Görüşler

Acı duyuyorum, o halde varım

Acı duyuyorum, o halde varım

Anadolu Yazarlar Birliği Genel Başkanı Yusuf Tosun, Güney Koreli kültür kuramcısı Byung-Chul Han’ın 'Palyatif Toplum: Günümüzde Acı' kitabı üzerinden güncel, politik ve toplumsal konuları değerlendirdi. Tosun, toplumun 'acı çekmek , mücadele etmek' yerine sisteme uymayı tercih ettiğini belirtiyor.

İki gündür Güney Koreli kültür kuramcısı Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum: Günümüzde Acı (1) isimli kitabını okuyorum. Han, günümüz toplumuna dair önemli bir meseleyi, çoğu zaman üzerinde konuşmaktan kaçındığımız bir kavram üzerinden ele alıyor: “Acı”…

Byung-Chul Han, kültür, toplum yapısı ve toplumsal dönüşüm üzerine yaptığı çalışmalarla dikkat çeken düşünürlerden biri. Kıta Avrupası felsefesi, Alman düşüncesi ve Doğu felsefesinden beslenen Han, çağdaş dijital toplum ve neoliberalizm eleştirilerinde Batılı düşünürlerin kavramlarını yeniden yorumluyor. Bu durum da daha çok Batı perspektifini öne çıkarıyor. Oysa Doğu’nun özellikle de İslam toplumunun tarihini, kültürel kodlarını ve medeniyet birikimini içeriden okuyabilmesi, Han’a Doğu ile Batı arasında çok daha özgün bir sentez kurma imkânı verebilirdi.

Palyatif Toplum, kitap alt başlığından da anlaşılacağı üzere acıyı farklı boyutlarıyla ele alıyor. “Algofobi - Acı Korkusu”, “Mutluluk Zorlaması”, “Hayatta Kalma”, “Acının Anlamsızlığı”, “Acının Kurnazlığı”, “Hakikat Olarak Acı”, “Acının Poetiği”, “Acının Diyalektiği”, “Acının Ontolojisi”… gibi başlıklardan oluşan kitap, aslında modern insanın acıyla kurduğu ilişkinin giderek bozulmasını tartışıyor.

Çünkü günümüzde her yerde bir algofobi, yani acı korkusu hâkim.

Öte taraftan acı toleransımız hızla düşüyor. Sürekli bir anestezi hâli yaşıyoruz. Bize acı verecek her durumdan kaçınıyoruz. Aşk acısına bile şüpheyle bakmaya başladığımız bir dünyada, acı artık hayatın doğal bir parçası olmaktan çıkarılıp ortadan kaldırılması gereken bir şey olarak görülüyor.

Oysa Han’ın asıl itirazı tam da burada başlıyor.

Acıdan kaçarken aslında hayattan da kaçıyor olabilir miyiz?

Algofobinin sadece bireyle sınırlı kalmayıp toplumsal alana da uzandığını söylüyor Han. Doğru, çünkü her geçen gün acı verici tartışmalara, çatışmalara ve fikrî ayrılıklara giderek daha az tahammül gösteriyoruz. Haliyle siyaset de bundan nasibini alıyor. Çünkü siyaset, toplumsal sorunların köküne inmek, acı verecek reformlar yapmak veya mevcut düzenin bozukluklarını değiştirmek yerine giderek bir ağrı kesici işlevi görüyor.

Bu durumda alternatifsiz siyaset, siyasi bir ağrı kesici olarak karşımıza çıkıyor. Muğlak orta yol, palyatif bir etki gösteriyor. Böylece tartışmanın, mücadele etmenin ve daha iyi bir toplum uğruna çaba göstermenin yerini sisteme uyma baskısı alıyor. Han’ın ifadesiyle bu ‘palyatif siyasettir.’

Doğrusu rahmetli Erbakan’ın sıkça kullandığı “pansuman tedbir” kavramı da burada aklıma geliyor. Bir yaranın kaynağını ortadan kaldırmak yerine üzerini kapatmak, acıyı geçici olarak dindirmek ve hayatı eskisi gibi sürdürmek…

Acıya cesareti olmayan bir siyaset, keskin reformlara ve gerçek çözümlere yönelmek yerine sistemin bozukluklarının üzerini örten kısa süreli ağrı kesicilere başvurur. Böylece her şey eskisi gibi devam eder. Çünkü acının kaynağını ortadan kaldırmadığınız sürece acı bir başka biçimde kendisini gösterecektir.

Bu çerçevede Han’ın kitabında altını çizdiğim cümlelerden biri şöyle: “Bana acıyla ilişkini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.”

Bir başka tespit ise modern insanın içinde bulunduğu durumu oldukça çarpıcı biçimde özetliyor: “Özgürlük artık baskılanmaz, sömürülür.”

İnsan, hiçbir dış baskı olmaksızın kendisini gerçekleştirdiğine inanarak kendi kendisini sömürüyor. Özgür olduğunu düşünerek itaat ediyor. Hatta özgür olup itaatkâr olmak, kimi zaman dışarıdan uygulanan bir zorlamadan daha yakıcı bir baskı oluşturur.

İşin doğrusu modern hayatın gelip dayandığı nokta biraz da burası…

İnsanlara yapay mutluluklar, yapay özgürlükler sunuluyor. İnsan kendi tercihlerini yaptığını düşünürken aslında kendisinin esiri hâline geliyor. Doğal döngünün dışına çıkıyor, tabiatla bağını koparıyor ve tabiat üzerinde uyguladığı şiddetle kendi acısını da bastırmaya çalışıyor.

Oysa bunların tamamı yanlış teşhis ve yanlış tedavi yöntemleri…

Yakın dönemde dünyaca yaşadığımız Pandemi de gösterdi ki virüs bir bakıma toplumda ayna vazifesi gördü. Karantina ise hayatın yalnızca saf yaşamsal faaliyetlerden ibaret olduğu bir toplama kampına dönüştü. İşte Han, Pandemi dönemindeki neoliberal çalışma kampının bugün “home office” olarak devam ettiğini hatırlatıyor bize.

Böylece evde çalışma, sağlık ideolojisi ve kendini sömürme üzerinden paradoksal bir özgürlük ortaya çıkıyor.

Bu yönüyle Palyatif Toplum aynı zamanda bir “olumluluk” toplumudur. Sorunların üzerine gitmek yerine onları geçici çözümlerle erteleyen, yapay bir mutluluk oluşturmaya çalışan bir toplum yani.

Mesela “Virüs havadan gelen bir terördür” diyor Han. Böyle durumlarda herkesin muhtemel bir virüs taşıyıcısı olmasından şüphelenilir. Bu da bizi bir karantina toplumuna ve nihayetinde biyopolitik bir gözetleme rejimine götürür. Nihayetinde olan da bundan pek farklı değildir.

Öte taraftan Pandemi başka hiçbir yaşam seçeneği bırakmıyor. Öyle ki; hayatta kalma meselesini hayatın kendisinin önüne geçiriyor.

Ve böylece modern insanın en temel açmazlarından biri ortaya çıkmış oluyor: Yaşamakla hayatta kalmak arasındaki farkı unutturmak...

Geldiğimiz noktada acı da anlamsızlaşmaya başlıyor. Ve böylece acı çekme sanatını hepten yitiriyoruz.

Böyle bir durumda acı, anlamdan arınmış, dili olmayan çıplak bedenin eline düşüyor. Oysa Han’a göre acının insan hayatında çok daha derin bir anlamı var. Öyle ki acı, Tanrı’yla ilişkiyi derinleştirebilir. İnsanda bir samimiyet ve yoğunluk oluşturabilir. Hatta Han daha da ileri giderek, acının kutsal bir erotizm olduğunu ve acının şehvete dönüşmesini sağlayabileceğini söylüyor.

Çünkü acının öldüğünü söylemek, bir bakıma Nietzsche’nin “Tanrı’nın Öldüğü ”nü söylemesinden çok farklı bir yerde durmuyor.

İşin gerçeği, acı insanın tabiatında da doğanın kendisinde de var olan asli bir unsurdur ve tamamen yok edilemez. Zamanla başka bir yerde ve biçimde kendini hissettirir. İnsan hakikatten uzaklaştıkça yapay gerçekliklere, acılara ve heyecanlara yönelir. Bugün yaşadığımız dijital hayat da bunun somut bir sonucudur. Belki de varlık duygumuzu bile acıya borçluyuz. Acı ortadan kalktığında onun yerini yapay acılar doldurur; macera sporları, riskli davranışlar, aşırılıklar ve giderek güçlenen uyarıcılar, insanın kendi varlığından emin olma çabasına dönüşür.

Bu yönüyle palyatif toplum zamanla paradoksal olarak aşırılıkların da ortaya çıkmasına yol açabilir. Çünkü bir toplumda acı kültürü yok edildiğinde barbarlığın ortaya çıkması da mümkün hâle gelir. Anestezi altındaki bir toplumda insanlara canlı olduklarını hissettirebilmek için giderek daha güçlü uyarıcılar gerekir. Kimyasal maddeler, şiddet, terör ve aşırılık böyle bir ortamda insanın kendisini yeniden hissetme araçlarına dönüşebilir.

Doğrusu bu yönüyle birçok yazarın, şairin ve sanatçının esin kaynağının ‘acı’ olduğunu görüyoruz.

Mesela Kafka, yazmayı ‘şeytan tarafından çimdiklenip neredeyse un-ufak edilmenin karşılığında alınan tatlı ve şahane bir ödül’ gibi görür. Yazmak olmasaydı hayatının delilikle sonlanacağını düşünenlerden biridir o. Bu nedenle çoğu kere onun kaleminden acı damlar. Daha doğrusu onun güç ve esin kaynağı, hayatından süzülüp gelen acılardır.

Benzer şekilde Nietzsche’de de acı, hayatın temel motive edici güçlerinden biridir.

Tom Waits’in bir sözü bunu çok güzel özetler:“Yıllarca şarkı söyledim, aşkı söyleyeyim dedim aşk acı oldu bana; acıyı söyleyeyim deyince de acı aşk oldu bana.”

Bir de acının diyalektiği var. İnsan acıyla yeni bir bilgiye, daha yüksek bir bilgi ve bilinç biçimine ulaşabiliyor. Çelişki de burada hayatın devamını sağlıyor.

Aynı acıya ontolojik anlamlar yükleyen birçok yazar, düşünür ve bilim insanı da olmuştur. Özellikle Viktor Frankl’ın acı üzerine düşünceleri, acının insan için yalnızca katlanılması gereken bir yük değil, aynı zamanda bir anlam ve hayat kaynağı olabileceğini de gösterir bize.

İlginçtir, bugün dijital medya üzerinden yaşadığımız aşırı görünürlük de acıyı derinleştirmek yerine ortadan kaldıran unsurlardan biri hâline gelmiş durumda.

Film, fotoğraf ve sosyal medya görüntüleri acıyı bize sürekli gösteriyor ama aynı zamanda acıya karşı duyarlılığımızı da törpülüyor.

Bir patlamada insanın parçalandığı anı kameranın kaydetmesi, insan gözünün görmesinin sınırlarının aşılmasıdır. Fotoğraf, bir bakıma soğuk ve vahşi bir görme tarzının ifadesine dönüşüyor burada.

Gezegenin bir köşesinde yaşanan felaketin görüntüsü, son derece steril ve rahat bir ortamda oturan insanın ekranına düşüyor.

Böylece acı, hayatın içinden çıkarılıp görüntüye dönüştürülüyor.

Sosyal medyada sürekli gözümüzün içine sokulan şiddet görüntüleri de zamanla benzer bir etki oluşturur. Başlangıçta insanı “Buna bir son verin, harekete geçin” noktasına getiren görüntüler, tekrarlandıkça duyarlılığı azaltır.

Böylece görmek, hissetmenin yerini alıyor.

Han, bütün bunları daha çok Batı’nın gözü ve dili üzerinden anlatıyor. Oysa Han’ın modern toplum için yeniden görünür kıldığı acı meselesinin bizim düşünce ve inanç dünyamızda çok daha kadim ve derin karşılıkları bulunuyor. Özellikle İslam kültüründe acıyla kurulan ilişki, insanın hayatını ve varlığını anlamlandıran köklü bir anlayışa dayanıyor.

Mesela Peygamberlerin çektiği acılar, Hz. Muhammed’in özellikle Mekke’de yaşadığı acı ve işkenceler, Hz. Eyyûb’un hastalık karşısındaki direnci, Kur’an’da ve hadislerde insanın imtihan oluşuna dair anlatılar… acının insanı olgunlaştıran yönünü ortaya koyuyor.

Bu yönüyle bir Müslüman için dünya biraz da acı çekme yurdudur.

Tasavvuf düşüncesinde acı çok daha başka boyutlarıyla yaşanılır.

Nihayetinde bütün bu öğretilerin ortak düşüncesi insanın bir imtihandan geçtiği hususudur. Bu imtihan sürecinde haliyle ince ve uzun bir yol bekler insanı. Kimi zaman bedeniyle, kimi zaman ruhuyla, kimi zaman evladıyla, kimi zaman malıyla, kimi zaman sevdikleriyle acıyı yaşar ve de süreç onu olgunlaştırır.

Yunus Emre’nin “Ham idim, piştim” anlayışı veya birçok edebiyatçının, yazarın, şairin ve İslam âliminin acı üzerine söyledikleri aslında bunu anlatıyor.

Bu bahsi uzatıp derinleştirmek mümkün. Lakin meramımızı ifade açısından bu kadarı kâfi…

Hasılı Han’ın Batı düşüncesi üzerinden ulaştığı birçok sonuç, bizim kültürümüzde ve inanç dünyamızda başka bir dille, başka bir derinlikle zaten ifade edilmiş durumda. Han’ın modern toplumun çıkmazını anlatırken ulaştığı sonuçlar, bir bakıma Doğu’nun kadim düşüncesini yeniden teyit ediyor.

Oysa işin aslı bugün acının üzeri örtülüyor.

Gerçeğin üzeri örtülüyor.

Hakikatin üzeri örtülüyor.

İnsana yapay mutluluklar, yapay özgürlükler sunuluyor.

Palyatif çözümlerle sorunların gerçek sebeplerini görmek yerine yaralar pansuman tedbirlerle kapatılmaya çalışılıyor.

Oysa yara temel sorun değil, belirtidir. Asıl mesele yaranın neden ortaya çıktığını bulabilmek… Yani teşhis…

Palyatif toplum ise tam tersini yapıyor. Yarayı iyileştirmek yerine ağrıyı kesiyor. Hastalığı ortadan kaldırmak yerine hastanın acısını hissetmemesini sağlıyor.

Bu nedenle Han’ın kitabı yalnızca acı üzerine bir kitap değil aynı zamanda yarayı teşhis reçetesi de sunuyor bize. Bir bakıma modern insanın neden acıdan kaçtığı ve acıdan kaçarken aslında neyi kaybettiği üzerine bir bakış yani.

Hâsılı kelam; Palyatif Toplumda pansuman çözüm yarayı iyileştirmek yerine ağrıyı kesiyor; hastalığın tedavisinden ziyade sadece acıyı hissetmesini engelliyor. Bu nedenle Han’ın kitabı yalnızca bir felsefe metni değil, modern insan için bir teşhis reçetesidir de aynı zamanda.

Bugün ihtiyaç olan şey daha fazla ağrı kesici veya yapay anestezi değil; yarayı azaltma ve acıya yeniden bakabilmektir. Çünkü bazen acı, kurtulmamız gereken bir yük değil; bilakis hayatta olduğumuzu hatırlatan, hakkı ve hakikati gösteren son işarettir.

1- Palyatif Toplum, Byung-Chul Han, Metis Yayınları, 2025

*Yusuf Tosun, araştırmacı yazar ve
Anadolu Yazarlar Birliği Genel Başkanı.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir