Görüşler

Önlük, örtü ve başlayan yeni eğitim-öğretim yılımız

Önlük, örtü ve başlayan yeni eğitim-öğretim yılımız

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer, Milli Eğitim Bakanlığı’nın derste öğretmenlere getirdiği önlük zorunluluğunu ve buna ilişkin tartışmaları yazdı. Türkiye’nin benzer konularda ‘sağlıksız bir hafıza’ya sahip olduğunu belirten Değer, önlüğün eğitim sorunlarının üstünü örtemeyeceğini belirtiyor.

Toplumsal hayatın işleyişinde birtakım gerekçelerle tuzaklar kurulur, tuzaklı bölgeler ortaya çıkar. Bazen bir aklıevvelin yönlendirmesiyle, bazen mevcut düşünsel seviyenin gereği olarak, bazen bir iktidar hesaplamasının sonucu olarak, bazen de ideolojik-politik bir mücadelenin gelgitleriyle kendimizi bu tip bir durumda bulabiliyoruz. Kılık kıyafet meselesi üzerinden bakıldığında Türkiye, farklı tarihsel tecrübelerin, ideolojik gerilimlerin, devlet-toplum ilişkisinin ve iktidar mücadelelerinin iç içe geçtiği kronik bir sorun alanına ve son derece sağlıksız bir hafızaya sahiptir.

“Sağlıksız hafıza” diyorum; çünkü çoğunlukla bir uygulamada yalnızca mağdurların problem yaşadığı düşünülür. Oysa mesele, mağduriyet oluşturan fiilî durumun çok daha ötesindedir. Asıl problem, belirli bir zihniyetin ve hayatla kurulan ilişkinin kendisini yeniden üretmesidir ki hafıza burada adeta kötü bir yol gösterici olarak iş başındadır. Böylece zalimi ve mazlumu, pozisyonları değişebilse de zihniyet düzeyinde birbirine benzeten bir alan ortaya çıkar. Bazı sorunları bir türlü aşamamamızın temel nedeni de burada aranmalıdır. Kılık kıyafet meselesi de bunun en somut örneklerinden biridir.

Devlet, toplumun doğal akışı içerisinde düzene kavuşmuş kıyafet meselesini bürokratik müdahale alanına dönüştürerek bir iktidar zemini üretmektedir. Bu yapıldığında sahte bir sorun alanı oluşturulduğu gibi hem toplumun insicamının bozulmasına hem de toplumsal enerjinin anlamsız bir yerde tüketilmesine yol açılmaktadır.

Oysa bir toplumun bu tür meseleleri halledemediğini düşünmek gerçekdışıdır. Düğünde, çarşıda, okulda, cenazede veya mahremiyet alanında nasıl giyinileceği bir problem değildir. Kıyafet tercihlerindeki marjinal ve aykırı durumlar ise istisnai olarak daima vardır ve olacaktır. Toplumun doğal döngüsü içerisinde bunlarla baş etme, bunları belirli marjlar içerisinde tutma ve gerektiğinde müdahale etme becerileri de vardır. Dolayısıyla devletin ayrıca “sorun” olarak algılayıp müdahale alanı olarak kuracağı bir problem yoktur karşımızda.

TÜRKİYE’DE DÜZEN DEĞİŞMİYOR!

Peki, tektipçilikten ve kıyafet yasaklarından bu kadar çekmiş bir ülkenin dönüp dolaşıp öğretmen önlüğü üzerinden benzer bir noktaya gelmesinin mantığı nedir?

Yukarıda kısaca değindim: Zalim-mazlum dikotomisinde çoğunlukla kimin hangi pozisyonda olduğunu anlamsızlaştıran daha üst bir durum, hayatla ve insanla nasıl bir ilişki kurduğumuz sorusu vardır. Dolayısıyla sorunların çözümünden ziyade faillerin pozisyon değişimleri üzerinden ilerleyen bir kapanın içerisinde savrulup duruyoruz.

Belirli kıyafetleri yasaklayan, insanları görünüşleri üzerinden sınıflandıran ve kamusal meşruiyeti biçimsel göstergeler üzerinden tayin eden uygulamalar toplumsal hafızada canlı dururken, bugün başka bir kıyafet standardıyla ortaya çıkmak akıl tutulmasıdır.

Yeni bir eğitim-öğretim yılının başlangıcındayız. Milyonlarca öğrenci, veli ve yine milyonu aşkın eğitimcinin enerjileri ve dikkatleri, gerçekliği ve çağrışımları son derece problemli bir öğretmen önlüğüne yönlendiriliyor. Eğitim gibi son derece kritik ve kronik sorunları bulunan bir alanla ilgili yapısal, kapsayıcı ve sahici konuşmalar yapmak; tartışmalar yürütmek; tedbirler almak zorunluluğu önümüzde dururken yapay ve keyfî bir mesele üzerinden yeni bir tartışma açılması düşündürücüdür.

Türkiye’de eğitim, vaat ettiği iyi yaşam, nitelikli iş, toplumsal hareketlilik, kendini gerçekleştirme ve anlamlı bir gelecek sunma imkânlarının önemli bölümünü yitirmiş; giderek hayatımıza kasteden zorunlu bir pratiğe dönüşmüşken, yeni bir eğitim-öğretim yılının başlangıcında öğretmen önlüğünün temel gündem olarak tercih edilmesi izaha muhtaçtır.

SAYGINLIK KIYAFETLE KURULMAZ!

Öğretmenin saygınlığını temin olarak sunulan bu iddialı çözüm(!), öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaşmasının kök sebeplerine ilişkin gerçek bir analizden kaçınmaktadır. Oysa yapısökümcü bir okumayla bu dilin, mantığın ve işleyişin kılcal damarlarına inmek; kurulan sebep-sonuç ilişkisini, düzenleme-çözüm şeklindeki çarpık eşleştirmeyi gün yüzüne çıkarmak gerekiyor.

Öğretmenin itibar meselesini; mesleğin sınıfsal köklerinde ve bu köklerde yaşanan kaymada, ekonomi-politikte, çalışma koşullarında, ücret ve özlük haklarında, bürokratik tahakkümde, eğitimin de içerisinde bulunduğu toplumsal ve siyasal hayatın niteliğinde aramak yerine kıyafet gibi basit idari düzenlemelerle temin edilecek bir mekaniğe indirgediğimizde iş gerçekten çığırından çıkmaktadır.

Dahası, saygınlığı temin etmeye yönelik düzenlemenin kendisi, saygınlığın zeminini buharlaştırmaktadır. Çünkü verilen örtük mesaj şudur: Üniversite mezunu, mesleki formasyona sahip, ülkenin nitelikli insanları esas itibarıyla nerede ve nasıl giyineceklerini bilmiyorlar; yapacakları bireysel tercihler onların saygınlıklarını yok edecek niteliktedir ve dolayısıyla devletin onları nasıl görünmeleri gerektiği konusunda yönlendirmesine ihtiyaç vardır.

Neredeyse ülkemizdeki bürokratik düzenlemelerin pek çoğu Sakallı Celal’in o meşhur “Biraz da ciddiyeti mi denesek!” feryadını akla getirir. Nasıl oluyorsa bu ülkenin enerjisinin ve mesaisinin çarçur edilmesine, gerçek meselelerinden uzaklaşılmasına ve saygınlık yitimine yol açan döngünün yeniden üretilmesine hizmet eden kötücül bir akışa teslim oluyoruz.

ÖNLÜK GERÇEK SORUNLARIN ÜZERİNE SERİLİYOR!

Türkiye’nin pek çok alanda olduğu gibi eğitim alanında da ciddi problemleri var. Bu problemler çoğunlukla zannedildiği gibi derslik, öğretmen sayısı, materyal eksikliği, müfredat ve benzeri teknik hususlardan önce, zihniyet problemi başta olmak üzere genel hayat tasarımıyla bağlantılıdır.

Hep söyleye geldiğimiz üzere modern eğitimi ortaya çıkaran belirli tarihsel ve toplumsal koşullar var. Bu koşulların tamamında bugün köklü bir başkalaşım yaşanmış durumda. Ne var ki bu başkalaşımın eğitime, okula, öğretmene, öğrenciye ve bilgiye ilişkin sonuçları adeta planlı bir şekilde görmezden geliniyor. Böyle olunca mevcut yapının kendisini anlamsızlığa mahkûm eden bir durum ortaya çıkıyor.

“Mektebe ilim ve fikir dışı çalışmalar dolduruyoruz. Ders kâbus haline gelmiştir; neşve ile doldurucu bir ziyafet ve şenlik değil; diploma arzusu ve istikbal endişesiyle çekilmesi mukadder bir dert, taşınacak bir yük, dolacak bir çile…” Yarım asırdan fazla süre önce Topçu’nun dile getirdiği bu tespit, bugün daha da radikalleşerek korkutucu bir hâle gelmiş durumdadır. Nüfusun önemli bir bölümünün hayat döngüsünü okul içerisinde karşılamaya çalışan yaklaşım, zaten okulu da hayatı da zehirleyen bir hüviyete bürünmüştür.

Okul fobisinin, eğitimin niteliksizleşmesinin ve doğal olarak bütün bunlardan nasibini alan toplumsal hayatımızın standartlarının düşmesinin birbirleriyle etkileşim içerisinde ele alınmadığı, alınamadığı bir yerde karşımıza bürokratik fantezi olarak öğretmen önlüğü çıkıyor. Önlük, bu tür yapısal meselelerin üzerine serilen devasa bir örtüye dönüşüyor.

Türkiye, potansiyeli ve tarihsel birikimiyle bu tür gündemlerin seviye düşürücülüğüne maruz bırakılacak bir ülke olmamalıdır. Asli meselelerini sorun etmeyen, bunlar etrafında samimi ve ciddi bir arayış içerisinde olmayan yerde mesele, dönüp dolaşıp yürürlükteki döngünün devamına hizmet eden çaresiz iş ve işlemlere kalıyor. Sembolik vurgular, ideolojik-politik harareti yükseltecek girişimler ve biçimsel düzenlemeler asli meselelerin yerini dolduruyor.

Zorunlu eğitimin niteliğini, rahmetli İlber Ortaylı’nın ifadesiyle ikincil öğretim kurumlarının yokluğunu, zorunlu din dersini, devlet tekelini, fırsat eşitsizliğini, eğitim ile istihdam arasında kopan bağı, öğretmenlerin mali ve özlük haklarındaki vahim tabloyu ve bunlarla bağlantılı daha pek çok meseleyi konuşmadan; bunların tamamını kapsayan bir eğitim analizi yapmadan, önlük temelinde bir tartışmayla yeni eğitim-öğretim yılına giriyor olmamız büyük bir talihsizliktir.

Talihsizliğin boyutlarını çarpan etkisiyle büyüten ise bütün bunların, bizatihi eğitim-öğretim alanından sorumlu olan Bakanlık eliyle gerçekleştirilmesidir.

EĞİTİM, MEB’E BIRAKILAMAYACAK KADAR CİDDİ BİR İŞTİR!

Eğitim, bir toplumun insan, bilgi, ahlak, özgürlük, otorite, gelecek ve hayatla kurduğu ilişkinin tamamıyla ilgilidir. Bu nedenle Türkiye’nin artık kıyafet ve benzeri gündemler üzerinden kendisine tuzak kurmaktan vazgeçmesi gerekiyor.

Devletin insanları nesneleştirmesini, tektipçi düzenlemeler dayatmasını ve biçimsel standartlar üzerinden boyun eğdirmeye dayalı bir iktidar gösterisine girmesini gerektiren bir şey yok. Bu tür tekbiçimlileştirme çabaları, liyakat ve nitelik ihtiyacımıza cevap vermediği gibi gereksiz bir disiplin arayışına, gerilime, hoşnutsuzluğa ve göstermelik bir sadakate yol açıyor.

Tekbiçimliliğin ve standart kıyafetin eğitimde bulunmasını gerektiren ne fiilî ne pedagojik ne de teorik bir gerekçe var. Tarafsızlık, ciddiyet, saygınlık ve kurumsal temsil gibi gerekçelerle kıyafeti tekbiçimlileştirmek bu nedenle ikna edici değildir. Öğretmen emeği, niteliği ve yaptığı iş üzerinden değil; kurumsal kimliği temsil eden bir “vitrin” olarak konumlandırılmaktadır. Öğretmenin saygınlığından ziyade MEB’in kendi görünümünü ve otoritesini dert ettiği ve bunu görünür kılmak istediği anlaşılmaktadır. Önlük de bunun sembolüne dönüşmüş durumdadır. Nitekim modern devletin beden ve kıyafet düzenlemeleri, görünümü uzmanlığın ve niteliğin önüne koyan sembolik iktidar pratikleridir. Oysa odağımızı tekbiçimlilikten ilişkinin ve işleyişin etik niteliğine, mesleki yeterliliğe, liyakate ve sunulan hizmetin kalitesine kaydırmamız gerekiyor.

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen
Genel Başkanı.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir