Görüşler

Almanya’nın ‘Yangın Duvarı’ çöküyor mu?

Almanya’nın ‘Yangın Duvarı’ çöküyor mu?

Almanya’da aşırı sağ yine kazandı. Kuzeydoğudaki Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde oyların en büyük bölümünü alan aşırı sağ, bu ayın başında Saksonya-Anhalt’ta elde ettiği sonucu tekrarladı.

Mecklenburg-Vorpommern’da iktidara gelmesi pek olası görünmese de Saksonya-Anhalt’ta bunu başarma ihtimali bulunuyor. Magdeburg’daki eyalet parlamentosunda yalnızca üç milletvekilinin desteğine ihtiyaç duyuyor. Sosyalizmi milliyetçilikle harmanlayan aşırı sol Sahra Wagenknecht İttifakı’nın da Almanya için Alternatif (AfD) ile iş birliğine belirli ölçüde açık olduğuna dair işaretler var.

Almanya’nın “yangın duvarı” yıkılıyor mu? Yıllardır Almanya’daki diğer tüm siyasi partiler aşırı sağ ile çalışmayı kararlılıkla reddediyor. Eleştirmenler, aralarında ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de bulunduğu bazı isimler, bu uygulamanın demokratik olmadığını ve sonunda ters tepeceğini savunuyor. Peki, yaşananlar bu görüşü doğruluyor mu?

Saksonya-Anhalt’ta AfD, Almanya’nın iktidardaki merkez sağ partisi Hristiyan Demokratlar’ın aldığı oyların iki katından fazlasını elde etti. Ancak şu gerçek değişmiyor: Bir parti, çoğunluğu elde etmedikçe iktidar olma hakkına sahip değildir. Çoğunluk ise yüzde 50 artı bir oy anlamına gelir. Dolayısıyla aynı sonucu başka bir şekilde okumak da mümkün. Açık bir çoğunluk, aşırı sağa karşı oy kullandı. Bu tesadüfen değil, birçok kişinin demokrasi açısından tehdit olarak gördüğü bir partinin iktidara gelmesini engellemek amacıyla bilinçli biçimde gerçekleşti.

Bu büyük AfD karşıtı oy kitlesini görmezden gelmenin “demokratik” olduğunu söylemek oldukça tuhaf olurdu. Temsili demokrasinin önde gelen teorisyenlerinden yalnızca Avusturyalı hukukçu Hans Kelsen, temsilî meclislerdeki tüm partilerin her zaman uzlaşma araması ve azınlıklara ulaşması gerektiğini savunacak kadar ileri gitmişti. Kelsen’e göre demokrasinin vaadi, halkın kendisini yönetmesine dayanıyor. İradesinin hükümet politikalarına yansıdığını görebilen insanların sayısı ne kadar fazla olursa, o kadar özgür olurlar.

Ancak Kelsen’in partiler arası azami iş birliği anlayışı göründüğü kadar demokratik değil. Eğer ezici bir çoğunluk vergi cennetlerinin kapatılmasını istiyorsa, neden mevcut düzenden yararlanan milyarderlerle uzlaşmak zorunda olsun? Partiler, seçmenler aşırı sağ ile iş birliği yapılmasını istemedikleri için seçiliyorsa, uzlaşma arayışını savunmak daha da zor hale geliyor.

Yangın duvarını eleştirenler, bunun aşırı sağ seçmenlerini temsil hakkından mahrum bıraktığını savunuyor. Ancak bu açıkça doğru değil. Aşırı sağ milletvekilleri, sandalye kazandıkları parlamentolarda zaten oldukça görünür ve aktif. Özellikle muhalefet partilerine hükümeti denetlemek için çok sayıda araç sunan siyasi sistemlerde bu durum daha belirgin. Almanya da bu ülkelerden biri. Aşırı sağın mevcut hükümete baskı uygulamak ve kendi belirlediği konularda tartışma başlatmak için pek çok fırsatı var. Demokraside iktidar dışında kalmak, görünmez olmak anlamına gelmez.

Yangın duvarının önde gelen eleştirmenlerinden siyaset bilimci Christian Stecker, Almanya’nın “tematik temsil” eksikliğinden yakınırken, duyulma hakkı ile yönetme yetkisi arasındaki kritik ayrımı gözden kaçırıyor. Aşırı sağ partiler parlamentoda sandalye kazanmışsa diğer partilerin onlarla tartışmayı reddetmemesi gerektiği doğru. Ancak demokratik yollarla seçilmiş aşırı sağ popülistlerle konuşmak, onların görüşlerine uyum sağlamak gerektiği anlamına gelmiyor.

