Araştırmacı Muhsin Altun, asansörün icadını, gelişimini ve günümüzdeki durumunu yazdı. Dünyada dikey ulaşım aracının en güvenli sistemler olduğunu söyleyen Altun, Türkiye’deki tablonun ise vahim olduğunu belirtti. 10 yılda 325 asansör kazası, 152 ölüm ve 400’den fazla yaralanmanın kaydedildiğini ifade etti. ‘Yurttaşlarını adeta ‘vergi manyağı’ yapan Devlet’imiz, KYK asansörlerinin güvenliği konusunda neden çekingen görünmektedir?’ diye sordu.
İzleyenler hatırlayacaktır; Türkiye’de “Şeytan” adıyla gösterime giren “Devil” (2010), bir gökdelenin asansöründe yaşanan seri ölümleri konu alır. John Erick Dowdle’ın yönetmenliğini yaptığı filmde, asansörde mahsur kalan beş kişiden her biri bir suçtan sabıkalıdır. Ancak insan kılığına girmiş bir şeytan da onlarla birliktedir ve ışıklar her söndüğünde içeridekilerden biri gizemli biçimde öldürülecektir.
Gerilim sinemasının çokça rağbet ettiği asansör, otobüs vb. ortamlar, bilinçaltımızdaki ilkel “kapalı alan korkusu”na hitap etmekle, yüksek düzeyde adrenalin üretir. Kapalı alanlar, kısıtlanmış olmaktan ziyade çıkış/kaçış imkânının yokluğu üzerinden çaresizlik duygusunu patolojik hale getirebilir.
Neyse ki gerçek hayatta asansör arızaları nadiren ölümle sonuçlanır. Daha çok yük taşımada kullanılan ilk mekanik asansörler, insanlar için çok tehlikeli ve güvensizdi. Amerikalı sanayici Elisha Otis’in 1852’de emniyet frenini icat etmesi (halat kopmalarına karşı asansörü havada tutan bir sistem geliştirmişti) güvenlik kaygılarını ortadan kaldırdı. Otis’in icadının ardından 1857 yılında ilk insan asansörleri New York’ta hizmete girdi ve hızla diğer ülkelere yayıldı.
Türkiye’de ilk kez Beyoğlu’ndaki Pera Palas’ta kurulan asansör (1892) ve Musevi işadamı Nesim Levi tarafından yaptırılan İzmir’in tarihi asansörü (1907), herhangi bir ölümcül arıza yaşanmadan bugünlere geldi. Bunun başlıca nedeni, özellikle ilk asansörlerin hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerde son derece sıkı denetlenmesiydi. Esasen ölümlü kazaların çoğu, meskûn yapılardan ziyade inşaat veya maden sahalarındaki büyük asansörlerle ilgilidir. Dünyada bilinen ilk ölümlü asansör kazası, ABD’nin Baltimore kentinden bildirilmiştir (14 Aralık 1883). Bir mobilya deposunda meydana gelen kazada, 15 yaşındaki bir çocuk asansör boşluğuna düşerek hayatını kaybetmişti.
O günden bu yana, çok katlı binalardaki artışa paralel olarak asansörlerin emniyet sistemleri de gelişti. Günümüzde asansörler, ölümcül riskleri asgaride tutacak mekanik frenler, hız regülatörleri ve hidrolik tamponlar gibi birbiriyle bütünleşik pek çok güvenlik sistemiyle donatılmıştır.
***
Türkiye’de asansör kazaları, sanayileşmenin ve yüksek binaların artmaya başladığı 1970’li yıllardan itibaren görülse de ölümlü kazaların yokluğu önemlidir. Bununla birlikte, 2000’li yılların başında, asansörlerdeki güvenli koşulların yerini rekor sayıda ölümlü kaza aldı. 6 Eylül 2014 günü, İstanbul Mecidiyeköy’deki bir şantiyede işçileri taşıyan asansörün 32. kattan yere çakılması sonucu on işçi hayatını kaybetti. Bu faciayı (ya da ‘iş cinayeti’), ülkenin dört bir yanındaki KYK yurtlarından bildirilen “asansör düşmesi” ve “kayma” vakaları izledi.
Aydın/Efeler (25 Ekim 2023): Güzelhisar Kız Öğrenci Yurdu’nda, 16 öğrencinin bindiği asansörün arıza yapması sonucu, 15 öğrenci yaralanırken bir öğrenci (Zeren Ertaş) kabin ile duvar arasında sıkışarak hayatını kaybetti. Vali, kazayı “15 kişilik asansöre 16 kişinin binmesiyle” açıkladı.
Ordu/Fatsa (30 Ekim 2023): Efkaf Mahallesi’ndeki KYK kız ve erkek öğrenci yurdunda, dört öğrencinin bulunduğu asansörün halatları koptu. Kurtarılan öğrenciler hastaneye kaldırıldı.
Muş (4 Kasım 2023): Sultan Alparslan Kız Öğrenci Yurdu’nda, elektrik kesintisi nedeniyle asansör iki kat arasında kalıp kilitlendi. Mahsur kalan üç öğrenci itfaiye tarafından kurtarıldı.
Ankara/Çubuk (16 Kasım 2023): Fatma Hanım Kız Öğrenci Yurdu’nda, arızalanan asansör 3. kattan eksi 1. kata düştü. İçerideki öğrenciler yurt personeli tarafından kurtarıldı.
Ankara (21 Kasım 2023): Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü’nde bulunan Emine Şerife Hanım Kız Öğrenci Yurdu’nda, asansörlerden biri 5. kattan eksi 4. kata düşerken diğeri dördüncü kattan aşağı kaydı. Neyse ki kazada ölen ya da yaralanan olmadı.
Ülke genelinde infial uyandıran ve protestolara yol açan bu asansör kazaları, Devlet’e “emanet” ettiğimiz öğrencilerin maruz bulunduğu ölümcül risklerin sadece bir kısmına işaret etmektedir.
Dahası, bu riskler öğrenciler tarafından defalarca KYK yönetimine bildirilmiş; CİMER’e şikâyet edilmiş; dayanışma ağları üzerinden duyurulmuştur. Hal böyle iken Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Makina Mühendisleri Odası (MMO) ve sektörle ilgili meslek kuruluşlarının verilerine bakılırsa, günde yaklaşık 50 milyon kişinin asansör kullandığı Türkiye’de, son 10 yılda yaklaşık 325 asansör kazası, 152 ölüm ve 400’den fazla yaralanma kaydedilmiştir.
***
Asansörler dünyanın en güvenli dikey ulaşım araçlarından biridir. ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu’nun verilerine göre, milyarlarca yolculukta ölüm oranı milyarda 0,15 civarında; yaşam boyu asansörde ölme ihtimali kabaca 1/12 milyon mertebesindedir. Buna karşılık, güncel bir örnek olarak “aquapark” (su parkı) can güvenliği açısından asansörden daha risklidir. Elektrik kaçağı, boğulma, kayma, düşme, omurga/kafa travması, kesik ve çarpma gibi risklerin asgaride tutulması, asansörlere kıyasla yüksek maliyetli önlemler almayı gerektirir.
Özel girişimciler bu önlemler için harcama yapmaktan çekinmezken, yurttaşlarını adeta “vergi manyağı” yapan Devlet’imiz, KYK asansörlerinin güvenliği konusunda neden çekingen görünmektedir? Teknik açıdan daha güvenli olması gereken asansörlerin, doğası gereği daha hareketli olan bir aquaparktan daha fazla can kaybına yol açmasını nasıl açıklayabiliriz?
Bu soruların yanıtı, son yirmi yılda kemalini bulan kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve denetim ekosisteminin neoliberal dönüşümüyle yakından ilişkilidir: (1) Kamusal denetim sorumluluğunun taşeronlaştırılması (kamu kurumlarının ya da MMO gibi meslek odalarının yerini özel denetim firmalarının alması) ve (2) bakım sözleşmelerinde fiyat kırmayı teşvik eden piyasa rekabeti (Güzelhisar faciasında, bakım firmasının maliyetten kaçınmak için istem dışı kabin hareketini önleyen “UCM Koruma Sistemi” gibi zorunlu emniyet düzeneklerini iptal etmesi), maliyet minimizasyonu ve kâr-zarar hesaplarının sektörü karakterize ettiği bir iklim yaratmıştır.
Keza, KYK yurtları gibi mecburi kullanıcı kitlesine sahip toplu yaşam alanlarındaki güvenlik tedbirleri, neoliberal hükümetler açısından genellikle “maliyet” oluşturan bürokratik bir yüktür. Özel şirketlerin kâğıt üstü raporlamalarına bırakılan denetim ve bakım mekanizması, can güvenliği için değil yasal prosedürleri tamamlamak için işletilir.
Buna karşılık, aquaparkla ilgili herhangi bir güvenlik zafiyeti, özellikle ölümle sonuçlandığında işletmenin kalıcı olarak kapanmasına yol açabilir. Burada “güvenlik”, hizmet kalitesinin ve sürdürülebilir kârlılığın bir parçasıdır. Neoliberal iktisadın kutsadığı piyasa rasyonalitesi, sosyal karakterli KYK yurtlarının mecburi misafirleri (öğrenciler) ile eğlenmek için para ödeyen aquapark müşterileri arasında ayrım yapılmasını gerektirir. Yapıların işlevi ve hedef kitlesinin ekonomik statüsü, güvenlik tedbirlerine ve bütçe önceliklerine yaklaşımı kökten değiştirir.
Özetle, asansördeki şeytanı aquaparkta göremeyiz. Asansörden sağ çıkan öğrencilerin polis zoruyla dağıtılan protestoları, işletmenin müşteri kaybı ile aynı moral ağırlıkta değildir. Müşteri kaybı, otomatik olarak gelir (ve vergi) kaybına yol açacaktır.
***
Albert Camus, “Bir ülkeyi tanımanın yollarından biri de orada insanların nasıl öldüğünü bilmektir” derken bir ülkede insana verilen değerin ve sistemin gerçek yüzünün, insanların hayata veda etme biçimlerinde somutlaştığını vurgular. Türkiye, Camus’nün bu ölçütü itibarıyla -burada ayrıntısına girmeyeceğimiz kadar çok nedenle- çelişkilerle dolu ve kırılgan bir orta düzey ülkesidir. Asansör faciaları, maden göçükleri, depremde yıkılan imar affından yararlanmış binalar, denetimsiz konaklama tesislerindeki yangınlar; bütün bunlar, Camus’nün bize “ülkeyi tanıtır” dediği en düşük puanlı ölüm biçimleridir.
Trajik ölümlerin devletin yüksek katlarında “kader planında” işleyen bir mekanizma olarak mı, yoksa bir “bilinçli taksirle cinayet” olarak mı kodlandığı, o devletin yönetim kalitesini özetler.
Birinci senaryo, nüfusun egemen sınıf için basitçe azalan veya artan bir “değişken” olduğu gerçeğini işaretler. Kamusal alanlardaki önlenebilir karakterli her bir arıza veya kaza, bu anlamda yurttaşlara yönelik politik bir saldırıdır.
Bütün bunları neden mi yazdık? Üniversitelerin, dolayısıyla KYK yurtlarının ve özel yurtların açılış zamanı yaklaşırken ebeveynlerin, çocuklarını Devlet’e “emanet” etmenin ötesinde bir uyanıklığa ihtiyacı var. Her bir ebeveyn ve öğrenci, yurt asansörünün (1) “A Tipi Muayene Kuruluşu” olan MMO Asansör Kontrol Merkezi veya MMO tarafından eğitim ve belgelendirme süreçlerinden geçmiş Serbest Müşavir Mühendisler tarafından kontrol edildiği; (2) tüm güvenlik testlerinden başarıyla geçerek can ve mal güvenliği açısından tamamen güvenli olduğunu gösteren “Yeşil Etiket” taşıdığı ve (3) sertifikalı bir firma tarafından ayda en az bir kez fiziksel ve teknik muayeneden geçirileceğine dair bilgilenme konusunda ısrarcı olmalıdır. Asansörün “kader planı” bu gibi önlemlerle çizilir.
Keza, öğrenciler, asansör şikâyet süreçleri ve “asansörde mahsur kalma” anında yapılma(ma)sı gerekenler hakkında bilgilerini artırmalıdır. Her bir arıza veya kaza, dayanışma ağlarında duyurulmalı ve kitlesel gösterilerle karşılanmalıdır. Yurt düzeyinde oluşturulacak öğrenci kolektifleri, başta asansör güvenliği olmak üzere yangın, elektrik tesisatı, ısınma sistemi vb. konularda yönetim üzerinde sürekli ajitasyon uygulamalıdır. Devlet’in “siz ölün, gerisini bize bırakın” dediği koşullarda iş başa düşmüştür. Öğrenciler artık ideolojik taleplerden ziyade “yaşam hakkı” merkezli (asansörde ölmemek, yemekten zehirlenmemek vs.) direnişi örgütlemek zorundadır.
Kuralların ve yaptırımların eksiksiz uygulandığı bir ülkede, insanların asansör arızası nedeniyle ölmesi ya da yaralanması, milyarda bir seviyesinde ve tümüyle sıra dışı bir ihtimal olup; ancak sabotaj veya uç bir yapısal kusur halinde görülebilir. Aksi durumda, “Devil” filmindeki şeytanla birlikte aynı asansördeyiz demektir.
*Muhsin Altun, araştırmacı yazar.
