Görüşler

Beşik, hatır ve makam ulemâsında gelinen nokta

Beşik, hatır ve makam ulemâsında gelinen nokta

Hukukçu Prof. Dr. Muhammet Özekes, Osmanlı’nın çöküş döneminde uygulanan ve çok da tepki çeken ‘beşik ulemalığı’ uygulaması üzerinden günümüzde görülen ‘hatır’ ve ‘makam’ ulemalığını yazdı. ‘Liyakatsizliğe’ neden olan uygulamaların akademiye verdiği zararları irdeleyen Özekes, ‘Amaç bilim üretmekse biz başka yerdeyiz’ diyor.

BİRİNCİ FAZ: BEŞİK ULEMÂSI

Osmanlı’nın çöküş sebepleri arasında “beşik ulemâsı” da gösterilir. Bu ifade aslında durumun vehametini anlatmak için biraz abartılı bir ifadedir. Şüphesiz beşikte ulemâ olup ilmî kanaat ve hüküm veren yoktu. Ancak ehliyet ve liyakat o kadar bozulmuştu ki, babası ulemâ sınıfından olanlara, doğru düzgün eğitim almasa, gerekli sınavları verip aşamaları geçmese ya da sadece görünüşte şeklen bunları sağlasa dahi aynı sıfat verilmekteydi. Bu bozulmanın bir kısmının ise erken dönemlerde başladığı söylenir. Sebebi nedir denildiğinde ise, ulemâ sınıfının başlangıçta belki hakkedilmiş itibarı, ancak daha sonra da askerlikten, vergiden vs. bazı muafiyetlerinin olmasıdır. Bu beladan kurtulmak için çok uğraşılmış, yeni okullar kurulmuş, kısmen temizlemeye çalışmışsa da tam başarılı olunamamıştır. Ancak I. Dünya Savaşı’nda her yokluğa rağmen Devleti ayakta tutan cepheden cepheye doktoruyla, öğretmeniyle, subayıyla koşan, mücadele eden çoğunlukla bu yeni okullarda okuyan veya mezun olanlardır. Öyle ki, bazı okullarda, bazı dönemler mezun dahi verilememiştir.

Cumhuriyetle bu ulemâdan tam kurtulamasa da, artık en azından sistem onların üzerinden yürümemiş, büyük bir eğitim seferberliği yapılmış, üniversite reformlarıyla belirli bir aşama kaydedilmiştir. Bu reformlarla ilgili de yapılacak hem de bilimsel eleştiriler vardır; ancak o bu yazının konusu değildir.

İKİNCİ FAZ: HATIR ULEMÂSI

Bugün en azından beşik ulemâsından kurtulduğumuz sanılabilir. Dinî alanda babadan oğula geçen dinî unvanları bu tartışmanın dışında bırakıyorum. Çünkü, zaten bunların bilimle ilgisi pek yok. Ancak üniversitelerimizde babası, annesi, dayısı, teyzesi, amcası, halası profesör olan, belirli yakınlıkları bulunanların ancak kendi kabiliyet ve bilgisi yeterli olmayanların, tüm kriterler zorlanarak ve başarılı adaylar bir şekilde devre dışı bırakılarak akademiye intisap etmeleri az sayılmayacak bir durum haline gelmiştir. Yani “hatır ulemâsı”. Bu da, aslında çok da yeni sayılmaz.

