Türkiye’de ekonomideki görünüm, asgari ücret rakamı, açlık sınırı ve emekli maaşının asgari ücretin ve açlık sınırının altında olduğunu yazan Abdulbaki Değer, hayatla bağı kopan ekonomi-politiğin maalesef iktidarın kullanışlı bir aygıtına indirgendiğini bununla birlikte ne dil, ne verilerin herhangi bir rasyonaliteye göndermede bulunamadığını belirtti.
İnsanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde, öncelikle sözü kurtarmalıdır” demişti Jacques Ellul. Çünkü “sözün düşüşü”nün yaşandığı trajik bir çağın insanlarıyız. Tam da bu yüzden sanıyorum, hümanist bir söylenceyle kulaklarımız sağır olmuşken gözlerimiz öldürülen, aşağılanan, değersizleştirilen milyarlarca insana tanıklık ediyor. Manzara o kadar utanılası bir görünümde ki; insan ancak derin bir suskunlukla karşılık verirse insanlığını muhafaza edebilir. Bu şekilde davranırsa şayet durumun nezaketini, sözün kıymetini muhafaza etmiş olabilir. Takatimiz kesiliyor, kesif bir umutsuzluğun girdabında savruluyoruz.
Yoruma, şerhe muhtaç olmayana ilişkin yalansız, hakikatsiz ne söylenebilir ki? Görmek, yüzleşmek ve şüphesiz gereğini yapmak için apaçık orta yerde durana dair yapacağımız her konuşma lüzumsuz bir eklenti olmayacak mı? Apaçık olan şeyi açıklama gereği duyma üzerinde titizlikle durmak gerekiyor. Karanlık, karmaşık, izaha muhtaç bir durumu açıklamaya çalışmak, insanları böyle bir durumun varlığına ikna etmeye çabalamak çok önemli, çok değerli çok da gerekli. Ancak tersi de o oranda alçaltıcı ve kahredici. Çünkü apaçık olanın apaçıklığını birilerine izah etmeye çabalamak bir mevzunun ne olduğuna ilişkin kavrayış eksikliğine veya kavranması güç bir şeyin varlığına göndermede bulunmaz. Aksine anlaşılır olan bir şeyin anlaşılır olmaktan çıkararak herhangi bir sorumluluğa mahal bırakmamasını ve işleyişin bu şekilde süreklileştirilmesini sağlamaktadır.
Burası gerçekliğin yitirildiği, konuşmanın bir hakikat arayışı olmaktan çıktığı ve belirli bir amaca matuf şekilde operasyonel olarak kullanıldığı sahte bir konuşmadır. Mevzu artık ne hakikat arayışı ne hakikat duyarlılığı ne de var olan sorunun uygun bir çözüme kavuşturulmasıdır. Söz düşmüştür ve dünyayı kurtarma isteği, iddiası büyük oranda bir konfor arayışı ve örtüsüdür. Zira ne hakikatin bir değeri kalmıştır ne de bunun en somut yansıması sayılabilecek gerçeğe hürmet söz konusudur. Dil ile dünyanın perdesini aralama çabasında olan insan, adeta kendisine tuzak kurar şekilde dille, bile bile gerçeği çarpıtma yolunu seçmiştir. Elbette çarpıtma dilin parçasıdır hem de önemli bir parçasıdır. Ancak kamusal görünümde bunun resmi anlatının ve işleyişin temel unsuruna dönüşmüş olması hazindir, hazinden de ötedir.
Türkiye’de ekonomideki görünüm bunun en somut örneği olarak karşımızdadır. Açıklanan asgari ücret rakamı, daha açıklandığı gün açlık sınırının altındaydı. Milyonlarca emeklinin aldığı maaş, şu an bile asgari ücretin ve doğal olarak açlık sınırının altında. Açlık sınırının üzerinde bir ücret alan çalışanların neredeyse tamamı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yoksulluk sınırının üstündeki bir avuç insanın varlığı zaten kendi başına ne tür bir Serengeti düzlüğünde yaşam sürdüğümüze delalet etmeye yetiyor. Paylaşımda adalet yok, bölüşümde hakkaniyet yok! Görünüm böyle iken büyümeden, dünyayı dönüştürmekten, medeniyet vurgularından bahsediliyorsa, “çalışanlarımızı, emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” ifadeleri özgüvenle dile geliyorsa o zaman hakikatin boğazlandığını, sözün ayağa düştüğünü söylemek zaruridir. Sözün düşüşünden, hakikatin katlinden, gerçeğin karartılmasından geçilmeyen bir yerde esenlikten, yarınlara dair umuttan, güzel günler göreceğimizden nasıl bahsedebiliriz? Rahmetli Sezai Karakoç bir şiirinde yaşadığımız bu çağ çarpıklığını şöyle dile getiriyordu:
…Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim…
Sadece ekonomik vaziyette yaşadıklarımızın ibretlik hâli ortada. Mevcut bakan göreve başladığı gün “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönmekten başka çaresi kalmamıştır” demişti. Görevi devreden bakan devir teslimin finalinde gayri ihtiyari olarak bu kafkaesk anlatıda görünür figüran olmaktan çıkmış olmanın getirdiği rahatlamayla “oh!” deyivermişti. Ne, niçin irrasyonellik girdabında savrulduğumuza ilişkin bir muhasebe yürütebildik ne de şu an bile ne kadar rasyonel işlediğimizi muhakeme edebiliyoruz. Yüzyıllık hedeflerden, kronik sorunların çözümünden bahsedilen yerde bunların taşıyıcı kolonlarından birisi olan ekonomi alanında görünümümüz bu yönde.
Meseleyi çalışanların vaziyetinin içler acısı bir durumda olmasıyla sınırlı tutmamak lazım. Nitekim bizim meselemizin asıl ölümcül boyutu da burası değil. Şartlar ağırlaşabilir, kötüleşebilir, dar boğazlarla, büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz. Bunların pençesinde çarpıcı yoksulluklar, yoksunluklar yaşayabiliriz. Hatta insanların, ailelerin, toplumların tarihlerinde bu tip durumlar az da değil.
Konuştuğumuz dil yaşadığımız dünyanın betimlemesini iyi yapmalı, başımıza gelenin ne olduğunu olguyu çarpıtmayacak şekilde vermeli. İnsan pek çok zorluğa göğüs gerebilir, başına gelen felakete karşı dayanıklılık gösterebilir. Ancak felaketleri kadere, işkenceye, kasten yaşanan bir sistematik yağmaya dönüştürüldüğünde insan, büyük bir haksızlık duygusu içinde alt üst olmakla kalmıyor aynı zamanda kendisiyle ve ait olduğu dünyayla olan bağlarında derin bir kopuş yaşıyor. Aralık ayı enflasyon rakamının % 1’in altına çıktığı yerde aynı düzen işlemeye devam edip Ocak ayında rakam bunun 4-5 katı çıkıyorsa gerçekliğin iktidarın elinde balmumuna dönüştüğünü görmemek ancak sözü paçavraya çevirmekle mümkün. Aynı tabloya ilişkin TÜİK ve ENAG verilerini yan yana getirmek yetiyor.
Hayatla bağı kopan ekonomi-politik maalesef iktidarın kullanışlı bir aygıtına indirgenmiştir. Ne dil, ne veriler herhangi bir rasyonaliteye göndermede bulunmaz. Toplumsal afaziye yol açan “yenikonuş”un hükümranlığı altındayız. Gerçeklik yerine statükonun devamlılığını sağlayacak ikame gerçeklik için rakamların, göstergelerin işleme alındığı bir düzlemdeyiz. Böyle bir ekonomi-politikte artık medeniyetten, insandan, değerden, adaletten bahsetmek ancak gerçeğe hürmetsizlikle mümkündür. Oysa bizi gerçek özgür kılabilir. Gerçekçi olabilirsek ancak imkânsızı isteyebiliriz. Gerçekçi olmayanların imkânsız etrafında ördükleri anlatı bir postmodern kandırmaca olarak tarihe not düşülmelidir.
Açlık sınırı, asgari ücret temelinde bir ücretin temel geçim ücretine dönüştüğü ülkemizde her tür iddianın turnusol kâğıdı ekonomik alandır. Bu alandaki sarsıcı görünümdür. Paylaşımdan, bölüşümden, insanca yaşamın gereklerinden yana tavır almayan her siyaset bir kara siyasa örneği olarak çerçevelenmelidir. Bölüşüm, paylaşım üzerinden hayat tanzimi yapılmaktadır. Kuşaklar arası seyreden yaşam formları dağıtılmaktadır. Adil ve ahlaki olmayan dağılımda milyonlarca insan insandışılaşmaya mahkûm edilmektedir. Bu politikalar basit birer istatistikî veri olarak geçiştirilemezler. Devlet kendi vatandaşlarını kendi eliyle kurban etmektedir. Açlığa, yoksulluğa, sefalete sistematik şekilde sürüklemektedir. Bundan çıkış elbette mümkündür ve elbette kararlılıkla savunulmalıdır. Transferler pekâlâ başka türlü yapılabilir, pekâlâ başka türlü bir bölüşüm, paylaşım mümkündür. Bunları gölgelemek için yapılan manipülatif müdahalelere, söylemlere itibar etmemek olmazsa olmazdır. Bu uğurda samimi bir mücadele bize farkında olmadığımız kapılar açacaktı. Ancak ısrarla belirttiğim gibi en büyük talihsizliğimiz, sadece bugün maruz kaldığımız bu hoyratlığın takatimizi aşan niteliği değil. Bu hoyratlık üzerinden tıpkı ölümü görüp sıtmaya razı gelmek zorunda kalınması gibi mevcut küresel ekonomi-politiğin rasyonel işleyişini normatif olarak benimsemek ve arzulamak gibi bir talihsizliğe bizi sürüklemiş olmasıdır. Mevcut adaletsiz norma razı eden işleyişin nasıl büyük bir ölümcül darbe olduğu dikkate alınırsa bu şartlarda yaşadığımız savrulmanın ölçü tanımayan boyutları çok daha iyi fark edilecektir. Bu işleyişi mümkün kılan yerde sözün ne kadar sahici olduğu, ne kadar anlamlı ve dikkate değer olduğu üzerinde düşünülmelidir. Toplumsal adalet, hakkaniyetli bir bölüşüm ve paylaşım mücadelesinden, ufkundan ve ilkesinden yoksun kalan siyaset, doğası gereği sözün düştüğü yerde mümkündür.
*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı’dır.
