Antony Dabila, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Avrupa’nın güncel stratejik durumuna yönelik konuşmasını kaleme aldı. Macron’un Avrupa’nın güvenliği hakkında sunduğu Fransa’nın nükleer doktrini için Dabila, Soğuk Savaş’tan sonra bunun yeni bir dönüm noktası olduğunu belirtti.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrupa güvenliği açısından en önemli konuşmalardan biri olarak görülebilecek bir konuşma yaptı. Dört yıl önce Ukrayna’da başlayan uzun çatışma döngüsünden dersler çıkaran Macron, Fransa’nın nükleer doktrininde kapsamlı değişiklikler açıkladı ve kilit Avrupa müttefikleriyle nükleer işbirliği için yeni bir çerçeve ortaya koydu.
“Özgür olmak için korkulan biri olmak gerekir.” Macron bu çarpıcı sözle “ileri caydırıcılık” adını verdiği yeni stratejik vizyonunu ortaya koydu. Bu yaklaşım, Avrupa’nın stratejik haritasını yeniden çizebilir. Uzun süredir yalnızca Fransa’nın ulusal çıkarlarının savunulmasıyla sınırlı olan Fransız nükleer şemsiyesi artık Avrupa kıtasının önemli bir bölümünü kapsayacak şekilde genişletilecek.
Bu değişimin arkasındaki teşhis oldukça sert. Macron’a göre Avrupa, sınırlarında birbirine yaklaşan tehditlerle karşı karşıya. Buna ek olarak, Macron’un diplomatik bir ifadeyle belirttiği gibi, “Amerikan önceliklerinin yeniden düzenlenmesi ve Avrupa’nın kendi güvenliği için daha doğrudan sorumluluk üstlenmesi yönünde güçlü bir teşvik” söz konusu. Bununla birlikte Macron, yeni doktrinin ABD’ye karşı olmadığını özellikle vurguladı; aksine bu yaklaşım, ABD’nin Hint-Pasifik’e yönelen stratejik ağırlığını tamamlayıcı nitelikte.
Macron, Avrupa’nın stratejik ortamının da tehlikeli biçimde değiştiğine dikkat çekti. “Hem çatışmaların nükleer eşiği aşma riskinin arttığını görüyoruz,” dedi, “hem de bu eşiğin altında kalan çatışmaların yoğunlaştığına tanık oluyoruz.” Macron’a göre nükleer eşiğin altındaki bu tür karşılaşmaların çoğalması, nükleer tırmanma riskini de artırıyor. “Son aylarda nükleer silaha sahip ya da nükleer kapasitesi bulunan devletlere yönelik füze saldırıları görmedik mi? Avrupa bir gün kendini benzer bir durumda bulabilir.”
Macron’un yeni doktrini temel bir fikre dayanıyor: nükleer ve konvansiyonel kuvvetler birbirine derinden bağlıdır ve aynı amaca hizmet eder – Fransa’nın hayati çıkarlarına karşı güç kullanımını herhangi bir rakip için caydırmak. Macron bunu şöyle ifade etti: “Nükleer caydırıcılığımızın güçlü olması için, tüm boyutlarıyla konvansiyonel kapasitemizin de güçlü olması gerekir.” Avrupa müttefiklerinden beklenen “épaulement” (yani “omuz verme” ya da destek sağlama) tam da bu anlamı taşıyor: Fransız caydırıcılığının Avrupa geneline inandırıcı biçimde yayılmasını mümkün kılmak.
“İleri caydırıcılık” yaklaşımı, nükleer silahların müttefik topraklarının her metrekaresini savunamayacağını kabul ediyor. Coğrafi, siyasi ve stratejik açıdan nükleer silah kullanımının inandırıcı olmadığı alanlar var. Fransa’nın geleneksel “şehirleri hedef alma” doktrininde nihai tehdit, bir düşmanın nüfus merkezlerine yönelik misilleme saldırısıdır. Ancak düşmanca bir aktör, nükleer karşılığın orantısız ya da kendi kendini boşa çıkaracak olduğu bir bölgede faaliyet gösterirse ne olacak?
Soğuk Savaş bu duruma klasik bir örnek sunmaktadır. Doğu Almanya toprakları içinde kalan Batı Berlin, nükleer silahlarla savunulamazdı; çünkü bu durumda şehir bizzat yok edilirdi. Çözüm, kente NATO askerleri yığmak oldu; böylece Sovyet saldırısı otomatik olarak büyük ölçekli savaşı tetikleyecekti. Bu yaklaşım, 1961 Berlin krizine karşı ABD Başkanı John F. Kennedy’nin askeri güç artırımıydı (Doğu Almanya’nın yanıtı ise Berlin Wall’u inşa etmek olmuştu).
2026 itibarıyla Avrupa’nın en kırılgan noktaları Baltık devletleri ile Polonya ve Litvanya arasındaki Suwałki Corridor hattı. Bu bölge Rusya’nın Kaliningrad eksklavına komşu. Bu tür alanların savunulması, nükleer silah kullanımının inandırıcı olmadığı yerlerde saldırganlığı caydırabilecek güçlü konvansiyonel kuvvetler gerektiriyor.
Yeni çerçeve kapsamında Fransa nükleer cephaneliği ve fırlatma yetkisi üzerinde tam egemen kontrolünü koruyacak. Ancak stratejik bombardıman uçaklarını Avrupa’daki müttefik ülkelerin topraklarında konuşlandırabilecek. Macron’un sözleriyle: “Çıkarlarımız, ana kara Fransa ve denizaşırı topraklarımızı kapsasa da ulusal sınırlarımızın çizgisiyle sınırlı değildir.”
Ortak olarak adı geçen ülkeler arasında Birleşik Krallık, Almanya, Polonya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç ve Danimarka bulunuyor. Norveç Dışişleri Bakanı ise ertesi gün yaptığı açıklamada ülkesinin de bu çerçeveye katılımı “görüşmeye hazır” olduğunu duyurdu.
Teklif edilen düzenleme oldukça açık: Fransa nükleer korumasını genişletiyor ve “belirli koşullar altında stratejik kuvvet unsurlarının müttefik topraklarında konuşlandırılmasını” mümkün kılıyor. Buna karşılık ortaklar nükleer olmayan yükü üstlenecek: istihbarat, gözetleme, nükleer fırlatma tespiti ve Avrupa’nın en hassas cephelerini savunmak için gerekli konvansiyonel askeri kapasite.
Nükleer kapasiteye sahip güçlerin kıta geneline yayılmasının stratejik avantajı iki yönlü. Birincisi, Avrupa caydırıcılığına Fransa’nın tek başına sağlayamayacağı bir stratejik derinlik kazandırması. İkincisi ise Macron’un “güç takımadaları”na benzettiği bu yapı sayesinde olası bir rakibin hesaplarının çok daha karmaşık hale gelmesi.
Macron ayrıca nükleer savaş başlığı sayısında açıklanmayan bir artış duyurdu. Tahmini olarak 300 civarında olan başlık sayısının 50–100 kadar artırılması bekleniyor. Bu artış, 2032’de faaliyete geçmesi planlanan Luxeuil’deki yeniden etkinleştirilen stratejik hava üssüne konuşlandırılacak iki yeni Dassault Rafale filosunu donatmaya yetecek.
Macron’un açıklamasına Avrupa başkentlerinden gelen tepkiler hızlı ve olumlu oldu. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Macron ile birlikte “üst düzey bir nükleer yönlendirme grubu” kurduklarını ve Almanya’nın Fransız nükleer tatbikatlarına katılacağını açıkladı. Polonya Başbakanı Donald Tusk ise “düşmanlarımızın bize saldırmaya asla cesaret edememesi için dostlarımızla birlikte silahlanıyoruz” dedi.
Fransa iç siyasetinde de tepki şaşırtıcı biçimde yumuşaktı. Normalde Macron’a refleks olarak karşı çıkan siyasi liderler bile – aşırı solda Jean-Luc Mélenchon, aşırı sağda ise Marion Maréchal – bu kez açıklamayı destekler bir tutum aldı.
Macron’un konuşması Avrupa için yeni bir stratejik dönemin başlangıcını işaret ediyor. Fransa nükleer kalkanını sunuyor; müttefikler ise bu kalkanı kıta genelinde inandırıcı kılmak için konvansiyonel askeri güç, istihbarat kapasitesi ve stratejik derinlik sağlıyor.
“İleri caydırıcılık” yaklaşımının pratikte teoride olduğu kadar güçlü olup olmayacağı ise henüz belirsiz. Egemenlik hassasiyetleri, komuta-kontrol karmaşıklıkları ve genişletilmiş caydırıcılık taahhütlerinin rakipler tarafından test edilme riski ciddi zorluklar yaratabilir.
Yine de bu bir dönüm noktası. Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez Avrupa, tamamen Avrupalılara ait bir nükleer strateji inşa ediyor. Stratejik bağımlılık çağı kapanmaya yaklaşıyor.
KİMDİR
Sciences Po bünyesindeki CEVIPOF’ta araştırma görevlisidir.
