Yüksek mühendis Prof. Dr. Bekir Karlık, tevazu, inanç, doğuştan gelen kimlikler ile birlikte yaşamanın ahlaki zemini üzerine düşünmeyi yazdı.
Bu yazı insanlar arasında bir ayrım yapmak için değil, aksine aralarındaki ortak bağı hatırlatmak için kaleme alındı. İnsanlar tarih boyunca inançları, kimlikleri ve ait oldukları çevreler üzerinden tanımlandı. Bu tanımlar çoğu zaman birbirine mesafe koymanın ve çatışmalar üretmenin aracı hâline geldi. Oysa farklılıklarımız ne kadar belirgin olursa olsun, insan oluşumuz ortaktır. Aynı dünyayı paylaşıyor, benzer kırılganlıkları taşıyor, benzer anlam arayışları içinde yaşıyoruz. Belki de asıl mesele, bizi ayıran çizgilerden önce, bizi bir arada tutan zemini yeniden düşünmektir.
Bu ortak zemini görünür kılan erdemlerden biri tevazudur. Tevazu, insanın kendisini küçültmesi değil, yerini bilmesidir. Kibir ise bunun tersidir; insanın sınırlarını unutup kendisini merkeze yerleştirmesidir. Kendisini merkeze alan kişi, gerçeği aramak yerine onu kendi bakışına göre şekillendirmeye başlar. Oysa insanın topraktan geldiğini hatırlaması, ona zayıflığını değil ölçüsünü gösterir. Ölçüsünü bilen insan başkasının varlığını tehdit olarak görmez.
Neredeyse bütün dinî öğretiler bu noktada birleşir. Farklı kelimelerle de olsa, insanı böbürlenmekten sakındırır; kendisini yüceltmeye çalışanı uyarır. Çünkü kibir, insanı yalnızca başkalarından değil, hakikatten de uzaklaştırır. Tevazu ise insanı hem kendisine hem de başkasına karşı daha dikkatli kılar.
SEÇMEDİKLERİMİZ VE SORUMLU OLDUKLARIMIZ
İnsan hayata belirli şartların içinde başlar. Hangi ailede doğacağını, hangi dili konuşacağını, hangi kültürün değerleriyle şekilleneceğini kendisi belirlemez. Çoğu zaman dinî aidiyet de bu başlangıç çerçevesinin bir parçası olarak ortaya çıkar. İnsan gözünü açtığında, seçmediği bir dünyanın içinde bulur kendisini.
Bu durum iki farklı tavra yol açabilir. İlki, başlangıç şartlarını üstünlük sebebi saymaktır. İkincisi ise bunları bir imkân ve aynı zamanda bir sorumluluk olarak görmektir. Tevazu tam da burada anlam kazanır.
İnsanı belirleyen, doğduğu yer ya da devraldığı miras değil; gösterdiği adalet ve ortaya koyduğu ahlaki tavırdır. İnsan seçmediği şartlardan değil, o şartlar içinde nasıl davrandığından sorumludur. Doğduğu yer değil; sergilediği tutum belirleyicidir.
İnanç burada bir kimlik iddiası olmaktan çıkar, bir sorumluluk bilincine dönüşür. Başkalarını yargılamanın kolaylığı yerine, kendini denetlemenin zorluğunu seçmek gerekir. Olgunluk belki de tam burada başlar.
“HAKLIYIM” İLE “SADECE BEN HAKLIYIM” ARASINDA
İnsan kendi yolunu doğru görebilir. Buna inanması doğaldır; çünkü doğru bulmadığı bir yolda ısrar edemez. Fakat burada ince bir eşik vardır: “Haklıyım” demek ile “Sadece ben haklıyım” demek aynı şey değildir.
İlkinde bir kanaat vardır, ikincisinde ise dışlayıcı bir mutlaklık. İlkinde güven hissedilir; ikincisinde ise çoğu zaman bilinçaltı bir korku bulunur. Çünkü yalnızca kendisini doğru gören kişi, başkasının varlığını tehdit gibi algılamaya başlar. Oysa kendi inancına güvenen insan, başkasının farklı oluşundan sarsılmaz.
İnsan, kendi doğruluğuna inanırken aynı zamanda yanılabilir olabileceğini düşünebildiği ölçüde olgunlaşır. Bu ihtimal, inancı zayıflatmaz; aksine onu daha sahici ve daha dikkatli kılar.
AKIL, KALP VE HAKİKATİN KATMANLARI
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda hisseden, anlam arayan ve değer üreten bir varlıktır. Akıl hesap yapar, karşılaştırır, çözüm üretir. Kalp ise yön tayin eder; neyin değerli, neyin öncelikli olduğunu fısıldar. Bu iki alan çatışmak için değil, birbirini dengelemek ve tamamlamak için vardır.
Hakikati tek bir pencereden görmek onu daraltır. İnsan deneyimi çok katmanlıdır; dolayısıyla hakikat de tek boyutlu değildir. Farklı bakış açıları gerçeği parçalamaz; çoğu zaman onu derinleştirir. Tevazu burada da devreye girer. Kendi perspektifimizin sınırlı olabileceğini kabul etmek, düşünsel bir alçakgönüllülüktür.
Hiçbir insan hakikatin tamamına sahip değildir. Bu hatırlayış, düşünceyi yumuşatır; insanı daha dikkatli ve ölçülü kılar.
YARATILANI SEVMEK
Anadolu irfanı insanın değerini var oluşu üzerinden temellendirir. “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü” sözü, duygusal bir çağrıdan çok, ahlaki bir bakış açısıdır. İnsanın kıymeti, ait olduğu kimlikten değil, insan oluşundan gelir.
Sevgi burada romantik bir duygu değil, bir duruştur. Başkasını sevmek, onunla aynı fikirde olmak anlamına gelmez; onun insanlık payını teslim etmek anlamına gelir. Gerçek erdem, insanın kendi doğrularını paylaşanlarla değil, kendisinden farklı düşünenlerle iyi geçinebilmesinde ortaya çıkar. Tevazu da bu ilişkinin zeminini oluşturur.
ROLÜMÜZÜ SEÇMEYİZ, AMA NASIL OYNAYACAĞIMIZI SEÇERİZ
Hayat zaman zaman bir sahneye benzetilir. İnsan, üstleneceği rolü kendisi belirlemez. Başlangıç şartları çoğu zaman bizim dışımızda şekillenir. Fakat rolün kendisinden çok, nasıl icra edildiği önemlidir.
İnsan içinde bulunduğu şartları her zaman değiştiremez; ancak o şartlar karşısında nasıl bir tavır alacağını belirleyebilir. Adaletli olmak, merhamet göstermek, sorumluluk almak bir tercihtir. Rol verilmiş olabilir; fakat karakter inşa edilir.
İnsanın değeri, sahip olduğu rolün büyüklüğünde değil; o rolü hangi bilinçle ve hangi ahlaki ölçüyle yerine getirdiğinde ortaya çıkar.
KİŞİSEL BİR HATIRA
Bu düşünceler benim için yalnızca teorik değildir. Yıllar önce Kanada’da bulunduğum bir dönemde yaşadığım bir olay, zihnimde uzun süre yer etti.
Ev aradığım günlerden birinde görüştüğüm emlak danışmanı, sohbet sırasında Müslüman olup olmadığımı sordu. “Evet” dediğimde bana ev veremeyeceğini söyledi. Müslümanlardan hoşlanmadığını açıkça ifade etti. Kendini iyi bir Katolik olarak tanımlıyordu.
Sakin bir şekilde şunu sordum: Hangi anne babadan doğacağını siz mi seçtiniz? Elbette hayır, dedi. Bunun üzerine şunu ekledim: Eğer gerçekten bir Tanrı’ya inanıyorsanız, O’nun kararlarına da saygı duymanız gerekmez mi? Benim Müslüman bir ailede, sizin ise Hristiyan bir ailede doğmuş olmamız da o takdirin bir parçası değil midir?
Bir süre sustu. Ardından özür diledi. Belki o anda her şey değişmedi; fakat en azından düşünmeye başladı. O an bir kez daha gördüm ki sorun çoğu zaman dinlerde değil, düşüncenin tutarlılığındadır.
ASIL SORU
Belki de asıl soru şudur: Aynı dünyayı paylaşan insanlar olarak, farklılıklarımızı bir üstünlük gerekçesine dönüştürmeden yaşayabilecek miyiz? İnanç, başkalarını yargılamak için değil; insanın kendi tutarlılığını sınaması içindir. İnsan hangi kimlikle doğarsa doğsun, o kimliği merhamete mi yoksa kibire mi dönüştüreceğine kendisi karar verir.