Ne yazık ki son yıllarda Avrupa’nın birçok ülkesinde tam da bu uyum sağlama durumu yaşandı. Aşırı sağ ile resmî koalisyonlara girmeyi reddettiklerini söyleyen çok sayıda, özellikle merkez sağ siyasetçi, fiilen aşırı sağın söylemlerini kopyaladı ve böylece yangın duvarını aşındırdı.

Çok sayıda araştırmanın ortaya koyduğu üzere, ana akım merkez sağ partilerin aşırı sağı taklit ederek yok etmeye çalışması genellikle ters tepiyor. Aynı şekilde, aşırı sağı hükümete dahil etmenin onun beceriksizliğini ortaya çıkaracağı ve böylece desteğini eriteceği yönündeki teori de şimdiye kadar doğrulanmadı. Bu hipotezi test eden araştırmalarda aşırı sağ, bir sonraki seçimde ortalama altı puan daha yüksek oy aldı. Aşırı sağın bir azınlık hükümetini desteklediği durumlarda da aynı sonuç geçerli.

Elbette aşırı sağcı İsveç Demokratları, merkez sağ bir azınlık hükümetini ayakta tutuyordu. Ancak parti, 2010’da parlamentoya girmesinden bu yana ilk kez ülkenin son seçiminde oy kaybetti. Üstelik bu ayki seçim öncesinde merkez sağ partiler, gelecekte İsveç Demokratları’nı resmî bir koalisyona dahil etmeyi dahi önermişti. Ancak tek bir sonuçtan genelleme yapılmamalı. Aşırı sağ bir azınlık hükümetini destekleyerek gündemi etkileyebilir, fakat politikaların uygulanması veya sonuçlarından sorumluluk üstlenmek zorunda kalmaz. Bunun demokrasi anlayışıyla bağdaştırılması oldukça güç.

Aşırı sağ sandıkta güç kazanmaya devam ederse, onu iktidardan uzak tutmak için kurulacak koalisyonların giderek daha heterojen hale geleceği ve bunun ters tepme ihtimali olduğu doğru. Aşırı soldan merkez sağa kadar uzanan, ideolojik açıdan tutarsız ittifaklar sürekli tartışmalar ve etkisizlik yaşayacaktır. Ayrıca bu ittifaklar, aşırı sağ popülistlerin sıkça dile getirdiği, kötü niyetli bir siyasi düzenin onları iktidardan uzak tutmak için her şeyi, hatta kendi ilan ettiği ilkelerden vazgeçmeyi bile göze aldığı iddiasını doğrulama riski taşıyor.

Neyse ki böyle bir sonuç kaçınılmaz değil. Ancak bunu önlemek için diğer partilerin yalnızca aşırı sağa karşı kampanya yürütmekten vazgeçmesi ve bunun yerine gelecek için kendi olumlu vizyonlarını ortaya koyması gerekiyor. Mecklenburg-Vorpommern’da mevcut eyalet başbakanı Sosyal Demokrat Manuela Schwesig kendisini “Die Frau gegen Blau” yani “Maviye Karşı Kadın” sloganıyla tanıttı. Bunun bir miktar etkisi oldu ancak AfD’nin seçimi birinci sırada tamamlamasını engellemeye yetmedi

Daha önemlisi, Saksonya-Anhalt’ta AfD’nin tarihî kazanımlar elde etmesinin nedenlerinden biri umut duygusunu öne çıkarmasıydı. Partinin “Her şey mümkün” ve “Her şey iyi olacak” sloganları, Barack Obama’nın seçim kampanyasından çıkmış gibi durabilirdi. AfD, seçmenlerin öncelikli kaygılarına kendinden emin biçimde yanıt verdi. Bu kaygılar göçten ziyade ekonomik koşullar üzerinde yoğunlaşıyordu. Diğer partiler ise bu kritik konu söz konusu olduğunda söyleyecek fazla bir şey bulamadı.

Jan-Werner Mueller

Princeton Üniversitesi’nde Siyaset Profesörü olan Jan-Werner Mueller, Viyana’daki Beşeri Bilimler Enstitüsü’nde araştırmacıdır

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir