Avukat Remzi Çağrı Uzun, Alman arkeolog H. Wincler, birinci dünya savaşı öncesinde Boğazköy'de yaptığı kazıları yazdı. Uzun, Wincler'in kazılardan çıkardığı sayısı yirmi beş bini bulan Hititçe tabletlerin nasıl çözüldüğünü ve yazıtlarda ne denildiğini ele alıyor.
Yazıcılarının, okuyucularının ve konuşanlarının binlerce yıl öncesinden kaybolduğu; geriye hiçbir yardımcı metni kalmayan Hitit yazısını ve Hititçe dilini çözmek için Hattuşaş’ta kazılar yapan Alman arkeolog H. Wincler, 1913 yılında öldüğünde geriye, Boğazköy kazılardan çıkarılan sayısı yirmi beş bini bulan Hititçe tablet kaldı.
Wincler’in yarım kalan mirasını, Birinci Cihan Harbi sırasında, savaşabilecek durumda kim varsa orduya çağrılan bir dönemde, dilbilimci B. Hrozyn devraldı. Hrozny, Avusturya-Macaristan ordusunda yedek subay olarak Osmanlı topraklarına gelmişti. Tarihe yönelik ilgisiyle bilinen Kumandanı Kammegraber, Hrozny’i cephe gerisine çekerek İstanbul’da Hitit çivi yazısını çözmesi için görevlendirdi. 1915 yılında binlerce tabletin arasında Hititçeyi çözmek için çalışmaya başlayan Hrozny, bu dilin İngilizce ve Almanca gibi gramer özellikleri gösterdiğini fark ederek çalışmasını ortak kelime arayışlarına yönlendirdi. Bu tasnifleme çalışması sırasında, diğer cümlelerden ayrı bir yerde duran “Nu ninda-an ezzateni watar-ma ekkuteni” cümlesini fark edişi, Hititçeyi çözmesini sağladı.
Çözülen bu ilk cümledeki kelimelerin birçoğu Hint-Avrupa dil ailesinde yer alan kelimelere benzemekteydi. Ezzatani kelimesi Almanca yeme anlamına gelen (Essen) kelimesiyle, watar ise İngilizce (water) ve Almanca (wasser) olarak karşılık bulan su kelimesiyle ilişkiliydi. Ninda ise, Farsça ve Kürtçede yer alan ve ekmek anlamına gelen (nan) kelimesine karşılık gelmekteydi ve sonuç olarak onlarca yıllık emeğin karşılığında çevirisini yapabildiği ilk cümle şu olmuştu: “Sen şimdi ekmek yiyeceksin ve su içeceksin.”
Hrozny’yi, keşfini yaptığı bu ilk cümle sırasında hayal etmeye çalışın. Büyük bir sevinç yaşadığı muhakkak. Fakat ihtimaldir ki, verilen bunca emeğin sonucunda daha çarpıcı ve tarihi bir cümle keşfetmiş olmayı umardı. Bir nebze olsun hayal kırıklığına uğramış olsa gerek. Keza meslektaşları, farklı dillerde yaptıkları çalışmalar sırasında, kadim uygarlıklara yakışır mahiyette cümleler keşfetmişlerdi. Örneğin Akkadca dilinde çözümlemesi yapılan ilk cümle, “Ben Dârayavauş’um, büyük kral, kralların kralı.” Veya Thomsen’in Orhun yazıtlarında keşfettiği ilk cümle olan “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında” gibi…
Ancak Hrozny’nin hayal kırıklığının asıl sebebi bu cümlenin Anadolu’da taşıdığı anlamı fark edememiş olmasıydı. Çünkü Anadolu, tarih boyunca verimli topraklarına ve su kaynaklarına rağmen, üzerinde yaşayan halk için yokluğun ve yoksulluğun coğrafyasıydı. Ekmek ve su, bu topraklarda çoğu zaman ulaşılmaz olan, kıymetli hazinelerdi. Öyle ki insanlar bu ihtiyacı kil tabletlere yazacak kadar derinden hissetmişti.
Anadolu’yu, Anadolu insanını tanımanın yaşattığı dönüşümü gördüğümüz en önemli örnek Nazım Hikmet. Nazım Hikmet, Donanma Komutanlığı Davası neticesinde bir süre birlikte Çankırı Cezaevinde kaldığı Kemal Tahir’in aksine, halkın gerçekliğini cezaevinde tanımış, halkıyla parmaklıkların arkasında yüzleşmişti ve bu yüzleşme sonucunda Şeyh Bedrettin destanını yazmıştı. Bedrettin, saraya karşı çıkmış sıradan bir asi figürü değildi. Simavna kadısının oğlu olarak yetişmiş, Bursa’dan Kahire’ye uzanan bir eğitim almış, fıkıh ve tasavvuf geleneğinin içinden gelmiş bir Sünni alimdi. Fetret Devri’nin yarattığı yoksulluk ve adaletsizlik ortamında, devletin ağır vergi yükü altında ezilen halk adına söz söylemiş bir figürdü. Börklüce Mustafa’nın Karaburun’da, Torlak Kemal’in Manisa’da ete kemiğe büründürdüğü bu fikirlerin ardında Bedrettin’in düşünsel dünyası vardı. Nazım da halkını tanıdıkça, onun acılarına ortak oldukça bu destanı yazabilmişti.
Hasan Dağı, Aksaray ile Niğde illerinin arasında yer alan, volkanik bir dağdır. Silüeti Fuji dağına çok benzer. Çevresindeki geniş ovalar sayesinde bir kere radarınıza girdi mi, kilometreler boyunca sizi izler gibi olur. Bu yüzden yöre halkı “Hasan Dağı seni takip eder.“ der.
Mısır ordularıyla Hitit ordularının savaşması sonucunda hazırlanan, tarihte devletler arasında imzalanmış en eski anlaşma olan Kadeş Antlaşması, günümüzde Birleşmiş Milletler’in New York’taki merkezinde sergilenmekte. Hititlerden bize kalan gerçek miras olan ekmeğin ve suyun kavgası ise, halen Anadolu’da ve her gün yaşadığımız problemlerin merkezinde. Hasan dağının kilometrelerce sizi takip ettiği gibi, ekmeğin ve suyun kavgası da Anadolu’da binlerce yıldır bizi takip etmekte.
*Remzi Çağrı Uzun, Avukat ve kamu hukuku üzerine doktora çalışması yapıyor.
