Araştırmacı yazar Muharrem Öksüz, ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku çiğneyerek saldırdığı İran’ın içinde bulunduğu savaşı Müslüman ülkelerin tavrı üzerinden ele aldı. 12 Ülkenin Riyad’da İran’a karşı tutumunu ve yaşananlara mezhepsel yaklaşımı eleştirdi.
Müslüman coğrafyaya uzaktan baktığımızda gördüğümüz manzaradan çıkardığımız anlam; çoğu zaman baktığımız yerden ziyade, durduğumuz yere bağlıdır. Bir toplumun bir başka toplumu nasıl değerlendirdiği, yalnızca müşahede edilen gerçeklikle değil, bakanın zihniyet dünyasıyla doğrudan ilintilidir. Bu durum sadece bireysel bir tercih meselesi değildir; sosyolojinin temel figürlerinden Pierre Bourdieu’nün ifade ettiği üzere bireyin eğitim düzeyi, sınıfsal konumu, kültürel sermayesi ve içinde bulunduğu toplumsal çevre (habitus), onun dünyayı algılama biçimini belirleyen temel çerçeveyi oluşturur. Özetle insanlar yalnızca bakmazlar; aynı zamanda ait oldukları yerden bakarlar.
Bu nedenle bir sûfînin, bir selefînin, bir kelâmcının veya bir fıkıhçının; hatta bir Sünnî ile bir Şiî’nin aynı topluma bakarak özdeş sonuçlar çıkarmasını beklemek sosyolojik olarak imkân dışıdır. Zira her biri, toplumu farklı bir normatif merkezden okumaktadır. Biri dindarlığın biçimsel tezahürlerine, diğeri eylemin “bid‘at mı yoksa şirk mi” olduğuna, bir başkası ise salt mezhebî sadakate odaklanır. Bu değerlendirmeler kendi iç tutarlılığına sahip olsa da evrensel bir ölçüt üretmeleri oldukça güçtür.
Problem tam da bu noktada tebarüz etmektedir.
Toplumu yalnızca ibadet pratikleri üzerinden okumaya çalışmak, dini, toplumsal hayatın yegâne açıklayıcısı hâline getirme hatasına düşmektir. Oysa Émile Durkheim’ın işaret ettiği gibi; din toplumu inşa etmez, aksine toplum dini kurumsallaştırır. Bu tespit, toplumsal gerçekliği yalnızca inanç ritüelleri üzerinden anlamaya çalışmanın, çoğu zaman gerçeği tersinden okumak anlamına geldiğini bizlere ihtar eder.
Bir toplumun hal-i pürmelalini anlamak istiyorsak, öncelikle şu temel sorularla yüzleşmemiz gerekir: Çocuklar yeterli beslenebiliyor mu? Temiz suya erişim mümkün mü? Hastalandıklarında nitelikli tedavi görebiliyorlar mı? Kadınlar kendilerini güvende hissediyor mu? Gençler gelecek kurabileceklerine dair bir inanç taşıyor mu? Bu sorular yalnızca sosyal refahın değil, aynı zamanda o toplumun ahlaki ufkunun da sarsılmaz göstergeleridir.
Çocuğu aç ve hasta olan bir insana sabrı ve teslimiyeti öğütlemek kolaydır; asıl zor ve elzem olan, o çocuğun aç kalmadığı bir düzen tesis etmektir. Bir toplumun din anlayışı tam da burada berraklaşır. Çünkü inanç yalnızca sözle değil, hayatın örgütleniş biçimiyle de konuşur.
Bir toplumu değerlendirirken hukukun üstünlüğüne, ifade özgürlüğüne, kadın ve çocuk haklarının korunmasına, eğitim ve sağlık imkânlarının adaletine, barınma şartlarına ve toplumsal güven duygusuna bakmak icap eder. Bunlar yalnızca modern devletin teknik göstergeleri değil, aynı zamanda bir medeniyetin vicdan haritasıdır. Nitekim Norbert Elias’ın “medeniyet süreci” üzerine yaptığı analizler de toplumların gelişmişlik düzeyinin, en çok gündelik hayatın düzenlenme biçiminde tecelli ettiğini gösterir.
Bu yüzden Müslüman toplumların ahvaline bakarken yalnızca camilerin çokluğunu değil hastanelerin erişilebilirliğini, hutbelerin sıklığını değil okulların niteliğini, mezhebî bağlılığı değil çocukların yaşam standartlarını görmek gerekir. İnsan onurunu koruyamayan bir toplumun dindarlığı, ne kadar görünür olursa olsun eksik kalmaya mahkûmdur. Zira semboller ile gerçeklik aynı şey değildir.
Bugün bölgemizi ateşe veren, ABD–İsrail iş birliğiyle tırmandırılan İran savaşı/saldırıları da bu açıdan trajik bir göstergedir. Bu haksız saldırganlığa karşı Müslüman dünyasındaki bazı liderlerin ve “kanaat önderi” sıfatlı çevrelerin tepkileri, büyük ölçüde mezhep ve çıkar eksenli görünmektedir. İran ağır bir saldırıya maruz kalırken, on iki Müslüman ülkenin dışişleri bakanları tarafından yayımlanan bildiride saldırgan ittifaka yönelik açık bir telinin yer almaması; buna mukabil İran’ın meşru müdafaa hakkına itiraz edilmesi ve bölgedeki ABD varlıklarına yönelik eylemlerin durdurulmasının talep edilmesi ciddi bir tutarsızlık arz etmektedir.
Bu çelişki daha da derinleşmektedir: Aynı devletler kendi kara, hava ve deniz sahalarının İran’a karşı kullanılmasına sessiz kalırken, İran’ın misillemelerine karşı şiddetli tepki göstermektedirler. Komşusunun evine saldırılması için kendi kapısını açanların, o komşunun kendini koruma çabasına itiraz etmelerini hangi dünyevi ya da dinsel referansla meşrulaştırabildikleri ise cevabı verilmesi gereken bir sorudur.
Bu tablo bize şunu ihtar etmektedir: Mezhep merkezli değerlendirme biçimi yalnızca teorik bir perspektif farkı değildir; doğrudan doğruya siyasal refleksler üreten bir aygıttır.
Tarih boyunca toplumları yalnızca inanç üzerinden değerlendiren yaklaşımlar kadar, yalnızca ekonomi üzerinden okuyan yaklaşımlar da nakıs kalmıştır. Çünkü insan ne sadece ruhtan ne de sadece bedenden ibarettir. Toplumu tek bir epistemolojik merkezden okumaya çalışmak; Fernand Braudel’in “uzun dönem” (longue durée) tarih yaklaşımında vurguladığı üzere, zihniyet yapıları ile maddi hayatın diyalektik bir bütünlük içinde şekillendiği gerçeğini göz ardı etmektir.
Bir Müslüman olarak ben bir toplumu değerlendirirken; inanış biçimlerinden önce Ali b. Ebî Tâlib’in vurguladığı “yaradılışta kardeşlik” ilkesinden hareket ederim. Bir toplumda insanların insan onuruna yakışır bir hayat sürüp sürmediği sorusu, benim için mezhep tartışmalarından çok daha belirleyicidir. Çünkü insan onuru muhafaza edilmeden kurulan hiçbir dinî, ahlakî veya siyasî düzen sürdürülebilir değildir.
İnsanların temel haklara sahip olup olmadığı, yeterli gıdaya ulaşıp ulaşamadıkları, hastalandıklarında tedavi görebilmeleri, iş bulabilmeleri ve insan haysiyetine uygun şartlarda çalışabilmeleri; bir toplumun gerçek dindarlığının en somut ve sahih göstergeleridir.
Modern sosyolojinin kurucu isimlerinden Max Weber, din ile toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi tetkik ederken inancın yalnızca ritüellerden değil, “davranış üretme kapasitesinden” anlaşılması gerektiğini vurgular. Eğer bir inanç toplumsal bir sorumluluk doğurmuyorsa, yalnızca bir “kimlik” üretir; kimlik ise tek başına bir toplum inşa etmeye yetmez.
Bugün Müslüman toplumların en kronik problemlerinden biri de tam olarak budur: İnancı ahlakî bir davranışa değil, dışlayıcı bir kimliğe dönüştürmüş olmaları.
Nitekim Türkiye’deki İran tartışmaları da çoğu zaman mezhep taassubu parantezine hapsedilmektedir. Bazı çevreler için tabanda yaşanabilecek bir “teşeyyü” (Şiîleşme) temayülü, ABD ve İsrail eliyle gerçekleştirilen trajedi ve katliamlardan daha büyük bir tehditmiş gibi sunulmaktadır. Stratejik tehdit algısının, mezhep korkusunun gölgesinde kalması, olayların hangi kriterlerle tartıldığını açıkça ortaya koymaktadır.
Müslümanların içinde bulunduğu durumu sağlıklı bir biçimde analiz edebilmek için, öncelikle hangi kriterlere göre hüküm verdiğimizi belirlememiz gerekir. Ölçüt yalnızca ibadet biçimleri olursa görülen manzara başka; ölçüt insan onuru olursa ortaya çıkan tablo bambaşka olacaktır.
Sorun çoğu zaman gerçekliğin kendisinde değil, o gerçekliği ölçtüğümüz cetveldedir.
*Muharrem Öksüz, araştırmacı yazar.