Henüz üniversiteler alt yapısız her yere kurulmadan önce de, özellikle 1980’lere 90’lara kadar İstanbul aristokrasisi ve Ankara bürokrasisi seçkinciliği içinde aileden tevarüs ya da grup dayanışmasıyla elde edilen unvanlar vardı. Bazı anabilim dalları neredeyse aile topluluğu haline gelmişti. Hatta zaman içinde tıpta uzmanlık sınavı gibi, ales, dil sınavları gibi bazı sınavların çıkış sebeplerinden biri de bu takdire açık, hatıra dayalı durumdan kurtulmaktı. Lakin artık bunlar elenmek istenenler için aşılması zor engeller, hatır ulemaları içinse formalitedir. Burada en kritik aşama doktora unvanının yozlaşmasıdır. Çünkü, akademik alanda asıl temel olan ve uluslararası kabule de esas alınan doktoradır. Diğer unvanlar onun üzerine inşa edilir. En büyük zarar bu alanda verilmiştir. Bol unvan, görünürde çok, lakin içi boş akademik çalışmalar, ama akademinin itibar ve içeriğinin çöküşe yaklaşması [Bu konuda ayrıntılı değerlendirme için bkz. Gözler K., Akademinin Değersizleşmesi Üzerine, https://www.anayasa.gen.tr/degersizlesme.htm.].

Aslında niteliğinin ne olduğuna bakılmaksızın skora, puan yarışına dönüşen kriterler, gelinen noktada aslında gerçek anlamda hakemlik yapılmayan hakemli dergiler, Dünya ölçeğinde bir akademik kritere dayanmayan unvanlar [https://www.karar.com/gorusler/hirsch-mezarindan-kalkip-hukuk-fakultesine-basvursa-atanamaz-2047457], seçimi bile sorunlu, gösterişe yönelik kimin kime ne için verdiği bilinen, herkesin ancak kendi mahallesindekilere verdiği ödüller, törenleri vs. vs. Bunların sonucunda, belirli yakınlıkların, siyasî grubun, menfaat birlikteliğinin, şeffaf olmayan dayanışmanın ortaya çıkardığı hatır ulemâsı.

Bu unvanların sahibi ve ait olduğu klan dışında kimseye faydası olmadığı gibi, toplumu bozma, zarar verme, telef etme kabiliyeti de oldukça yüksektir. Çünkü, Andre Weil’in dediği gibi “birinci sınıf adamlar birinci sınıf adamlarla, ikinci sınıf adamlar üçüncü sınıf adamlarla çalışır”. Birinci sınıf olmayanlar yanlarında hiçbir zaman kendilerini aşacak adam istemez, kimsenin de önünü, açmaz, zaten açamaz da. Yani bozulma aşağı doğru gider…

ÜÇÜNCÜ FAZ: MAKAM ULEMÂSI

Bilim, akademik ahlâk, etik ve adalet duygusu bir kenara bırakılarak, zorlamayla unvan sahibi olmuş ya da bazıları direnemeyip bunlara def’i bela kabilinden unvan vermiş ise de, en azından az çok akademik teamül görmüş akademik zevat, tehlikenin farkında olarak, unvanı aldı bari gitsin, başımıza dert olmasın demişlerdir. Ama cahil cesur olur kuralı gereğince, aldığı (!) unvanın kendisini birden bilim adamı da yaptığını sanan hatır ulemâsı, ben de profesörüm neyim eksik diye, yer, kadro, hatta makam, mevki aramaya başlamıştır.

Bu arkası dolu olmayan unvanlar arttıkça, bu üniversite ve akademik kurum enflasyonu içinde kütüphanesi, labaratuarı, alt yapısı eksik veya olmayan, araştırma temeli bulunmayan, bazen gösterişli bina ve insan yığınlarının üniversite olduğu zannedilmiştir. Ancak, bu yerlere de yönetici gerekmektedir. Hal böyle olunca da üçüncü faza geçilmiş, “makam ulemâsı” karşımıza çıkmıştır.

Makam ulemâsı, ilim ve bilim derdinden önce, bu makamları da yeterli görmeyip bürokrasinin, siyasetin, belki yargının yüksek mevkilerinde yer arayışına girmiş, bulmuşsa bulmuş, bulamamışsa o kapıları zorladıkça zorlamış ve sonunda bu kapılar gevşemiştir.

DURUM (AKIL ÖTESİ): GELİNEN NOKTA, GİDİLEN NOKTA…

Peki bunlar olmuştur da ne olmuştur? Ülkemizin sosyal sorunlarına çözüm mü üretilmiştir, hukuk fakültelerinde Dünya hukuk tarihine damga mı vurulmuştur, herkesten önce Dünyanın sorunları mı çözülmüştür? Hadi bunlar olmadı, ama daha rahat, huzurlu ve iyiye giden özgür bir akademik ortam mı olmuştur? Olmamış, olamamıştı, olmuyor!... Burada dışladığımız, ötelediğimiz bazı bilim adamları Dünyanın başka yerlerinde başarılara imza atmıştır. Yazık! Bu, bugünün sorunu da değildir, dün de sıkıntılar vardı, bugün de artarak devam ediyor.

Geriye az çok ilmin izzeti, bilimin haysiyeti duygusuyla çaba gösteren, bu yanlışlığa dikkat çekmeye, engel olmaya çalışan, üretmeye ayıracağı zamanın bir kısmını da yanlışları engellemeye ayırmak zorunda kalan, zamanı, sağlığı, sabrı zorlanan, genç akademisyenlere yol göstermeye, destek olmaya çalışan ne kadar kalmışsa o kadar akademik bir azınlık kalmıştır.

Aslında bugün Batı da gittikçe bu akademik tuzağın içine düşmektedir; fakat orada henüz daha bir ölçü korunmaktadır. Biz ise, yüz yıllardır bunların sonuçlarını yaşıyoruz [Batı ile Doğu arasındaki bu farklılık, gelişim süreci ve geri kalmamızın sebepleri hakkında derli toplu bilgi için bkz. Akyol T., Bilim ve Yanılgı, İstanbul 2003]. Eğitimden, gerçek bilimden ve bilgiden uzaklaşmak sadece otoriterliği doğurur ve bu da mutlak olarak zarar verir. “Toplum için eğitim olmazsa olmazdır. İlim öğreniminde doğru metodlar ve doğru bilgi esas alınır. İlmi aktarmanın yolları bilimle bağdaşmalıdır. Öğrencilere otoriter eğitim dayatmak onlara zarar verir.” [İbni Haldun, Coğrafya Kaderdir (Yayıma Hazırlayan: Mesud Topal), İstanbul 2021, s. 37].

Bilenlerle bilmeyenleri sadece unvan aldılar diye aynı kefeye koyduğunuzda, onları hatır için, makam için bir yerde tuttuğunuzda, topluma ve geleceğe zarar vermekten başka bir şey yapmazsınız. Beşik ulemâsı, hatır ulemâsı, makam ulemâsı bilgi üretmez, üretemez, üretememiştir. Toplumlar böyle ilerleyemez, sahici ve gerçek bilgiye ulaşamaz. İlim Çin’de değil, gözünün önünde olsa uzanıp alamaz. Bilime saygı duyulmazsa dönüp dolaşıp saygı duymayana zarar verir. Bu beşerî değil, ilâhî öğretiye de aykırıdır. “Ya Öğreten ya öğrenen ya dinleyen ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helâk olursun” [Hz. Muhammed].

Akademi ve üniversite bina değildir, insan topluluğu değildir, sadece mevzuat hazretleriyle üniversite olunmaz. Unvan da bir kişiyi bilim insanı, ilim erbabı yapmaz, unvan cahil, bilgisiz birinin bilgisini artırmaz, sadece cesaretini artırır. Akademi ve üniversite asıl geleneğiyle, teamülüyle, doğru bir metod ve doğru bir esasla oluşan bilgi birikimi ve onun aktarımıyla ayakta durur. İlber Ortaylı’nın deyimiyle bu tür kurumları ayakta tutan yazılı olan değil, asıl yazılı olmayan kurallardır.

Amaç akademide unvan, makam, mevki üretmekse başarılmıştır; amaç, bilim, bilgi üretmek, ufuk açmak, ışık tutmaksa, onlar bir yerde biz başka yerde durmaktayız.

*Prof. Dr. Muhammet Özekes, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir