Araştırmacı Muhsin Altun, İslamiyet’in ilk yıllarından bu güne kitle iletişim yöntemlerini ele aldı. Şam dönüşü Bedir Savaşı’na giden yolu açan haberci Damdam b. Amr el-Gıfârî’nin yöntemi üzerinden yola çıkan Altun, modern dönemin kurumları ve uygulamalarını karşılaştırdı. Temelde yöntemlerin neden daha etkili olduğunu irdeledi.
“Yâ Sabâhah!”
Emrolunduğu şeyi açıklamak (Şuarâ: 214) üzere kutsal Safa Tepesi’ne çıkan Peygamberin ilk sözü buydu.
“Uyanın! Sabah oldu!” anlamında kullanılan “Yâ Sabâhah!”, tüm halkı derhal toplanmaya çağıran bir acil durum işaretiydi. İslam öncesi Arap toplumunda, yaklaşan bir tehlikeyi (baskın, kuşatma vb.) haber vermek isteyen adam yüksekçe bir yere çıkar ve “Yâ Sabâhah!” diye bağırırdı. Can ve mal güvenliğinin kabileler arası güç dengelerine ve ittifakların sağlamlığına bağlı olduğu koşullarda, bu tür “son dakika” haberlerinin önemi büyüktü. Nitekim sesi duyan Mekkeliler işlerini bırakıp Safa Tepesi’ne koştular.
Hikâyenin devamını bilirsiniz. Peygamberin haber verdiği -burada ayrıntısına girmeyeceğimiz- “uhrevî” tehlikeden etkilenmemiş görünen çoğunluk olaysız dağıldı. Buna karşılık, amcası Ebu Leheb’in “bizi bunun için mi çağırdın?” mealindeki tepkisi anlamlıdır. Yeğeni Muhammed, ortada endişelenecek bir durum yokken alarm düğmesine basmış; mekânın sağladığı “kitle iletişim” avantajını suiistimal etmişti.
“Yâ Sabâhah!” nidasını belki de “yerinde” kullanan son kişi Damdam b. Amr el-Gıfârî oldu. Medine’ye yerleşen Müslümanlar Suriye’den dönmekte olan Kureyş kervanının rutin güzergâhı üzerinde göründüklerinde, bu tehlikeli gelişmenin Mekkelilere haber verilmesi gerekiyordu. Kervanbaşı Ebu Süfyan’ın Damdam’i “haberci” (en-Na’i) olarak seçmesi boşuna değildi. Hızlı bir sürücü olan Damdam, aynı zamanda bir “görsel iletişim” uzmanıydı.
Maan’dan (bugünkü Ürdün’de) yola çıkan habercimiz, Mekke’ye yaklaşınca devesinin burnunu ve kulaklarını kesip semerini ters çevirdi. Gömleğini önden ve arkadan yırtıp saçını başını dağıttı. Kanlar içinde böğüren bir deve üzerinde Mekke vadisine giren Damdam’ın feryadı, perişan görüntüsünü tamamlıyordu: “Uyanın, sabah oldu! Muhammed ashâbıyla “buğday ve güzel koku yüklü” develerinize (el-Latîme) saldırdı. Vallahi onlara kavuşacağınızı zannetmiyorum.”
Durumun ciddiyetini (!) kavrayan Kureyş önderliği, siyah savaş sancağını aynı gün “Dâru’n-Nedve” önüne dikti. Bu, eli silah tutan bütün erkekler için görsel bir seferberlik emriydi. Hikâyenin devamını bilirsiniz. Damdam, Ebu Süfyan’ın çoktan savuşturduğu bir tehlikeyi haber vermekle, Bedir Savaşı’na giden yolu döşemiş ve Mekke büyüklerinin ölümcül yazgısını mühürlemişti.
Her iki hikâye de İslam öncesi Arap toplumunun iletişim tarzı hakkında fikir vermektedir. Yaşanabilir yerlerin geniş çöllerle birbirinden ayrıldığı bir coğrafyada, mesajın netliği de hızı kadar önemliydi. Yazının yokluğunda bu netlik, görsel şoklar, ritüel çığlıklar (şiar) ve kabilelere özgü sloganlarla (izwah) sağlanıyordu. “Sözün bittiği yerde” ise insan ve hayvan bedenleri birer iletişim mecrası işlevi görmektedir. Elbisenin ters giyilmesi ya da yırtılması (şakk-ı ceyb) gibi görsel ve sembolik pratikler, toplumsal teyakkuzu ve acil durum algısını tetikleyen en etkili iletişim araçlarıydı. Keza, devenin kulağının, burnunun ya da hörgücünün kesilmesi, onu “mesaj taşıyan” bir tür canlı mecraya dönüştürmekteydi. Atının kuyruğunu kesmiş ve elbisesini ters giymiş bir adam uzaktan göründüğünde, herkes onun savaş çağrısıyla geldiğini anlardı.
