önemlidir. Bunların başında Emile Zola gelmektedir. Abbas Bilgili’nin “Dreyfus Davası ve Yassıada Yargılamasıyla Benzerlikleri” kitabı aslında bu konu üzerinde yeniden düşünmeyi sağlayan bir kitap. Kitap, konuyu hem belgesel hem roman kıvamında kaynaklarıyla aktarırken, bu konuda Dünya’da ve Ülkemiz’de yapılan çalışmaları, eserleri, filmleri, tartışmaları ilk andan itibaren aktarmakta ve yakın tarihimizdeki bir hukuk utancıyla, Yassıada Yargılamaları ile de karşılaştırmaktadır. Kitaptan öğreniyoruz ki, bu dava konusunda ilk sayılacak eserlerden biri Ülkemizde yayınlanmış, keza II. Abdulhamit de davayla ilgili gelişmeleri günü gününe takip etmiştir.

Dava, Fransız ordusunda Yahudi kökenli yüzbaşı olan Alfred Dreyfus’un 1894 yılında, asılsız iddialarla, sahte delillerle Almanya lehine casusluk yapmakla suçlanıp mahkûm edilmesi davasıdır. Bir adada tecritle zindanda geçirdiği süreç sonunda, birden fazla yargılamanın on yıldan fazla sürdüğü dava sonunda Dreyfus’un masumiyeti anlaşılır ve itibarı iade edilir. Dava Fransa’yı da kutuplaştıran ciddî bir hukukî ve siyasî krize yol açmış, sonunda istifa edenler, intihar edenler olmuştur. Bu gerçek ve hak mücadelesinde, kendisi de ayrıca yargılanan, bir süre yurt dışına çıkmak zorunda kalan Emile Zola en önde yer almaktadır. Bu dava Zola’dan ayrı düşünülemez. Davada hukukun ve yargının, devletin âli menfaatleri, din ve milliyetçilik perdesi arkasında, birilerinin amacına, menfaatine hizmet etmesi çok net görülmektedir. Süreç “gerçeğin” ön yargılara ve bu menfaatlere kurban edilip toplumun nasıl manipüle edilebileceği, adalet, insan onuru, basın ve ifade özgürlüğü, aydın sorumluluğu ve ahlâkı konusunda birçok ders çıkartılacak hak mücadelesidir.

Dreyfus Davası çok farklı yönlerden ele alınabilir. Ancak Dreyfus Davası ve Emile Zola’nın mücadelesi merkezinde, gerçek arayışının, gerçeğin, doğrunun, adaletin bazı dokunulmazlar öne sürülerek tahrif ve tahribi yer almaktadır. Gerçek ve hakikat konusundaki farklı tartışmalara girmiyoruz. Nereden bakılırsa bakılsın insanlığın ilk anından itibaren kavgası, gerçek, doğruluk ve adalet kavgasıdır. İnsan, gördüğü ve görmediği gerçeği aramış, kavramaya çalışmış, izini takip etmiştir. Adalet, ancak gerçek üzerine inşa edilebilir. Adalet ancak gerçeğin rayı üzerinde ilerleyebilir; ray bozulursa adalet katarı devrilir. Mülkün temeli adalettir, adaletin temeli ise gerçektir/hakikattir. Yalan üzerine inşa edilen hukuk ve adalet, temelsizdir, bir gün çöker; adalet çökünce mülk de, düzen de çöker, “Iustitia est fundamentum regnorum”. Zola’nın en baştaki sözü buna işaret eder.

Zola, Dreyfus Davası’na ilişkin bir yazısını “Gerçek yürüyor, onu hiçbir şey durduramayacak” diye bitirir. Çünkü, gerçeğin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Hukukun görevi, o gerçeği, olması gerektiği zamanda, olması gerektiği gibi dosdoğru, ne pahasına olursa olsun bulmak, çıkarmak, ona göre adaleti tecelli ettirmektir. Zamanında bulunmayan gerçek, sonradan ortaya çıkan gerçek, insan hayatları mahvedilip, toplumlar çürüdükten sonra ortaya çıkan gerçek, kokuşmuş bir cesettir, mezarından kalkan hayalettir; mevcut ve mevzu hukukun değil, artık tarihin konusu olabilir. İşte gerçeği gömen, onun üzerine adalet tesis eden de hukukçu değil, ancak mezarcı, tetikçi, hatta gerçeği diri diri gömen gerçeğin ve adaletin katilidir.

Gerçeği, yüce değerler maskesi ve sahte gerekçelerle kendi menfaatleri için gizlemeye çalışanların bilmediği ise, Zola’nın dediği gibi “Gerçeğin kendisinde her türlü engeli ortadan kaldıran bir güç vardır. Ve gerçeğin yolu kesildiği, uzun veya kısa süre yer altına gömülmesi başarıldığı zaman gücü birikir, şiddetle patlayacak hale gelir, o kadar ki, patladığı gün, her şeyi kendisiyle birlikte havaya uçurur”. Ve bundan o gerçeği gizleyenler başta olmak üzere tüm toplum zarar görür. Bu kadim ve evrensel bir tecrübedir. Çünkü, gerçek gizlendikçe adaletten uzaklaşılır, zulüm artar, zulme karşı öfke de artar, o gerçek patladığı zaman öfkenin de nasıl karşılık bulacağı bilinemez. O sebeple Fransız İhtilali sırasında, yaptıkları İhtilâlin amacını unutan isyancılar, büyük bir zulme imza atmış, Marie Antoinette’in avukatı “Ben mahkemeye iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kellemi. Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz.” dese de dinlenmemiştir. Gerçeğin örtülmesinin, bunun sonucu ortaya çıkan zulüm ve acının büyüklüğünü ve buna engel olmanın yolunu BM İnsan Hakları Beyannamesi’inin Giriş kısmında insanlığın ortak acı ve tecrübesi ile bulmak mümkündür: “İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğunu…”. Çünkü, gerçek yürür, onu hiçbir şey durduramaz, derine gömdükçe enerjisi artar ve patlar. Zola’nın dediği gibi, toplumun varlığı ve mutluluğu adalete, adalet ise gerçeğe dayanır. Gerçek göçerse, adalet de göçer.

Gerçeği arayış ne kadar eski ve güçlü ise, onu gizlemek, gömmek, kendi menfaatleri için manipüle etmek çabası da o kadar eskidir. Bunun çok basit, kirli, açık yöntemleri olduğu gibi, sıklıkla bir takım yüce (âli) menfaatler, kutsallarla da üzeri örtülmeye, kamufle edilmeye çalışılmıştır. Kendi menfaatlerini korumak, ahlâksızlık, günah ve hukuksuzluklarını gizlemek isteyen güç sahipleri tarafından, tartışılmazlık ve kutsallık zırhı içinde âli menfaatler, din, milliyetçilik, ideoloji örtüsü ile gerçek, o yolla da adalet örtülmüştür.

Dreyfus Davası’nda bunların tümü birlikte kullanılmıştır. Dreyfus, Yahudidir, ailesi savaşta Almanlar’a kalan Alsace Lorriane bölgesinden gelmektedir, Almanlar lehine casusluk yaptığı söylenmektedir, Fransa’ya ve yaptığı göreve ihanetle suçlanmaktadır. Oysa gerçek öyle değildir. O sırada bir suçlu aranmaktadır, yeterli delil olmayınca toplumun o sıradaki din, milliyetçilik, askerlik hassasiyetleri kaşınarak uygun bir kurban bulunmuştur. Kendi kusurlarını örtmek isteyen, makam ve ikballerinin, ön yargılarının esiri olan ordunun üst yönetiminin, politikacı ve bürokratların, devleti ve bu kutsalları da arkasına alarak yönlendirmesi, göz yumması, hatta kendilerinin düzenledikleri sahte delil, çelişkili ve yalan bilirkişi raporları, gerçek dışı, bilgiye değil kanaate dayanan tanıklarla suçu ispat edilmeden Dreyfus ağır bir cezaya mahkûm edilmiştir. Her iki yargılamada da bunları görmesine rağmen, toplumsal linç, basının toplumu tahrik eden şehveti, din, milliyetçilik, devlet, devletin âli menfaatleri, devlet görevlilerinin manipülasyonlarının örtüsüyle, hâkimler kendilerini de kurtarmak adına gerçeği görmemezlikten gelerek bu cezayı vermiştir.

Din, milliyetçilik ve ideolojinin kutsallığı ve dokunulmazlık zırhının, devletin âli menfaatleri ve devlet görevlilerinin yalan söylemeyeceği ön kabulünün arkasına sığınarak iş çevirenler, şahsî menfaatlerini korumaya, suçlarını gizlemeye çalışanlar, devlet gücünü de ellerine tutuyorsa, gerçeği perdeleyip aslında kendi amaç ve menfaatlerini kolayca yürütürler. O güçle toplumu manipüle etme, güç merkezlerini ve basını yanına alma, karşı geleni hain, suçlu ve günahkâr ilân etme kolaylaşır; o çukura atılanın, çukurdan çıkması oldukça zordur ve zaman alır. Oysa, “Basının görevi halka hizmet etmektir, halkı yönetenlere değil… Belirli bir hükümetin itibarının zarar görmesini vatana ihanet olarak görmek ‘Ben Devletim’ demekle eşdeğerdir” (The Post Filmi’nden). Din, Yaradan’a ve iyiliğe; milliyetçilik vatana ve millete, ideoloji bir ideale hizmet etmeyi gerektirir; yalanlara hizmet etmeye değil.

Gerçek dindarlık, milliyetçilik, vatanseverlik aslında gerçeği aramak, adaleti sağlamakla olur. Hiçbir din ve peygamber, zenginlik, büyüklük, kudret değil, önce ahlâk ve adaleti, toplum içinde denge ve kurtuluşu vadetmiş, ona çalışmıştır. Makul her ideolojinin amacı budur. Adaleti yok ederek, gerçeği gizleyerek vatanseverlik de olmaz; bilakis vatana ihanet edilmiş olur. Kendi menfaatlerini, makam, mevki, ikbal, servet ve güçlerini sürdürmek isteyenler, bu dokunulmazlarla gerçeği ve adaleti örterler. Ama bir gün o ateş dönüp dolaşır ve yakar.

Celal Bayar, bir zulüm ve utanç yargılaması olan Yassıada Yargılamaları’nda, kendi yargılamalarının Dreyfus Davasından daha vahim olduğunu, ama bir Zola çıkmadığından şikâyet etmiştir. Haklıdır!… Bu topraklarda Emile Zola çıkması her zaman zor olmuştur. Ancak, Bilgili’nin kitapta da dediği gibi, seksen yaşındaki gazetecilerin bile haksız yere mahkûm edildiği, alternatif seslere, eleştiriye tahammül edilmediği, Tahkikat Komisyonlarıyla hükümete muhalefetin ihanet sayıldığı yerde fikir ve basın özgürlüğü kalmayınca, savunacak kimse de kalmamıştır. Çünkü, ya bendensin ya hain ayrımcılığı, toplumu ve aydınları kutuplaştırmıştı. Devrilen hükümetten olanları, zaten hukuksuz yeni güç “sizi buraya tıkan irade öyle istiyor” diyerek susturmuştu; eski muhalifler ise gördükleri haksızlık karşısında ya bu yeni güçle yeni bir haksızlığa taraf olmuş veya sessiz kalarak intikam almıştı. Üç beş gerçek ve adalet sözcüsünün de sezi cılız çıkmıştı. Ama bir Zola çıkacak iklim yoktu, yok edilmişti. Mazlumlar çoktu hep, Zola’lar ise az bu iklimde…
Ama her şeye rağmen gerçek yürür… Güç geçicidir, gücün enerjisi sonunda tükenir; gerçeğin ve adaletinse sonsuzdur. Güç, gerçek ve adalet karşısında mutlaka yıpranır. Gerçekle ve adaletle zamanında yüzleşmeyip engel olanlar, mezarından çıkan bir hayaletle acı şekilde yüzleşmek zorunda kalırlar. Er ya da geç….

*Prof. Dr. Muhammet Özekes, Hukuk Mahkemeleri (HMK) mimarlarından ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir