Hukukçu Abbas Bilgili, modern dünya tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olan Fransız Devrimi’ni yazdı. Devrime giden yolu açan 237 yıl önceki 14 Temmuz 1789 günü Paris’te Bastille Hapishanesi’nin basılmasıyla konuya değinen Bilgili, baskınla başlayan ve 1791 anayasasının ilanına giden süreci irdeledi.
Tarihin en önemli kırılma noktalarından birinin fitili 237 yıl önce 14 Temmuz 1789 günü Paris’te ateşlendi. Bin civarında sıradan insan diyebileceğimiz halk topluluğu Bastille Hapishanesi’ne düzenlediği baskınla devrimi başlatmıştı. Baskını duyan Kral 16. Louis, yanındaki düke “Bu bir isyan” dediğinde, dük “Hayır! Bu bir devrim!” demişti. Araştırmalar devrimin bu baskınla başladığını söylüyor ve halen de 14 Temmuz, devrimin yıldönümü olarak kabul ediliyor. Ancak belirtelim ki, devrimin 14 Temmuz ile başladığı görüşü hem doğru ve hem de yanlıştı! Doğrudur, çünkü gerçekten de monarşinin sembolü durumundaki Bastille Hapishanesi baskını ile öfkeli halk hareketleri başlamış ve devam etmiştir; yanlıştır, çünkü devrimin arkasında bin yıllık monarşik uygulamanın mayalandırdığı ve doğuma hazırladığı koşullar vardı.
Aradan 237 yıl geçtikten sonra devrime nasıl bakmalıyız, nasıl sonuçlar çıkarmalıyız? Elbette bugüne kadar bu konuda çok şey söylendi ve çok şey yazıldı. Farklı çevrelerin ve farklı merkezlerin devrime yönelik övgüleri ve eleştirilerini bir laboratuvardaki malzeme birikimi olarak görüp, getirdiği yenilik ve haklar ile yıkıcılığındaki tahribatı birlikte gözden geçirmekte yarar var.
TOPLUMSAL YAPI
O dönmede Fransa 25 milyonluk nüfusuyla Avrupa’nın en kalabalık ülkesiydi ve bu nüfusun sadece yarım milyonluk kısmını oluşturan ruhban gurubu ile soylular toprakların, gelirin ve yetkinin büyük kısmına sahipti. Geriye kalan 24,5 milyonluk halk grubu ise verginin tamamına yakınını ödeyen ve hiçbir yetkiye sahip olmayan farklı alt katmanlardan oluşuyordu. Üçüncü grubun içinde ticaretle zenginleşmiş burjuvalar, aydınlanma filozoflarının da etkisiyle dünyaya farklı bakan avukat, yargıç, doktor, noter gibi küçük burjuvalar, esnaf, köylü, işçi ve baldırı çıplak denen işsiz güçsüz takımı da vardı. Esasen bu üç grup birbirinden soyutlanmış da değildi. Hem kendi içlerinde ve hem de gruplar arasında geçişkenlik de mevcuttu.
Taşradaki ruhbanlar (kilise mensupları) oldukça sefil iken merkezdeki ruhbanlar hayli varlıklıydı. Soylular oldukça iyi durumdayken, aralarında oldukça zor durumda olanların varlığı da bir gerçekti. Üçüncü ve en kalabalık grup ise zaten çok farklı alt gruplardan oluşuyordu. Paranın gücünü elde eden burjuvalar da soylular ve ruhbanlar gibi Kralın yanında yetkili ve siyasette söz sahibi olmak istiyorlardı. Feodalite yok olmuş, kapitalizm kök salmaya başlamıştı. Başta Marksistler olmak üzere ağırlıklı olarak araştırmacılar Fransız Devrimi’nin burjuva devrimi olduğunu kabul ederler.
Fransa, rakip olarak gördüğü Britanya’ya karşı 1789 devriminden on sene önce bağımsızlık savaşı veren Amerikan kolonilerine destek verdiği için büyük ekonomik krize girmişti. Zaten ekonomik koşullar çok kötüydü. Ruhban ve soylular yeni vergi vermeye karşıydılar, üçüncü grup ise zaten artık verecek durumda değildi. Bir çare bulunur mu ümidiyle 175 yıldır toplanmayan Genel Meclisi Kral 16. Louis toplantıya çağırmak zorunda kaldır. Sorunları çözemeyen Maliye Bakanını da görevden alması patlamaya hazır devrimin fitilini ateşlemeye yetti. Önceden planlanmayan halk hareketleri başladı. Meclisteki gruplar arası çekişmeler ve Bastille baskını devrimi başlatmıştı.
İNSAN VE YURTTAŞ HAKLARI BİLDİRGESİ VE ANAYASA
Şüphesiz Fransız Devrimi’nin dünyaya armağan ettiği en önemli belge 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları bildirgesidir. İnsanın doğuştan edindiği eşitlik, özgürlük, adalet gibi evrensel ilkelere vurgu yapılan metinde dikkat çekici biçimde “kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur” deniyordu. Ünlü hukukçu Jellinek bu metinde Rousseau’nun değil, Magna Carta ve Amerikan Devrimi’nin etkisi olduğunu savunur.
1791 yılının Eylül ayında Kral’ın istemeyerek onayladığı anayasa ile mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçildi. 1791 Anayasası esasen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin uzantısı ve devrimin ilk anayasa metniydi. Anaysa hukukçusu Tarık Zafer Tunaya, Fransa’da bir müzede Fransız Devrimi dönemine ilişkin eşyalar arasında küçük bir kitapçık gördüğünü, etiketinde “1791 Anayasası” yazdığını ve hemen altında ise küçük harflerle “insan derisi ile kaplanmıştır” yazısının bulunduğunu belirtiyor. Anayasanın ve bedelinin kan olduğunu bu cümleden de anlıyoruz. Devrim dönemi oldukça çalkantılı geçti ve 1792’de Cumhuriyetin kurulması ve 1793’te yeni Anayasa’nın kabulü önemli tarihsel ve hukuksal gelişmeler olarak kayda geçti. Ancak arkasından sürekli istikrarsızlık devam etti.
DEVRİM VE TERÖR
İngiliz düşünür Edmund Burke, henüz devrimin birinci yılında (1790) yazdığı eserde sert biçimde eleştiri yaptığında henüz Kral ve Kraliçe idam edilmemişti. Burke’ün, devrimin gelecekte teröre yöneleceği görüşü doğru çıkacaktı ve bu “kehanetinden” dolayı da hayli övgü almıştı. Burke’ün öngörüsünün nedeni aslında daha ilk yıl yaşananlardı. Devrimi başlatan Bastille baskınında hapishane yetkilisinin kellesi kesilmiş ve sokaklarda dolaştırılmıştı. Devrim kelle kesmeye ilk gün başlamıştı ve Burke bunun arkasının geleceğini tahmin etti ve ağır ifadelerle devrime saldırdı.
Suçlu suçsuz olmasına bakılmaksızın hapishanedeki binlerce insan öldürüldü. Özellikle 1793’te kurulan Devrim Mahkemesi ve Şüpheliler Yasası döneminde angaje savcı ve yargıçların düzmece yargısı sonunda binlerce insanın kafası giyotinde kesildi. Devrimi korumak ve dış saldırılar gerekçe gösterilerek, teröre Robespierre’in ağzıyla “erdem” kılıfı geçirilerek meşruluk kazandırılmaya çalışıldı, o kadar ileri gidildi ki, devrimciler birbirlerine düştüler ve çoğunun kellesi giyotine gitti.
DEVRİM VE KADINLAR
Fransız Devrimi’ne getirilen en önemli eleştirilerden biri kadınları yok sayması, görmezden gelmesidir. Oysa devrimin eylem kısmında önemli rol oynayan kadınlar siyasetin konuşulduğu kulüplerde de boy gösteriyorlardı. Onları yiyecek fiyatlarını protesto eden yığınlar arasında, siyasi kulüplerde, hatta devrime karşı hareketler içinde görmek mümkündü. Devrim günlerinde Kral ve Kraliçe’yi Versay Sarayı’ndan Paris’e taşınmaya zorlayan beş bin kişilik kalabalık da bir kadın hareketi olarak biliniyor. Bu aktifliğe karşın devrimin kadına bakışı tam anlamıyla bir “erkek” bakışı idi, yani devrimde kadının adı yoktu.
Eşitlik, özgürlük, adalet söylemiyle gelen devrimin İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile insanlık tarihine çok önemli bir anayasal metin sunması çok ileri bir adımdı ama bu bildirgede kadının adı geçmiyordu. Fikirleri ile devrime ilham kaynağı olan J. J. Rousseau ile devrime eleştirileri ile bilinen Edmund Burke arasında kadına bakış konusunda farklılık görülmüyordu. Hatta dönemin kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft bu sebeple Burke’ü sert biçimde eleştirmişti, çünkü Kraliçe Marie Antionette’e gösterdiği ilgiyi sıradan kadınlara hiç göstermemişti. Devrime daha kapsayıcı ve eleştirel bakan Alexis de Tocqueville de kadının adını anmamıştı ve belki anakronizm olacak ama yazdığı metinde cinsiyetçi bir dil kullanarak “erkekçe!” ibaresini defalarca kullanmıştı. O dönemde kadın hakları bugünkü anlamına ve gelişime sahip değildi diye bu düşünürleri mazur görenler var, ama Fransa’da Olympe de Gouges, İngiltere’de Mary Wollstonecraft isimli kadın yazarlar o dönemde de kadın haklarını gündeme getirmişlerdi. Hatta Olympe de Gouges alternatif bir metinle Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi hazırlayarak “kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır” diyordu. Bu öncü kadın da bir çoğu gibi devrimin kanlı bıçağı giyotine kafasını kaptırmaktan kurtulamadı.
DEVRİM VE DİN
Fransız Devrimi’nde din karşıtlığı çok belirgindi, çünkü devrim soylulara ve ruhban sınıfına karşı bir hareket olarak başlamıştı. Bu nedenle de Eski Rejim’in temel dayanaklarından olan kilise en önemli hedeflerden biriydi. Devrim, ruhban sınıfının mallarını kamulaştırmakla kalmadı, piskoposların bağlılığını dışarıdan (Roma’dan) alıp Anayasaya bağladı ve maaşlarının devletçe ödenmesini kararlaştırdı. Anayasaya bağlılık yemini etmeyen binlerce papaz ya kaçarak ülkeyi terk etti, ya da saklanmak zorunda kaldı. Çok sayıda din görevlisi öldürüldü. Kaçan binlerce papaz, sınırdaki karşı devrimcilerin saflarına katıldı. Devrimin din karşıtı tutumu özellikle muhafazakâr bölgelerde halkın tepkisine ve isyana yol açtı. Örneğin muhafazakârlığıyla bilinen Fransa’nın batı sahillerindeki Vandee bölgesinde devrime karşı halk ayaklandı ve uzun süren ve binlerce insanın ölümüne neden olan iç savaş başladı. Victor Hugo Doksan Üç isimli romanında bu iç savaşı anlatır. Balzac, Köy Papazı isimli romanında devrimin okullarından “imansızlar fabrikası” siye bahseder.
Devrimciler (ve özellikle Robespierre) dini tamamen yok etmenin mümkün olmadığını anladıkları için alternatif bir din uydurarak boşluğu doldurmaya çalıştılar. Voltaire’ın “Tanrı yoksa onu icat etmeli” görüşü paralelinde “Yüce Varlık Dini”ni halka kabul ettirmeye çalıştılar, bu yolda festivaller düzenlediler, kiliseleri akıl tapınağına dönüştürdüler. Bu şekilde halkın ateizme olan tepkisini de oluşturulan “devlet dini” ile söndürmek istediler. Hıristiyanlıkla iç içe olan takvimi de değiştirerek devrim takvimini getirdiler. Ancak gerek Yüce Varlık Dini ve gerekse devrim takvimi halkta beklenen karşılığı bulmadı ve devrimden sonraki yıllarda bunlardan vazgeçildi.
SONUÇ
Fransız Devrimi hakkında çok şey söylenebilir. Biz şimdilik sadece bazı yönlerine değindik. Dünyayı etkileyen devrim Fransa’ya istikrar getirmedi. Sadece devrim dönemi için değil, takip eden uzun dönemde de Fransa siyasi istikrarsızlık yaşadı. Tocqueville’in de belirttiği üzere, monarşi-cumhuriyet-imparatorluk döngüsü devrim sonrasında da devam etti. Devrimden hemen on yıl sonra ülkede Napolyon darbesi ve tek adam diktası yaşandı. İstikrarın sağlanması için daha çok zaman geçmesi gerekiyordu.
Ancak İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gibi evrensel hukuk ilkelerinin anayasalarda yer edinmesini sağlamasını önemli bir kazanım olarak kabul etmek gerekir. Kadınları görmezden gelmesi, terör estirmesi, kilise ile mücadele görüntüsü altında dinle uğraşması hep eleştirildi.
Fransız Devrimi ile milliyetçilik akımı bir siyasi hareket olarak dünyaya yayıldı, buna bağlı olarak devletler “millî marş”larını yazdılar, bestelediler ve söylediler. Bayrak, vatan ve vatanseverlik gibi kavramlar devrimden sonra daha da önem ve anlam kazandı. Bugün kullandığımız uzunluk, ağırlık ve hacim konularındaki metrik sistemin yeknesaklığı ve yerleşmesi sağlandı.
Edmund Burke, devrim karşıtı görüşüyle evrimi savunurken, devrimcilerin yaptıkları şeyin devrim olmadan da gerçekleştirilebileceği görüşündeydi. Tocqueville ise devrim olmasaydı dahi toplumun mutlaka çökeceği görüşündeydi. Bu düşünürlerin görüşleri şüphesiz önemlidir ama devrim gerçekleşmiş, olumlu olumsuz yönleriyle yaşanmıştır. Bize düşen hem düşünürlerden ve hem de yaşananlardan ders çıkarmaktır.
*Abbas Bilgili, hukukçu ve araştırmacı yazar.