Bu açıdan, Damdam’ın Mekke’ye girişi, Yaşlı Brueghel’in “Ölümün Zaferi” tablosundaki ayrıntıları aratmayacak kadar dramatik, şoke edici ve sinematografik bir kitle iletişim eylemidir. Bu eylem, sözlü anlatının sınırlarını aşarak doğrudan beden, nesne ve mekân üzerinden bir “mobilizasyon” yaratma amacı taşımaktadır. Habercimiz, kervanın yağmalanma tehlikesini kelimelerden önce görsel bir kanıtla sunmak adına devesinin kulaklarını ve burnunu kesmiştir. Kesiklerden süzülen kan, devenin boz tüylü gövdesiyle keskin bir tezat oluştururken Damdam, onun üzerine düz değil ters binmiştir. Bu pozisyon (el-İ’nâd), işlerin ters gittiği olağanüstü bir durumun varlığına işaret etmektedir.
Üzerindeki gömleği önden ve arkadan yırtan habercimiz, elleriyle saçını başını yolmakta; bir taraftan da “Yâ Sabâhah!” diye nida etmektedir. İzleyicide tarifi zor bir dehşet ve “aciliyet” duygusu uyandıran bu eylem, şok etkisi yaratmak üzere tasarlanmış bir tür teatral performanstı. Damdam’ın haberi, Türkiye medyasında sık kullanılan bir deyimle, Kureyş’in gündemine “bomba gibi” düştü.
Damdam kuşkusuz Mekke’ye normal bir şekilde girip, sadece “kervan saldırıya uğrayabilir” diyebilirdi. Bu senaryoda, klan büyüklerinin toplanıp tartışması ve bir karara varması günler alacak; olay muhtemelen sıradan bir ticari risk kapsamında değerlendirilecekti. Buna karşılık, Damdam’ın izleyenlerde yarattığı görsel şok anında karşılık buldu ve Mekkeliler başka bir kanıt aramadan silahlanıp yola çıktılar. Vaktiyle Peygamberin yalın uyarısını ciddiye almayan kitle, Damdam’ın “sansasyonel” haberciliğinden etkilenmişti.
Habercimiz, Gündem Belirleme Teorisi’ni (Agenda-Setting Theory) doğrularcasına Mekkelilere ne düşüneceklerini söylemeden “ne hakkında” düşüneceklerini söylemeyi başarmıştı. Böylece savaş eğilimi öne çıkarken kervan ikinci plana düştü. O kadar ki kervanın sağ salim Mekke’ye yaklaştığını öğrenen Ebu Cehil, hiddetle “vallahi” dedi, “Bedr’e varıncaya kadar dönmeyiz.”
Kitle psikolojisi kuramları açısından değerlendirildiğinde, kalabalıkları ani bir refleksle harekete geçiren profesyonel bir “kitle zihni” inşası söz konusudur. Damdam’ın yabanıl görsel performansı, Mekke büyüklerini nerdeyse saniyeler içinde tartışmayan, sadece hisseden ve korkan yekpare bir organizmaya dönüştürmüştü. Korku ve öfke dalgası hızla tüm kente yayıldı; gönülsüzler aşağılanıp susturuldu. Rivayete göre, savaş yanlılarından Ukbe b. Ebî Muayt, “büyük cüsseli ağır bir ihtiyar” olan ve seferberliğe katılmayan Ümeyye b. Halef’i herkesin ortasında utandırdı. Ümeyye’nin önüne bir buhurdanlık koyan Ukbe, “buhur yak çünkü sen ancak bir kadınsın” dedi. Gururu incinen yaşlı Ümeyye, silahını kuşanıp orduya katıldı. Bedir’deki ölümü, eski kölesi Bilal’in elinden olacaktı.
Burada, mahalle baskısı yanında bir tür “sosyal bulaşma” teşhis etmek mümkündür. Bulaşma mekanizması, rasyonel bir sorgulamaya (örneğin ‘haberci yalan söylüyor olamaz mı?’) yer bırakmaz. Kitle zihni, habercinin güvenilirliğini ya da haberin gerçekliğini sorgulama ihtiyacını ortadan kaldırır. Damdam’ın ve devesinin ürkütücü görüntüsü, Mekkelilerin zihninde soyut bir “kervan tehlikede” düşüncesinden ziyade “mallarımız gitti; itibarımız beş paralık oldu” algısına hizmet etmişti. Bu algının tetiklediği dehşeti dengelemek için derhal eyleme geçmek gerekirdi.
İletişim kuramları açısından bakıldığında, izleyiciyi şoka uğratmak, ekran başına kilitlemek ve dikkatini çekmek için kullanılan tüm “modern” araçlar (kırmızıya dönen ekran, jenerik müzik, flaş görüntüler vs.), Damdam’ın tek kişilik şovunda nüve halinde mevcuttur. Onun hikâyesi, günümüz haber medyasının çoğu kez izleyicide yaratmaya çalıştığı “bilişsel ve duyusal şok” mekanizmasının erken bir örneği olarak okunabilir. Bu benzerliği şu paralellikler üzerinden temellendirmek mümkündür:
TV kanalları, bir “son dakika” haberine geçerken genellikle kırmızı renkli ve hareketli animasyonlar ekranı kaplar. Kırmızı, insan psikolojisinde “tehlike ve alarm” sinyali olarak kabul edilmekte olup, deneysel bulgular, sistematik sinyal sistemlerinde tehlikeyi iletmek için kırmızı renk kullanılmasının doğruluğunu teyit etmektedir. Ekranlarda sıkça karşımıza çıkan kırmızı görseller ve flaş efektleri, Damdam’ın devesinden akan kanın yarattığı görsel şok ile işlevsel bir ortaklığa sahiptir. Her ikisinde de amaç, izleyicinin zihnindeki rutin akışı kesintiye uğratmak ve dikkatini son dakika haberine çekmektir.
Keza, son dakika haberlerine eşlik eden gerilimli, yüksek tempolu ve tekrar eden jenerik müzikler, izleyicinin otonom sinir sistemini doğrudan uyarır. Bu tür müzikler, İslam öncesi iletişim örüntüsündeki “Yâ Sabâhah!” tarzı akustik feryatlarla -işlevsel anlamda- örtüşür. Bu feryatlar, ortamın monoton sessizliğini bozan ve izleyiciye “işini bırak ve habere odaklan” emri veren işitsel birer sinyaldir.
Tanınmış iletişim kuramcısı Marshall McLuhan’a (1911-1980) göre, bir mesajın “dönüştürücü” gücü, içeriğinden ziyade hangi araçla ve nasıl bir formda sunulduğuna bağlıdır. Damdam’ın hikâyesinde de dönüştürücü güç, haberin içeriği (‘kervan tehdit altındadır’) değil, veriliş biçimidir. Damdam, kendi bedenini ve devesini birer kitle iletişim aracına dönüştürerek McLuhan’ın “araç mesajın kendisidir” tezini doğrulamıştır. Mekke büyükleri, mesajın doğruluğunu teyit ettirme gereği duymaksızın aracın yarattığı görsel şokun etkisi altında harekete geçmiştir.
Damdam’ın performansını -anakronik olma riskini göze alarak- “medya etiği” terazisinde tarttığımızda günümüzün ana akım habercilik yöntemleriyle nerdeyse eşit ağırlıkta olduğunu görürüz. Özellikle kriz dönemlerini karakterize eden manipülasyon, dezenformasyon ve taraflı haberciliğin arkaik bir örneği söz konusudur. “Modern” olanla arkaik olan arasında, bir doğa farkından ziyade derece farkı vardır. Tartıdaki eşitlik, insanın bilgiyi alma, işleme ve tepki verme süreçlerinin avcı-toplayıcı atalarımızla büyük ölçüde aynı kalmış olmasıyla ilgilidir. Bu sayededir ki “bilgi obezitesi” (infobesity) çağının medya devleri, Damdam’ın Mekke vadisinde “viral” olan görüntüsünün yüzlerce benzerini her gün yeniden üretebilmektedir. Dahası, bu üretim, hiçbir zaman egemen sınıfın ve onun ajanlarının gündeminden bağımsız olmadı. Ebu Süfyan, yirmi miskal altına kiraladığı habercinin yeteneklerinden haberdardı.
Etik açıdan, Damdam’ı bir “ajan-provokatör” olarak görmek mümkündür. Yine de onun hikâyesi, iletişimin sadece “bilgi vermek” değil, aynı zamanda “eylem üretmek” olduğunu hatırlatması açısından değerlidir. Verilerin ve grafiklerin kitleyi duyarsızlaştırdığı, trajedinin bile “seyirlik” hale geldiği koşullarda, Damdam’ın hikâyesi, yeni bir iletişim dili ihtiyacındaki muhaliflere şu mesajı verir gibidir: “Kervan tehlikede diye bildiri okumayın; devenin kanlı semerini ve yırtık gömleği seyircilerin önüne fırlatın!”
