Emekli büyükelçi Hasan Göğüş, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ‘Mekke Savunma İttifakı’nı yazdı. Anlaşmanın teknik olarak NATO’ya benzediği bildirilse de ittifakın bir caydırıcılığı olmadığını belirten Göğüş, ileride Filistin dahil Müslüman ülkelerin de dahil edilip edilmeyeceğini irdeledi.
Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’nden tam bir ay sonra 7 Ağustos’ta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Salman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan, “Ortak Savunma Anlaşması”nın basına duyurulmasının üzerinden neredeyse bir hafta geçti. Ama hala Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın hafta sonunda Anadolu Ajansı muhabirleriyle yaptığı söyleşide dile getirilenler haricinde, her üç ülkede de anlaşmanın içeriğine ilişkin basına sızan bir bilgi yok. Buna karşılık İletişim Başkanlığı şimdiye kadar hiç görülmemiş bir şekilde anlaşmanın tanıtımı için kapsamlı bir kampanya başlattı. Bu çerçevede İstanbul ve Ankara’nın Galata Kulesi, Atakule gibi simgesel binaları Mekke İttifakına ilişkin görsellerle donatıldı. 15 Temmuz Köprüsü’ne üç ülkenin bayrakları asıldı. Bilindiği kadarıyla anlaşmanın gizli bir niteliği bulunmuyor. İçeriği neden sır gibi saklanılır, hangi sebeple geniş bir kampanyayla tanıtılmasına ihtiyaç duyulur, pek anlaşılır gibi değil.
Türkiye garip bir ülke haline geldi. Milletvekilleri metnini görmedikleri bir kanun tasarısının altına imza atıyor. Halk içeriğini bilmediği bir anlaşmayı desteklemeye çağrılıyor.
İSLAM NATO’SU MU GELİYOR?
Bakan Fidan’ın açıklamalarından Mekke İttifakı’nın nihai hedefinin Sekretaryasıyla, Genel Sekreteriyle, Askeri ve Siyasi Komiteleriyle, Bakanlar Konseyiyle ve NATO’nun meşhur V. Maddesi’ni anımsatan güvenlik garantisiyle son tahlilde bir ‘İslam NATO’su’ kurmak olduğu anlaşılıyor. Türkiye aslında İslam NATO’su fikrine yabancı sayılmaz. İlk kez rahmetli Necmettin Erbakan 3 Temmuz 1993 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada, “NATO’nun Müslüman ülkeler aleyhine döndüğünü, buna mani olmak için ayrılıp İslam NATO’su kurmak gerektiğini” söylemiş. Açıkça söylenmese de siyasi İslamcıların çoğunun gönlünde yatan aslan da bu.
Erbakan’ın bir diğer projesi de İslam ülkeleri arasında ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesine ilişkin yeni bir örgüt kurulmasıydı. “D-8” adı altında hayata geçirilen bu örgütün günümüzde ne iş yaptığını, sekretaryasının nerede olduğunu bilen kaç kişi var?
Mekke İttifakı’nın bugün için üç üyesi bulunsa da, tüm İslam ülkelerinin katılımına açık olduğu vurgulanıyor. İlk aşamada düşünülenler ise Mısır, Katar, Endonezya, Malezya gibi ülkeler olmalı. Hazırlık sürecindeki tüm toplantılarda hazır bulunan Mısır belli ki son dakikada fikir değiştirmiş. Yunanistan ve İsrail ile işbirlikleri ağır basmış olmalı.
Filistin’i kurucu üç ülke de bağımsız devlet olarak tanıyor. İran’ın bir İslam ülkesi olduğunda tereddüt yok. Yarın bir gün Filistin ve dahi İran Mekke İttifakı’na katılmak isteseler, kabul edilecekler mi?
NATO 1949 yılında Washington Antlaşması’nda açıkça yazılmasa da 12 ülkenin ortak Sovyet tehdidine karşı kurulmuştu. Oysa Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin tehdit algılamaları birbirlerinden tamamen farklı.
En fazla sıkıntıda olan Suudiler, yıllardır Yemen’de, Kızıldeniz’de Husilerle savaş halindeler. İran’ın bazen doğrudan, bazen de vekillerinin saldırılarına maruz kalıyorlar.
Pakistan düşman kardeşi Hindistan ile bağımsızlığını kazanmasından bu yana 5 kez savaştı, 3 kez de savaşın eşiğinden döndü. İki ülke Keşmir sorunu nedeniyle her an yeniden çatışabilir. Pakistan bu yıl başında da Taliban’a resmen savaş ilan etti.
Türkiye’ye gelince vakti zamanında Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ Rusya, Yunanistan ve PKK’yı kast ederek Türkiye’nin her zaman için 2.5 savaşa hazır olması gerektiğini söylemişti. Bugün uzun dönemde bu tehditlere İsrail’i de dahil edebilirsiniz. Ama Türkiye tüm bu tehditlerle tek başına baş edebilecek imkan ve kabiliyetlere sahip. İsrail’in nükleer gücüne karşılık da Türkiye NATO’nun nükleer şemsiyesi altında korunuyor.
SALDIRININ TANIMI KOLAY DEĞİL
Mekke İttifakı’nı savunanlar ortak güvenlik garantisi yükümlülüğünün sadece üç ülkeden birine saldırı halinde devreye gireceğini, ayrıca anlaşmanın kollektif caydırıcılığa önemli bir katkı sağlıyacağını savunuyorlar. Tıpkı terörizm gibi, uluslararası hukuk da saldırının tanımını yapmak o kadar kolay değil. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü 1998 yılında kabul edilmesine karşın saldırı suçunun yargı yetkisi kapsamına alınması ancak 2010 yılında mümkün olabildi. İran’ın körfez ülkelerindeki Amerikan çıkarlarını vurması saldırı mı? Yoksa İran bu ülkelerden kalkan uçaklarıyla kendisine saldıran Amerika’ya karşı meşru müdafaa hakkını mı kullanıyor? Yıllarca tartışsanız bir sonuca varamazsınız.
Caydırıcılığın birinci şartı inandırıcılıktan geçer. Oysa yaygaracı Yunanlılardan başka Mekke İttifakı’nı fazla ciddiye alan yok. İran bile doğru dürüst bir tepki vermiyor, herhalde gülüp geçiyor. Nitekim ittifakın kurulmasından sonra İran destekli Husiler Suudi Arabistan’ın Aramco tesislerine saldırdı. İttifak ülkelerinden tık yok. Nerede kaldı caydırıcılık?
Pakistan’ın nükleer gücü ve uzun menzilli füzelerinden, Suudi Arabistan’ın bol parası olduğundan, Türkiye’nin de gelişmiş savunma sanayiinden ve NATO’nun ikinci büyük ordusundan söz ediliyor. Unutmayalım ki un, yağ ve şekere sahip olmak her zaman iyi helva yapabilmek anlamına gelmiyor.
Mekke İttifakı’nın sekretaryasını Suudi Arabistan kapmış. Masraflarını da ev sahibi ülke olarak Suudiler karşılayacaktır. Bu durumda muhtemelen Genel Sekreterlik görevi bir Türk’e nasip olacaktır. Türkiye’nin kazancı da yüksek maaşlı bir post kazanmakla sınırlı kalır.
*Hasan Göğüş, emekli büyükelçi.
