‘İtibar ve İktidar - Antropolojik Bir Bakış’ kitabının yazarı Muhsin Altun, antik çağın duvar tasvirlerinden Vincent van Gogh’un tuvaline kadar tarih boyunca sanat eserlerine yansıyan yoksulluğun görünümlerini değerlendiriyor.
Vincent van Gogh, ünlü “Patates Yiyenler” tablosunda (1885) kırsal yaşamın sert gerçekliğini yansıtır. Kaba suratlı köylülerin patates tabağına uzanan kemikli elleri, toprağı kendilerinin işlediğini ve böylece rızıklarını dürüstçe kazandıklarını anlatmaktadır. Tablo aynı zamanda, yoksulluğun sanatsal temsilinde önemli bir değişimin habercisidir: İdealize edilmiş pastoral sahnelerden uzaklaşarak daha uzlaşmaz ve bazen öfkeli bir gerçekçiliğe doğru bir yönelim söz konusudur.
Yoksulların günlük yaşamı söz konusu olduğunda antik çağın duvar resimleri de benzer bir gerçekçiliğin izlerini taşımaktadır. Firavunlar dönemi (M.Ö. 3100-320) Mısır ikonografisi üzerine çalışmalarıyla tanınan C. Aldred’in tespitiyle, olgun ve başarılı erkekler, “fiziksel sağlıklarının gururu veya iyi bir yaşamın getirdiği şişmanlık içinde” gösterilirken köylüler ve diğer emekçiler, çalışmaktan ya da yetersiz beslenmekten bitkin vaziyette resmedilmiştir. Antik Mısır sanatında nadiren rastlanan bu tür temsiller, çoğunlukla köylülerin işverenleri ya da serflerin efendilerinin lütfuyla taşlara kazınmış haldedir.
Döneme ait mezarlıklarda yapılan kazılar da hasta ve bitkin emekçi imgesini doğrulamaktadır. Örneğin ülkeyi etkileyen hıyarcıklı vebanın (Yersinia pestis) ardından hızla boşalan Akhetaten ya da yaygın adıyla Amarna kentindeki kazılar, veba ile ilgili çarpıcı bir gerçeği gün yüzüne çıkardı: 2006-2013 yılları arasında güney mezarlığında açılan 278 mezardan %45’i, esasen arkeolojik kayıtlardaki temsili çok düşük olan 3-25 yaş arası çocuk ve yetişkinlere aitti.
İskelet kalıntıları belirli “stres göstergeleri” (kribra orbitalia, lineer mine hipoplazisi, porotik hiperostoz) açısından analiz edildiğinde ise bu yaş aralığındaki 79 bireyden 68’inin stres göstergelerinden en az birini taşıdığı; başka deyişle yetersiz beslenmekten mustarip olduğu ortaya çıktı. 0-2 Yaş aralığındaki bireylerin %58.6’sında, 3-7 yaş aralığındaki bireylerin %86.4’ünde, 16-20 yaş aralığındaki bireylerin %93.8’inde ve 21-25 yaş aralığındaki bireylerin %77.8’inde “yetersiz beslenme” belirtileri mevcuttu. Özetle, veba yoksulları öldürmüştü.
Yeraltından gelen sesler, Amarna’daki saray, tapınak ve anıtsal mezar duvarlarını süsleyen bolluk sahneleriyle keskin biçimde çelişmektedir. Mısırbilimci (Ejiptolog) B.J. Kemp’in bildirdiğine göre, firavun Akhenaten (M.Ö. 1352-1334), kurduğu başkentin bolluk ve zenginliğin zirvesini temsil etmesini istemişti. Tanrı Aten adına inşa ettirdiği tapınak devasa bir yiyecek sergisi gibiydi. Keza, saraylar ve kamusal yapılar, yiyecekler ve diğer adaklarla dolu ahşap masa resimleriyle süslenmiştir. Resimlerde tasvir edilen yiyecekler arasında bütün ekmek somunları, büyük sığır eti parçaları ve bütün kazlar ile yemek hazırlığında kullanılan diğer şeyler yer almaktadır.
Bulgular, vebanın zengin-fakir ayırmadan herkesi öldürdüğü fikrinin basitliğini ortaya koyarken var olan sınıfsal çelişkileri doğruladı. Kazı ekibinden antropolog K. Kuckens’ın vurguladığı gibi, eğer salgın (pandemi) görece iyi beslenen sağlıklı bireyleri de yakalamış ve ayrımsızca öldürmüş olsaydı, açılan mezarlarda uzun dönemli hastalık ve stres kanıtları değil, görece daha iyi durumda iskeletler de bulacaktık. Amarna’daki mezarlık bunun tam tersi bir hikâye anlatmaktadır.
***
Bir başka veba hikâyesi, antik Mısır’daki ölüm örüntüsünün Erken Modern dönem Avrupası’nda da kendini tekrarladığını gösteriyor. Hıyarcıklı Veba ya da Avrupa’daki adıyla “Kara Ölüm” bu defa İsviçre’nin Basel kentindedir. Tarihçi S. Burghartz’ın aktardığına göre, bu dönemde Basel nüfusunun büyük bir kısmı, düşük gelirli işlerden ve dilencilikten derin yoksulluğa kadar uzanan güvencesiz ekonomik koşullar altında yaşıyordu.
2016-2017 yıllarında kent merkezinde yapılan kazılarda, vaktiyle veba hastanesi olarak da kullanılan eski bir manastırın bahçesinde 279 bireyi barındıran çoklu mezarlar keşfedilmişti. Basel Üniversitesi’nden arkeolog L. Rindlisbacher ve arkadaşları, mezarların 1665-1670 yılları arasındaki veba salgınının kurbanlarına ait olduğunu saptadı.
Sosyoekonomik durumun vebadan ölüm oranlarını nasıl etkilediğini inceleyen araştırmacılar geleneksel tarih anlatısının ötesine geçtiler. Mezarlıktan çıkarılan insan kalıntılarını belediye hastanesinin (Bürgerspital) arşiv kayıtlarıyla eşleştirdiler. Biyo-arkeolojik yöntemlerle (izotop analizleri, antik DNA çalışmaları ve osteo-arkeolojik incelemeler) kurbanların hayat hikâyelerini “yeniden inşa” ettiler. Sonuçları geçen Nisan ayında Antiquity dergisinde yayınlanan çalışma, özellikle fizyolojik stres ve beslenme analizleri yardımıyla sosyoekonomik statünün (SES) bir salgın sırasında ölüm oranını etkileme keyfiyetine dair önemli ipuçları vermektedir. Özetlemek gerekirse;
Salgın herkesi aynı şiddette etkilememişti. Bilakis veriler, SES’in, beslenme biçimlerinin ve yaşam koşullarının hayatta kalma şansını doğrudan belirlediğini göstermektedir. Kurbanların kemiklerinde saptanan düşük “δ13C” değerlerine bakılırsa, C4 bitkileri (darı, mısır) yalnızca küçük miktarlarda, hatta hiç tüketilmemiştir. Bu durum, daha yüksek “δ13C” değerlerine sahip tekil bireylerin tespit edildiği Geç Demir Çağı (M.Ö. 1. yüzyıl sonları) ve Geç Antik Çağ/Erken Orta Çağ’daki (M.S. 400 civarı) beslenme rejiminin bile gerisindedir. Keza, düşük “δ15N” (azot-15) değerleri, kurbanların kırmızı-beyaz et ve balık tüketmediğini göstermektedir.
İskelet kalıntılarındaki “fizyolojik stres” izleri, ölenlerin çoğunun çocukluktan itibaren yoksulluk, yetersiz beslenme ve zorlu yaşam koşullarıyla mücadele ettiğini ortaya koyuyordu. Örneğin aynı mezara konulan 15 kişinin ortalama ölüm yaşı 17.7 yıl olup, en genç birey 3-4 yaşlarında ölmüş ve sadece 4 kişi 20 yaşını aşmıştır. Ölüm anındaki ortalama yaş düşük olmasına rağmen bu bireylerde dejeneratif omurga ve omuz lezyonları da dâhil çok sayıda patolojik durum saptanmıştır. Tüm bireylerde, hem akut hem de kronik süreçler ve iyileşmiş lezyonlar şeklinde spesifik olmayan fizyolojik stres belirtileri mevcuttur.
Basel kurbanları, örneğin Orta Çağ Britanya’sındaki bireylere göre daha yüksek oranda “diş minesi hipoplazisi”, periodontal hastalık, iyileşmiş travma ve dejeneratif hastalıklara işaret eden birçok patolojik durum sergiliyorlardı. Özellikle enine mine hipoplazisi, çocukluk dönemindeki spesifik olmayan stresin kanıtı olup, bireyin küçük yaşta ev içi ve ev dışı emek faaliyetlerine katıldığını gösterir. Genellikle yoksul bireylerin üstlendiği fiziksel olarak zorlu işlerin yol açtığı gerilim, iskelette, hem dejeneratif lezyonlarda hem de kas-iskelet stres belirteçlerinde kendini göstermektedir. Rindlisbacher’in tespitiyle, “iş stresi, bir pandemi sırasında maruziyet için en önemli faktörlerden biridir. Eğer hayatta kalmak için işten vazgeçemiyorsa ölümcül bir hastalığa yakalanma tehlikesi bile kişiyi çalışmaktan alıkoyamaz.”
Bu arada, burjuvazinin kontrolündeki Basel Kent Konseyi, uyarılara rağmen ticari kaygılarla karantina uygulamayı reddederek vebanın yayılmasını kolaylaştırmıştı. Dahası, belediye hastanesi, yalnızca Basel ve mücavir alandaki (Landschaft) tam vatandaşlık statüsüne sahip hastaları ve bir işverenin mali desteğine sahip olanları kabul etmekte; hastalanan ev hizmetlileri kent dışına çıkarılmaktadır.
Özetle, Basel’deki veba kurbanları, çoğunlukla fiziksel olarak zorlu işler yapan, SES’leri düşük genç erkeklerdi. Veba, herkesi eşitleyen “demokratik” yollardan değil, fizyolojik stres ve sosyal eşitsizliğin müşterek etkisi altında yayılmış; patates yiyenleri daha kolay avlamıştı.
Antik Mısır’dan modern çağlara uzanan tarihsel kesit, salgınların toplumun en kırılgan katmanlarını ölüme daha çok yaklaştırdığını göstermektedir. Keza, son COVID-19 pandemisi, SES’in belirli sosyal grupların kırılganlığını ne kadar derinden etkilediğini göstermiş olmakla, bu tarihsel kesitle uyumludur. Son beş yılda, düşük SES’in daha yüksek enfeksiyon oranları, daha şiddetli hastalık ve daha yüksek ölüm oranlarıyla yakından ilişkili olduğunu gösteren çok sayıda çalışma yayınlandı. Buna göre, (1) uzaktan çalışmaya imkân vermeyen “temel” hizmetlerde istihdam edilme olasılığının göreli yüksekliği ve (2) sosyal mesafeyi korumayı zorlaştıran kalabalık haneler ve dar gelirli mahalleler, düşük SES’li bireylerin virüse maruz kalma riskini artırır.
Ekonomik kriz veya pandemi sırasında SES, ölüm oranları üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Hastalık belirtisi gösteren bir kişi, sürekli çalışmadan temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa iyileşme veya toparlanma genellikle imkânsız olacaktır. Çünkü “hasta halde” işe gitmek zorundadır (finansal stres). Temel mallara veya kurumlara erişim, insanların hastalanma, bakıma ihtiyaç duyma veya ölme olasılığını belirler.
***
Gerek arkeolojik gerekse sosyolojik bulgular, ölümü salt biyolojik bir son değil, ömür boyu maruz kalınan eşitsizliklerin nihai bir sonucu olarak okumaya zorlamaktadır. Antik Mısır’daki, Basel’deki ve daha pek çok yerdeki veba kurbanlarının dramatik yaşam öyküleri, ölümü “büyük eşitleyici” olarak tanıtan egemen sınıfların muhafazakâr kurgusunu paramparça etmiştir.
Yukarıdaki tarihsel kesit, ister istemez Nazım Hikmet’in “Ölüme Dair” şiirini hatırlatır. Nâzım burada, bazı acıklı ölüm hikâyelerini uyaklı bir dille aktarırken bir eski Acem şairine söylettiği “Ölüm âdildir / Aynı haşmetle vurur şahı fakiri” sözünün ciddiyetini sorgular. Ölmeden önce yaşadıkları hayatın adaletsizliğini bedenlerinde taşıyan ölülerin ruhları, şairin bu sözünden hoşlanmazlar. “Biliyorum” der Nazım; “ölümün âdil olması için / hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...”
“Ölüme Dair”, ölümün sözde eşitleyici işlevini reddeden en keskin edebi metinlerden biridir. Ölüm şah ile fakiri aynı haşmetle vurmaz; ölüm, ancak hayatta da eşitlenmiş bireyler için “âdil” bir son olabilir. Nâzım’ın buradaki mizahla karışık hiddeti, arkeolojik verilerin soğuk rasyonelliğini biraz olsun yumuşatırken kendi ölümümüzün olası sınıfsal veçheleri üzerinde düşünmemizi kolaylaştırabilir.
*Muhsin Altun, araştırmacı yazar.
