Enerji ve Tabii Kaynaklar Eski Bakanı Ali Rıza Alaboyun, Türk devletlerinin Türk-İslam kimliğini kazanmasını ve bunu toplumsal hayatta uygulanmasını yazdı. Cumhuriyete kadar uzanan süreçte toplumun bunda hiç ödün verilmediğini belirten Alaboyun, zaman zaman yaşanan sıkıntıların ise Türk-İslam devlet çizgisinde geçici sapmalardan kaynaklandığını söylüyor.
Türklerin Karahanlılar döneminde başlayan ve ardından Gazneliler ile Selçuklular döneminde devam eden topluca İslamiyet’e giriş süreci, bölgede İslamiyet’in hızla yayılmasını sağlamıştır. Örneğin Gazneli Mahmut’un İslam’ın Pakistan, Bangladeş ve Hindistan’a yayılmasında çok önemli rol oynamasındaki en önemli unsur, Türklerin İslam’ı çok iyi özümsemesi ve adaletle uygulamasından kaynaklanmaktadır. Gaznelilerin ardından tarih sahnesine çıkan Büyük Selçuklu Devleti ise Tuğrul Bey’in kuruculuğuyla başlayan süreçte kısa sürede Ortadoğu ve Orta Asya’nın en güçlü siyasi yapısı hâline gelmiştir. Bu anlamda toplumun büyük çoğunluğunu Türk ve Müslümanların oluşturduğu hakim kültüre sahip Büyük Selçuklu Devleti 1000 yıllık Türk-İslam devlet geleneğimizin başlangıcını oluşturur.
Ancak devletin asıl kurumsal yapısı ve Türk-İslam devleti kimliğini kazanması, Tuğrul Bey’in vefatı sonucu yeğeni Alp Arslan’ın tahta geçmesiyle başlar. Kurumsallaşmış güçlü devlet yapısı; Alp Arslan’ı yetiştiren ve babası Çağrı Bey’in kendisine “bu adamı baban gibi bil” dediği Nizamülmülk’ün vezareti ile kurulan güçlü iş birliği sayesinde mümkün olmuştur. Nizamülmülk, Alp Arslan ve ardından oğlu Melikşah dönemlerinde vezirlik görevini sürdürmüş ve divan teşkilatını sistemli hâle getirerek merkezi yönetimin işleyişini düzenlemiştir. Taşra yönetiminde ikta sistemini geliştirerek hem asker yetiştirilmesini hem de vergi toplanmasını daha etkin bir yapıya kavuşturmuştur. Başta Bağdat’taki Nizamiye Medresesi olmak üzere imparatorluğun çeşitli merkezlerinde medreseler kurdurmuş; bu medreseler hem Sünni İslam anlayışının sistemli bir biçimde öğretilmesini sağlamış hem de devlete nitelikli bürokrat ve din adamı yetiştiren kurumlar hâline gelmiştir. Sultan Melikşah’ın isteği üzerine kaleme aldığı Siyasetname adlı eserinde devlet yönetimi, adalet, ordu düzeni ve hükümdarlık ahlakına dair ilkeleri ortaya koyarak kendisinden sonraki Türk-İslam devletlerine de örnek teşkil eden bir yönetim felsefesi bırakmıştır.
Selçukluların Bâtınîlere karşı verdiği mücadele yalnızca askerî ve siyasi düzeyde kalmamış, aynı zamanda güçlü bir fikri cepheye de ihtiyaç duyulmuştur. İşte bu noktada devreye İmam Gazali’nin entelektüel birikimi girmiştir. Nizamülmülk’ün himayesinde Bağdat Nizamiye Medresesi’nde müderrislik yapan Gazali, döneminin en önemli İslam âlimlerinden biri olarak Bâtınîlerin felsefi ve itikadi iddialarını sistemli biçimde çürütmeye girişmiştir. Özellikle Fedaihu’l-Bâtıniyye (Bâtınîliğin İç Yüzü) adlı eserinde, Bâtınî öğretisinin mantıksal tutarsızlıklarını ve İslam’ın temel ilkeleriyle bağdaşmayan yönlerini ortaya koyarak bu hareketin halk ve aydınlar nezdindeki itibarını sarsmıştır.
Büyük Selçuklu Devleti ile başlayan 1000 yıllık Türk-İslam devlet geleneğimizin kurumsallaşma kültürü, çağın gereklerine göre Anadolu Selçukluları, Beylikler, Osmanlı İmparatorluğu ve en son olarak da Cumhuriyetimize kadar süregelmiştir. Bu süreç içerisinde devlet yönetimine talip olan ve devleti yönetmek için isyan çıkaran hiçbir din adamı veya dini grup olmamıştır. Din, toplumun çimentosu olarak görüldüğü için devlet adamları, sultanlar ve padişahlar din adamlarından toplumsal barış için istifade etmişlerdir.
Kurtuluş Savaşı sonrasında Cumhuriyetimizin kuruluşu sürecinde, 23 Nisan 1920 Cuma günü Mustafa Kemal ve arkadaşları Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde Cuma namazı kılarak meclise yürüyerek gitmişlerdir. Mustafa Kemal’in bu davranışı, toplumsal meşruiyeti sağlamış ve Türk-İslam devlet geleneğine bağlılığını bir göstermiştir. 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırılarak aynı gün Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması da Türk-İslam geleneğine olan bağlılığın bir işareti olarak görülmelidir.
5 Şubat 1937 yılında, Fransa’dan esinlenerek, 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde yapılan değişiklik ile devletin niteliğinin “laiktir” ifadesi anayasaya konulmuş, fakat laikliğe bir tanım getirilmemiştir. Fransa’da laikliğin benimsenmesinde, büyük topraklara ve ekonomik güce sahip Katolik Kilisesi’nin Fransız devlet otoritesi üzerinde yüzyıllarca süren devasa bir siyasi baskı oluşturması etkili olmuştur. O dönemlerde Kilise-Devlet ilişkisi iç içe girmiş ve bu ilişki zamanla sürdürülemez hâle gelmiştir. Bu bağlamda 1905 yılında kabul edilen yasa ile Kilise-devlet ilişkileri tamamen ayrılmış ve devletin tarafsızlığı Fransa’da yasal güvence altına alınmıştır.
Türk-İslam tarihinde Fransa’da yaşanana benzer bir süreç yaşanmamıştır; Şeyhülislamlık makamı hiçbir zaman sultanlar ve padişahlar üzerinde ekonomik gücü olan ve siyasi bir baskı unsuru oluşturacak bir yapı oluşturmamıştır. Aksine sultanlar ve padişahlar, kendi kararlarını toplumda meşrulaştırmak için Şeyhülislamlık makamından fetvalar yayınlanmasını sağlamış ve bu makamı kendi baskıları altında tutmuşlardır. Fransa’daki laiklik anlayışının arkasında, Din (Hristiyanlık) ile Devlet ilişkilerinin ayrılması değil, Kilise ile Devlet ilişkilerinin ayrılması vardı. Yani bir inanç ile devlet ilişkisinin ayrılması değil, menfaat çatışmasının yaşandığı iki kurumsal yapının işlerinin ayrıştırılması söz konusuydu.
Laiklik ilkesinin Türk anayasasına girmesinden kısa bir süre sonra Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de vefat etmesi, Atatürk’ün bu ilkeyi topluma benimsetmek için yeteri kadar vaktinin olmadığını göstermektedir. Atatürk’ten sonra gelen devlet elitleri, Fransa’nın Kilise-Devlet ilişkilerinin ayrılması yaklaşımını ülkemizde “Din ve Devlet ilişkilerinin ayrılması” şeklinde yorumlamaya başlamışlardır. İki kurum arasındaki ilişkilerin ayrılmasında sınırlar bellidir; ama din ile devlet ilişkilerinin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği belirsizlik arz ediyordu. Bu nedenle ortaya çıkan laiklik uygulaması, pratikte mümkün olmayan bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hatta devlet elitlerindeki kafa karışıklığı o kadar ileri boyuttaydı ki, Atatürk’ün vefatında cenaze namazının kılınmasını bile laikliğe aykırı gören bir yaklaşım sergilemişlerdir. Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın karşı çıkması ve müdahalesiyle Dolmabahçe’de gizli ve küçük bir cemaatle Atatürk’ün cenaze namazı kılınmıştır.
“Din-Devlet ilişkilerinin ayrılması” anlayışına sahip laiklik uygulaması, bazı dönemlerde çok katı bir şekilde uygulanarak dini cemaatler üzerindeki baskılar artırılmıştır. Bu durum, toplumda devletin laiklik ilkesinin uzun süre din karşıtı gibi algılanmasına neden olmuştur. Özellikle laiklik adına millet iradesine yapılan askeri müdahaleler ve başörtüsü başta olmak üzere ayrımcı yaklaşımlar, toplumun çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr kesiminin yalnızca laiklik ilkesine değil, Atatürk’e de mesafeli olmasına neden olmuştur. Yönetici elitlerin yanlış laiklik uygulamaları, siyasete laiklik adına müdahale etmeleri ve halkın oy verdiği partileri kapatmaları, toplumun 2002 yılında Ak Parti’de Recep Tayyip Erdoğan etrafında siyasi güçlerini birleştirmesinin önünü açmıştır.
Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle, laikliğin “Din ve Devlet işlerinin ayrılması” şeklindeki algısı değişmeye başlamış ve “Laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün garantisidir ve bütün inanç gruplarına eşit mesafeli bir ilkedir” anlayışı hâkim olmaya başlamıştır. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2011 yılında Mursi’yi ziyaret için gittiği Mısır’da laiklik konusunda bir televizyon kanalına mülakat vermiştir: “Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın, laiklik ateizm değildir” demişti. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu laiklik tanımı, Fransa’nın laiklik tanımından çok farklı; dine saygılı, özgürlükçü ve müdahil olmayan bir laiklik anlayışı olarak şekillenmiştir. Erdoğan’ın bu tanımı, Türk-İslam devlet geleneği ile örtüşen ve toplumun geniş kesimlerinde laiklik ile Atatürk’e bakış açısının olumlu yönde evrilmesine neden olan bir uzlaşma sağlamıştır.
Nitekim Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu ile başlayan, başörtüsüne karşı daha özgürlükçü bir tavır takınan CHP, dindar ve muhafazakâr kesime daha kucaklayıcı davranmaya başlamıştır. Bunda en büyük etken, laiklik anlayışının netleşmesi ve yeni nesil tarafından kabul görmesidir. CHP’li İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun bir başsağlığı ziyaretinde Yasin suresini okuması, bu bağlamda toplumdan kabul görmüştür. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde beş sağ ve muhafazakâr partiyle Altılı Masa’yı kurması ve başörtüsü sorununu kanunla çözelim yaklaşımı, toplumda olumlu karşılanmıştır. Cumhuriyet’in kurucu partisi olması, CHP’nin Türk-İslam geleneği kapsamında toplumsal meşruiyet kazanmasına neden olmuştur.
Yeni Parti Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in, parti kurulduktan sonra ilk Cuma namazını Mustafa Kemal’in yaptığı gibi Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde kılması ve ardından abdest alma görüntüleri, Türk-İslam devlet geleneğine uygun ve toplumsal meşruiyet sağlayacak bir davranıştır. Milletvekilliğim döneminde, 13 Mayıs 2014 tarihinde meydana gelen ve 301 madencimizin hayatını kaybettiği Soma Maden Kazasını araştırmak üzere TBMM’de kurulan komisyonun başkanı olarak görev yaptım. Sayın Özgür Özel, komisyonumuzun en aktif üyesiydi ve komisyon raporumuzun hazırlanmasında çok büyük katkıları olmuş bir milletvekiliydi. O dönemde kendisini yakından tanıma fırsatı bulduğum Sayın Özel’in namaz kılma veya abdest alma davranışlarını siyasi bir menfaate dönük olarak görmüyorum. Aksine bunu, sol kesimin uzun süredir muhafazakâr tabanda kuramadığı meşruiyet ve aidiyet duygusunu tesis etme çabası olarak görüyorum. Siyasi bakışlar farklı olsa da, bu çabaları ülkemizin birlik ve beraberliği için çok önemli buluyorum.
1000 yıllık kurumsal devlet geleneğimiz, bize saygı ve hoşgörü içerisinde inançlı, inançsız herkesle birlikte yaşama kültürünü geliştirmiştir ve bu kültür adeta genlerimize işlemiştir. Dünyada Selçukludan Cumhuriyet’e uzanan devlet yapımıza benzer hiçbir ülke yoktur ki, farklı din, mezhep ve etnik yapılarla yüzyıllarca birliktelik kursun; komşuluk ve ticari alanlarda aynı şehirlerde aynı mahallede uyum içinde yaşama kültürü geliştirmiş olsun. Bu toplum, devletin yönetim şekli ne olursa olsun, devletine ve devlet yöneticilerine olan saygı ve bağlılığından hiç ödün vermemiştir. Bu toplumun laiklik ile Atatürk ile hiçbir sorunu yoktur. Yaşanan bazı sıkıntılar, Türk-İslam devlet çizgisinde yaşanan geçici sapmalar olarak görülmüştür ve ama devlet ana çizgisinde varlığını sürdürmektedir.
*Ali Rıza Alaboyun Aksaray Eski Milletvekili Enerji ve Tabii Kaynaklar Eski Bakanı.
