Görüşler

Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Bir ekseni modele dönüştürmek

Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Bir ekseni modele dönüştürmek

Üç ülke, ortak bir tarihin ve inancın merkezinde bir araya geldi. Bu buluşmayı sembolik bir jestle değil, kolektif savunma maddesi taşıyan bağlayıcı bir metinle taçlandırdı.

Mekke’de bir kare: Üç masa, üç lider, üç imza. Recep Tayyip Erdoğan, Muhammed bin Selman ve Şahbaz Şerif, 7 Ağustos 2026’da aynı belgenin altına imza attılar. Görüntü sade, neredeyse sıradan bir diplomatik tören karesiydi. Oysa bu sade görüntünün altında, bölgede bir süredir konuşulan ikinci eksenin ilk kez yazılı, bağlayıcı bir çerçeveye kavuşması yatıyordu. Mekke Anlaşması, ABD’nin bölgeye dayatmaya çalıştığı tek eksenli hegemonya tasarımının çöktüğü bir dönemde, bu tasarımın yerini alan ikinci ekseni ilk defa somut bir modele dönüştüren adımdır. Bu bağlamda, önce ABD’nin bölgeye ilişkin tasarımının nasıl değiştiğini, ardından bu değişimin Mekke Anlaşması’nı nasıl doğurduğunu, son olarak da anlaşmanın daha önceki eksen halinden ne bakımdan ayrıştığını tartışmakta yarar var.

ABD’NİN TASARIMI: İKİ EKSENLİ KONTROL

ABD’nin bölgeye ilişkin ilk tasarımı netti. İbrahim Anlaşmaları üzerinden genişleyen, İsrail’in belirleyici olacağı tek eksenli bir Ortadoğu. Ancak İsrail’in Gazze’de yürüttüğü işgal ve yıkım, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararlarına ve Uluslararası Adalet Divanı’ndaki soykırım davasına konu olacak boyutlara ulaşması, bu tasarımın bölgede meşruiyet bulmasını imkânsız kıldı. Haziran 2025, Şubat 2026 ve Temmuz 2026’da İran’a yönelik saldırılar da aynı tasarımın askerî planda da çalışmadığını gösterdi. Tahran çökmedi, Hürmüz’ün bir gecede kapatılabileceği herkese hatırlatıldı, Körfez’in tamamı füze menziline girdi. Tek hegemonya fikri hem siyasi hem askeri planda karşılık bulamadan çöktü. Peki Washington bu çöküş karşısında ne yaptı? Tek bir hegemon dayatmaktan vazgeçti, ikisine birden nüfuz edebileceği bir denge kurgusuna yöneldi. Birinci eksen ve ikinci eksen olarak tanımladığımız yapı, işte bu tasarımın ürünüydü.

Birinci eksen, Hindistan’dan başlayıp BAE ve İsrail üzerinden liman projelerine, enerji hatlarına, ticaret koridorlarına uzanan, bölgenin parasını ve silahını tek çatı altında toplayan hattı ifade ediyor. Filistin meselesi çözülmeden, güvenlik salt askeri bir denklem olarak ele alınmaya devam ettikçe, bu eksenin kalıcı bir meşruiyet üretme imkânı yok. İkinci eksen ise henüz kurumsallaşmış bir ittifak değildi. Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır’ın, Katar ve Suriye’nin de doğal paydaşı sayılabileceği, benzer güvenlik kaygıları etrafında gevşek biçimde bir araya gelen pozisyonu. Bu dört ülkenin son dönem dış politikaları yan yana konduğunda üç ortak nokta öne çıkıyordu: kimsenin bölgeye tek başına hükmetmesine izin verilmemesi, fiili işgallerin sona erip Doğu Kudüs başkentli bir Filistin devletine giden güvenilir bir yola dönülmesi ve savaş-barış kararını devletlerin elinden alan silahlı vekil yapıların tümünün tasfiyesi.

ABD’nin asıl hesabı, bu iki ekseni de birbirine karşı dengede tutarak kontrol edebileceği bir düzendi. Mekke Anlaşması ise tam da bu hesaba bir itiraz olarak ortaya çıktı. İkinci ekseni ABD’nin nüfuz edebileceği gevşek bir pozisyondan çıkarıp, kendi başına ayakta duran, yazılı ve bağlayıcı bir yapıya dönüştürdü. Var olan bölgesel faktörler ve koşullar, zaten bu dönüşümün zeminini hazırlamıştı.

MEKKE ANLAŞMASINI DOĞURAN ZEMİN

Yukarıda tarif edilen ikinci eksenin neden tam da bu noktada ve bu üç ülke arasında somutlaştığını anlamak için, birbirini destekleyen birkaç temel faktöre bakmak gerekiyor.
Anlaşmanın arka planındaki en belirgin dinamik, bölgesel güvenlik krizinin tırmanmasıdır. Haziran 2025’daki on iki günlük İran-İsrail-ABD savaşı ve bu savaşın bölgeye yayılma riski, krizin sınırlı bir cepheyle kalmayacağını gösterdi. Hürmüz Boğazı’nın geçici olarak kapanması, küresel enerji güvenliğinin ne kadar kırılgan bir zemine oturduğunu bir kez daha ortaya koydu. Zira Mekke Anlaşması da tam bu dönemde imzalandı. Körfez’de devam eden savaş, güvenliğin tek başına satın alınabilecek bir hizmet olmadığını, ülkelerin kendi omurgasını oluşturmadığı ve yönetemediği bir güvenlik sisteminin krizde beklenen korumayı sağlayamadığını açık biçimde gösterdi. Çünkü güvenlik, ithal edilebilen değil, ancak inşa edilebilen bir kapasiteydi.
Bu tırmanmayla eş zamanlı işleyen faktör ise ABD’nin güvenlik garantörlüğüne duyulan güvenin aşınmasıdır. Washington’ın kriz anında müttefiklerini ‘koruma’ ve ‘caydırma’ kapasitesinin sınırları görüldü. ABD’nin körfez ülkelerine büyük bedeller karşılığında vaat ettiği güvenlik işe yaramadığı gibi, bazı durumlarda bölgesel fay hatlarını tetikleyen bir unsura dönüştü. ABD’nin dikkatinin Rusya-Ukrayna ve Çin gibi kendi rekabet eksenlerine kayması, bölgeye ayırdığı önceliği de zayıflattı. Bu da bölge ülkelerini kendi güvenlik kapasitelerini bizzat inşa etmenin yollarını aramaya itti. Belki de en kritik nokta, ABD’nin bölgedeki temel önceliğinin İsrail’in güvenliği olduğunun giderek daha açık görülmesiydi. Nitekim ABD’de sol, liberal, hatta sağ kesimlerde ‘vergilerimiz neden İsrail’e gidiyor’ sorgulaması giderek yükseliyor, üstelik bu harcamaların gerçek boyutu kamuoyunca dahi tam bilinmiyor.

Bu güven kaybı, ABD’nin bölgeden kademeli çekilme isteği ve yükü vekil bir güce devretme arayışıyla birleşti. Washington’ın bölge için tercih ettiği tasarımın, İsrail’in hegemon olacağı bir Ortadoğu olduğu daha net görüldü. İbrahim Anlaşmaları ısrarının gerçek anlamı, salt ekonomik normalleşme değil, İsrail merkezli bölgesel hegemonya kurgusuydu.

Bunlara eklenen bir başka etken de, İsrail’in ısrarcı yayılmacı tutumu ve bu tutumun ABD tarafından kesintisiz desteklenmesiydi. Gazze’de ateşkesin defalarca kesintiye uğraması, Lübnan’a yönelik saldırıların sürmesi, Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan saldırılar, bölge ülkelerince istikrarsızlığın temel kaynağı olarak okundu. Bu saldırganlığın sürdürülebilir olmasının arkasında, İsrail’in ABD’den aldığı siyasal, ekonomik, istihbari ve askeri destek ile BM Güvenlik Konseyi’nde garantilenmiş veto koruması vardı. Bu tutumun yalnızca dönemsel siyasi liderlerle sınırlı olmadığı, Gazze ve Lübnan’daki gelişmelerle, daha kalıcı bir biçimde ortaya çıktı.

Anlaşma, önceden oluşmuş bir zeminin de üzerinde yükseldi. Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Eylül 2025’te imzalanan ikili savunma anlaşması, zaten bir temel oluşturmuştu. Türkiye’nin yılbaşındaki Suudi Arabistan ziyaretinde savunma sanayii iş birliğinin gündeme gelmesi ve Pakistan’la daha önce imzalanan ön savunma sanayii mutabakatı da bu zemini genişletti.

Anlaşmayı mümkün kılan bir diğer unsur, üç ülkenin birbirini tamamlayan güç unsurlarıydı. Türkiye savunma sanayii kapasitesi, harp doktrini ve operasyonel tecrübesiyle, Suudi Arabistan finansal kapasitesi ve stratejik coğrafi konumuyla, Pakistan ise nükleer caydırıcılığı ve askeri kapasitesiyle bu yapının birbirini tamamlayan unsurlarını oluşturuyor. Üç ülke arasındaki ilişkinin salt çıkar temelli olmadığı, ortak tarih, inanç, dayanışma bağlarına dayandığı vurgusu, Mekke’nin sembolik seçimi ve ‘kardeşlik’ retoriğiyle birleşerek anlaşmanın siyasi meşruiyetini güçlendirdi. Bu yakınlaşmanın, her üç ülkede de zaman zaman farklı öncelikler ve iç siyasi denge arayışlarıyla iç içe geçtiğini, dolayısıyla pürüzsüz bir uyum değil, ortak paydalar etrafında şekillenen pragmatik bir birliktelik olduğunu not etmekte yarar var. Ortaya çıkan tabloya, Pakistan’ın Çin ile CPEC üzerinden derinleşen ekonomik bağı ve Suudi Arabistan’ın Çin’le artan enerji-yatırım ilişkisi de eklenmeli.

Bu sürece eklenen son halka, Suriye’de Esad-Baas rejiminin yıkılması ve Türkiye’nin yeni Şam yönetimiyle kurduğu güçlü işbirliği oldu. Türkiye açısından bu gelişme, sınır güvenliği ve PKK/YPG unsurlarına karşı yürütülen mücadelede doğrudan bir kazanım anlamına geliyordu. Daha geniş planda ise Suriye’deki değişim, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı da içine alan üç ülkenin, kendi coğrafyalarındaki terör tehdidiyle mücadeleyi ortak bir öncelik olarak görmesini ve askeri birlikleri arasındaki çalışabilirliği artırma ihtiyacını pekiştirdi. Bu ortak öncelik, ülkeler arasında zamanla şekillenen ve bölgesel istikrarı terör örgütlerinden arındırılmış bir güvenlik mimarisiyle koruma altına almayı hedefleyen ortak tehdit algısının temelini oluşturdu.

EKSENDEN MODELE: NEYİN FARKI VAR?

Yukarıda sıralanan faktörler, ikinci eksenin neden tam da bu noktada somutlaştığını açıklıyor. Ama bunlar tek başına, ortaya çıkan yapının niteliğini açıklamıyor. Asıl kritik soru şu: Mekke Anlaşması, önceki bölümde tarif ettiğimiz ikinci eksenin sadece yeni bir görünümü mü, yoksa nitelik olarak farklı bir şey mi? Üç noktada bu fark netleşiyor.

Esnek ilişkiden çerçevesi belirlenmiş somut bir modele geçiş. İkinci eksen tarif edilirken, resmi bir ittifaktan bahsedilmiyor ve kâğıt üzerindeki anlaşmalar değil son dönemde izledikleri dış politika dikkate alınıyordu. Yani ikinci eksen, o ana kadar davranışsal bir yakınlaşmaydı. Ortak açıklamalar, örtüşen pozisyonlar, paralel diplomatik tutumlar üzerinden okunan, ama hiçbir yazılı yükümlülüğe bağlanmamış gevşek bir birliktelik. Mekke Anlaşması, bu davranışsal yakınlaşmayı hukuki bir zemine taşıyor. Anlaşmanın kolektif savunma maddesi, üç devletten birine yönelik saldırının diğer ikisine yapılmış sayılmasını öngörerek, bu ilişkiyi ilk kez yazılı ve karşılıklı savunma yükümlülüğü içeren bir çerçeveye taşıyor. Artık ortada “benzer kaygılar taşıyan ülkeler” değil, hukuki bir yükümlülük altına girmiş taraflar var. Bu, eksenin kendiliğinden bir yakınlaşma olmaktan çıkıp kurumsal bir inşa sürecine girdiğinin ilk somut kanıtı. Üstelik bu yeni yükümlülük, Türkiye’nin NATO üyeliğine alternatif değil, ona tamamlayıcı bir katman olarak sunuluyor.
Hegemonik yapılara açık itiraz. Peki bu anlaşma kime karşı? Resmî dil bu konuda temkinli. Yetkililer metnin ‘hiçbir ülkeyi hedef almadığını’ özellikle vurguluyor. Ortaya çıkış koşulları, iki hegemonik arayışa karşı ortak bir itiraza işaret ediyor. Bir yanda ABD’nin desteklediği İsrail merkezli bölge tasarımı, diğer yanda İran’ın vekil güçler üzerinden inşa etmeye çalıştığı nüfuz alanı. Mekke Anlaşması, resmî söylemde “hedef almama” diliyle ifade edilse de, fiilen “bölgeye kimse tek başına hükmedemesin” ilkesinin somutlaşmış hâli. Yani anlaşma, doğrudan bir düşman ilan etmeden, coğrafyayı etkileyen hegemonya ısrarındaki güçlere itiraz ediyor.

“Kardeş” ülkelere açıklık, örtülü daveti. Anlaşmanın imzacıları şimdilik üç ülkeyle sınırlı olsa da, gerek resmî açıklamalardaki “kardeşlik hattı” vurgusu gerek anlaşmanın kapsayıcı diliyle bırakılan açık kapı, bunun genişlemeye açık bir çekirdek olarak tasarlandığını gösteriyor. Bu, doğrudan bir üyelik çağrısından çok, benzer güvenlik kaygıları taşıyan ülkelere açık bir siyasi çerçeve oluşturma arayışı olarak okunabilir. Üstelik ikinci eksenin tarifinde bu ülkelerin “doğal paydaş” olarak sayılması da aynı mantığın devamı. Mekke Anlaşması’nı bir nihai/kapalı yapı değil, çekirdek bir model olarak okumak, bu nedenle daha isabetli görünüyor.

ÇEKİRDEK MODEL Mİ, GEÇİCİ REFLEKS Mİ?

Çekirdek model mi, geçici bir refleks mi? Bu sorunun cevabı bugünden verilemez. Ama anlaşmanın taşıdığı niteliksel fark, sorunun ciddiye alınmasını gerektiriyor. Bu arada Mekke’nin seçilmesi tesadüf değildi. Üç ülke, ortak bir tarihin ve inancın merkezinde bir araya geldi. Ama bu buluşmayı sembolik bir jestle değil, kolektif savunma maddesi taşıyan bağlayıcı bir metinle taçlandırdı. Anlaşmanın kalıcılığını da bu sembolik zemin değil, bundan sonra üreteceği kurumsal sonuçlar belirleyecek: birinci eksenin, İsrail-BAE-Hindistan hattının, meşruiyet açığını kapatıp kapatamayacağı, ikinci eksenin ise kurucu üç ülkenin ötesine gerçekten genişleyip genişlemeyeceği, bu sonuçlar arasında yer alıyor.

Sonuç olarak Mekke, bir sona değil, bir başlangıca ev sahipliği yaptı.

*Adnan Boynukara, 2009-2015 yılları arasında Adalet Bakanlığı’nda Yüksek Müşavir olarak görev yaptı. 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Boynukara, Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapmaktadır.

ortakyayinklise.jpeg

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir