Görüşler

SDG’nin Feshi ve travmadan çıkış fırsatı

SDG’nin Feshi ve travmadan çıkış fırsatı

Vekalet dönemi kapandı, devletlerin asil güçler dönemi sert bir şekilde başladı. Suriye’de daha ilk günden sürdürülemez bir yapı olarak “kurgulanan” SDG, kurucu iradesi tarafından feshedildi. SDG’nin “küresel ve bölgesel zemininin” ortadan kalkmasının ardından Türkiye açısından bir tehdit hitama erdi.

Suriye’de daha ilk günden sürdürülemez bir yapı olarak “kurgulanan” SDG, kurucu iradesi tarafından feshedildi. Bu beklenmedik bir son da değildi. Zamanın ruhu bölgede vekil güçlerin miadının dolduğunu gösteriyor. İsmi üstünde “devlet-dışı aktörler” (non-state actors) devletin bir sebeple (non-acting state) olmadığı veya doğrudan müdahil olmak istemediği ortamda zuhur ettiler. Artık gerilimler doğrudan, konvansiyonel ve savaşı göze alacak şekilde ilerliyor. Böylesi bir ortamda, geçmişte vekaleten kullanılan örgütler ve güçler anlamsızlaştılar. Vekâlet dönemi kapandı, devletlerin asıl güçler dönemi sert bir şekilde başladı. 11 Eylül sonrası, küresel ve bölgesel jeopolitiğin “terörle mücadeleye” indirgenmesi süreci neticesinde bütün aktörler için kullanışlı bir düşmana dönüşen DAİŞ’i, SDG’nin tek varlık ve meşruiyet sebebi haline getirmesi beraberinde bir “son kullanma” tarihi de üretti. 8 Aralık’ta o tarih geldi. Bir yıl boyunca Suriye’de yaşanan “devrime” -hak etmedikleri hâlde- dahil olma davetlerini de geri çevirip, yeni Şam yönetimine ortak olma siyasal sorumluluğunu da alamayınca kaba bir şekilde ve gecikerek feshedilmiş oldu. SDG’yi var eden ana dinamik küreseldi. Bu zeminin radikal bir şekilde değişmesinin ardından artık yerel ve belki Suriye’de ulusal bir sorun alanına dönüştü. Fesihten sonra imzalanan antlaşmanın hayata geçmemesi durumunda ya da zaman içerisinde tabii olarak örgüt dünyasıyla Şam arasında sorunlar çıkması halinde, yaşanacak krizler büyük ölçüde yerel ya da bazen de ulusal düzeyde kalacaktır.

SDG’nin “küresel ve bölgesel zemininin” ortadan kalkmasının ardından Türkiye açısından bir tehdit hitama erdi. Ankara için PKK’nın varlığından dolayı güvenlik sorunu olarak okundu ama hiçbir zaman SDG’nin kendisi ciddi bir güvenlik tehdidi olmadı. Yani PKK eksenindeki aktörlerin sık sık dillendirdiği tehdidin kaynağı SDG’nin askeri varlığı değildi. Kaldı ki meseleye biraz hâkim olanlar bu askeri varlığın mahiyetini ve çapını yakinen biliyorlardı. Bu bilgi de zaten ilk sahici askeri gerilimde hemen herkes tarafından görüldü. Asıl mesele, SDG çıpasına yaslanarak bölgesel ve küresel aktörlerin sebep olabileceği tehditti. Daha birkaç hafta öncesine kadar Rusya’nın az sayıda da olsa askerini SDG bölgesinde tutmasından İsrail’in tahrik edici ilişkilerine, Avrupalı bazı devletlerden Washington’un bir yıl öncesine kadar attığı spekülatif adımlara varıncaya kadar yatırım yapılabilir bakir bir alan olarak görülüyordu. Türkiye’nin de en uzun hudut hattını, her türlü aktöre devre mülk hizmeti veren bir örgütün insafına bırakması realist bir beklenti olamazdı.

Şimdi bu uluslararası dinamikler ortadan kalktığına göre Türkiye’de yıllardır kullanılan resmi ve popülist yaklaşımın maksimalist dilden uzaklaşması Ankara’nın çıkarlarını koruması açısından yerinde olacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın SDG’nin çözülüşü ardından çerçevesini ortaya koyduğu dil, Ankara’nın bu pragmatizmi göstereceğine işaret etti. Ancak buna rağmen tıpkı örgütün yaşadığı travma benzeri bir abartılı zafer heyecanı yaşayan yaklaşımın ve dilin de olduğu aşikâr. Hırsızı evine kadar kovalama peşine düşmenin Türkiye’nin çıkarlarına katkı sağlamayacağını, aslında PKK’yı silahsızlandırmak için başlatılan yeni süreçle tezat teşkil edeceğinin de görülmesi gerekiyor. Kaldı ki yeni sürecin özü yarım asra yaklaşan PKK’yı ortadan kaldırma maksimalizminden çıkıp PKK’yı silahsızlandırma ve siyaset alanında sorunların ele alınması için kapı aralayacak tarihi bir çabadan ibaret. Kendi ayağına sıkmak istemeyen olgun siyasi tavır en azından bunca yıldan sonra savaşın siyasetin hedefi değil aracı olduğunu görmeyi gerektirir.

SDG’den geriye kalan YPG’nin rasyonelleşmesi ve yarın Şam’la yaşanacak sorunlarda Kürtlerin mağdur olmamasının da tek teminatı Türkiye ile Suriye Kürtleri arasında çok sağlıklı bir ilişkinin tesis edilmesinden geçiyor. PKK’yı PKK’dan daha fazla abartan, 28 Şubat’ın “irtica vardır, ilelebet var olacaktır” histerilerini andıran şekilde Türkiye ölçeğinde bir gücü salt örgütle mücadele eden düzeye indirgeyen, obsesif bir şekilde bütün jeopolitik ve siyasal dilini örgüt odaklı hale getirmenin yıllardır maliyet üreten kısır döngüyü büyütmesinden başka neticesi olamaz. Türkiye’ye bir örgüt düşmanlık yapabilir ama bir örgüt Türkiye’nin düşmanı değil en fazla sorunu olabilir. 80’lerden itibaren, memleketin on yıllarının kaybedilmesine yol açan vesayet düzeninin yerleşmesindeki mazeretin kaynağı PKK gibi konforlu düşmanı kullanmaktı. Bugün eğer hâlâ hal yoluna konulamamış ve bazıları kangren olmuş sorunlar varsa bu “kullanışlı mazeretin” Türkiye’nin bütün ufkunu karartacak kadar büyütülmüş olmasındandır. Bugün devam eden süreç PKK’yı düşmandan soruna indirgeyen ve bu meseleyle de cesur bir şekilde yüzleşmenin bizatihi kendisidir. Kaldı ki Ankara’nın Şam’daki izahtan vareste ağırlığını ciddiye alan herkes, SDG çözülmesi sonrasında yapılan antlaşmanın YPG ile yapıldığını akıldan çıkarmamalıdır. Antlaşma zemininde sorunlar çıkma ihtimali bulunmaktadır ama asıl önemli olan düne göre bugün sorunların çözümünde çok daha çalışılabilir bir zemin bulunmasıdır.

Bu minvalde Türkiye’deki siyasal retorik ve jeopolitik yaklaşım SDG’den geriye kalan fiili durumu, sorun alanlarını ve on yılı aşkın sürdürülen ağır propagandanın ardından ortaya çıkan çöküşün oluşturduğu toplumsal kırılmayı arzu ederse (hem Türkiye’de hem de Suriye’de) rahatlıkla yönetebilir. Üstelik bu inşacı ve pozitif yaklaşımın hazır siyasal aracı da devam eden yeni süreçten başkası değildir. Zira Suriye üzerinden çizilecek her yeni kırmızı çizgi sadece süreci zora sokmayacak, çizenleri de kendi çıkmazlarına hapsedecektir. Bu yaklaşımın acı neticelerini görmek için örgüt aklının SDG hikayesiyle yaşadığı tecrübeye bakmak yeterlidir.

SDG hikâyesi, kamuflajını kaybedip YPG’ye dönüştükçe, merkezini PKK dünyasının inşa ettiği dilin elinde hızla bir narsisistik yaralanma hâli ortaya çıktı. En baştan geçici, koşullu olduğu bilinen hem ahlaki ve siyasi hem de askeri ve jeopolitik olarak sürdürülemez ve savunulamaz bir “ayrıcalığın” nihayete ermesini, “mağsûb-gasıp” travmasına dönüştürüyorlar. Yaşanan anomalinin ortadan kalkmasını rasyonelleştirmek yerine, varoluşsal bir aşağılanma ve değersizleşme travmasına çeviriyorlar. “Keşke” ile “olan” arasındaki sınırı buharlaştırıp, “duygusal kırılma” retoriğine sığınarak kolektif düzeyde inkâr ve seçici algıya sarılıyorlar. Lacan’dan ödünç alırsak, gerçekten “sahibi olmadıkları” bir güç ve varlık yerine, inşa ettikleri “simgesel düzenin” çöküşüne karşı, meşru ve sahici bir şekilde sahip olanın bile bir kaybına vereceği tepkiden çok daha fazla öfke dolu reaksiyon veriyorlar. Sahip olmadığı bir şeyi kaybettiğini iddia eden çocuksu bir yaklaşımı da, kaybetmediğine ikna etme sorumluluğunu da kendileri dışındaki herkesin üzerine bir yük olarak bırakıyorlar. Daha acısı, Kürtlerin yıllardır Türkiye’de arzuladıkları temel insan haklarının en sancılı olanlarının hızlı bir şekilde Suriye’de kazanıma dönüşmesini örgütün “kayıplarıyla” nesh etmeye çalışıyorlar.

PKK DÜNYASININ KRİZİ

PKK dünyasının yukarıdaki kısır döngüsünün kırılması oldukça zor görünüyor. Üstelik PKK dünyası sadece elinde silah olan isimlerden de oluşmuyor. Yıllar içerisinde ortaya çıkmış bir endüstri var. Bu endüstrinin ana sermayesi, Türkiye’deki demokrasi açığıyla ve dış siyasal finansmanla oluşuyor. Bir ayağı, Türkiye’deki demokratikleşme sorunlarıyla doğrudan mücadele etme cesareti, aklı ve ahlakı olmayan, kestirmeden siyasal varlıklarını korumalarını sağlayan ‘Kürtler dışındaki kesimlerden’ ibaret. Bu kesimler, bazen bütün tarihsel hesaplaşmaları Kürtler üzerinden sürdüren, bazen de ‘Kürt meselesi veya PKK’nın olmadığı senaryoda anlamsızlaşacak odaklardan oluşuyor. Diğer bir ayağı Kürtleri ve Kürt meselesini Ortadoğu’ya yönelik jeopolitik hesaplarında bir kaldıraç ya da katalizör olarak gören güçler ayakta tutuyor. Son olarak da, bu dünyanın merkezinde askeri olarak devre mülk bir yapıya dönüşmüş, kendilerinden başka kimsenin konuşamadığı bir dili konuşan, çelişkiler ve karmaşa içerisindeki bir teoloji ve anlam dünyasında kaybolmuş PKK bulunuyor.

Bu PKK-endüstriyel kompleksinin SDG travmasıyla içine düştüğü durum İsrail taklidi bir antisemitizmin silahlandırılmasını andırıyor. Konuyla ilgili ağzını açan, makulü dillendiren, maddi gerçekleri zikreden ve reelpolitik analiz yapan herkesi, Kürtleri canlı kalkan yapar bir tarzda ‘anti-Kürtlükle’ suçlayan yaklaşım yoğun bir şekilde kullanılıyor. Kürtlüğü PKK’nın silahlarında mühimmata dönüştürmenin 40 yıldır yeterince maliyeti çıkmamış, en büyük bedeli de Kürtlerin ödemesi yetmemiş gibi; tarihe, zamana ve siyasete karşı akıl almaz bir zırhla kapladıkları dünyalarının içerisinden akla ziyan komplolar, analizler ve çıkarımlar labirentinde dolaşıp duruyorlar. 1980’lerde yerleştirildikleri Suriye’de Kürtlere en ağır aşağılamaları ve inkârı yıllarca sürdüren Baas rejiminin himayesinde Kürtleri bir gün bile hatırlamayanların, bugün Kürtlere yönelik sağlıklı ve samimi bir tepki vermemelerinde şaşılacak bir durum bulunmuyor. Ancak her şeye rağmen, siyasi sahnede var olmaya çalışan aktörlerin, yaşanan gelişmeler karşısında her seferinde cenin pozisyonuna dönerek, örgütün kamu spotu tüketicisi olmalarına şaşırabiliriz. Zira onlarca yılın ardından, siyasi sahnede yer alanların ısrarla örgüt dünyasını aşamamaları derin bir krize işaret etmektedir.

Tam da bu sebepten, on yıldan fazla bir zaman boyunca, Suriye’de 21. yüzyılın en büyük insanlık trajedisi yaşanırken dönüp bir kez bile bakmamış, Baas rejimine laf söylemek bir yana Esed’le mücadele eden muhalifleri Batı’da kapıları açan bir kilit olması hasebiyle DAİŞ’le birlikte ezmek için her türlü söylemi kullanmış, yüzbinlerce insan vahşice katledilirken bir kez “soykırım”, “katliam”, “etnik temizlik”, “çete”, “cihatçı” vb. ifadeleri hatırlamamış olanların bugünlerdeki narsisistik yaralanma halleri arzuladıkları ilgiyi görmüyor. Suriye’de bir anomali ve insanlık trajedisinden özyönetim, kanton, özerklik çıkarmaya çalışanların SDG’nin çözülmesi sonrasında böyle bir çabalarının olmadığının da görülmesi, bu durumu daha da trajik hâle getiriyor. Yıllardır bulundukları bölgede, hakları olmayan ekonomik kaynaklara sahip olmalarına rağmen, ahalinin asgari ihtiyaçlarına çare olacak en sıradan ve temel hizmetlerin yerine, ‘dağı’ şehre taşıyan akıl almaz bir yatırıma dönüştürmeleri de vahametin boyutunu göstermektedir.

PKK AKLI VE ÜRETTİĞİ MALİYETTEN ÇIKIŞ ZORUNLULUĞU

Bu süreçte örgüt ekseninde olanların çaresizliği ve içinden çıkamadıkları ütopyalarını hâlâ anlayabiliriz. PKK endüstrisinin bir yerinde bir sebeple yukarıda aktardığımız dinamiklerle duranları da anlayabiliriz. Ancak örgütün ne olduğunu, örgüt dünyasını ve dilini yakinen bilmesine rağmen, geniş Kürt kesimleri içerisinde akl-ı selim sahibi olduğu farz edilenlerin rasyonel kırımla “duygusal kırılmanın” içerisine düşmelerini anlamak zor görünmektedir. Kürtlerin Suriye’de yeni Şam yönetimine bir yıldır tapu sahibi olarak ortak olmalarını engelleyen bu endüstriye rağmen, örgüt aklının peşine takılmalarını açıklamak gerçekten mümkün görünmüyor. Kaldı ki, SDG sonrası ortaya çıkan enkaza bakınca, yeni imzalanan ve bugüne kadar defalarca bozulan antlaşmanın da örgütün elinde nasıl sürdürüleceğine dair onlarca soru bulunmaktadır.

Retrospektif bir şekilde sorarsak, 8 Aralık olmasaydı, Baas rejimi yıkılmasaydı ve ABD nezaretinde on yıl daha SDG statükosu korunsaydı, 2035 senesine gelindiğinde Kuzey Suriye’de nasıl bir düzen olurdu? Bir tarafta BM ve İnsan Hakları Örgütlerinin savaş suçlarıyla andıkları DAİŞ hapishaneleri, diğer yandan SDG’nin duvarlarını ördüğü açık hava hapishanesine dönmüş bölgede yaşayan Kürtler. PKK’nın örgüt aklı dışında, yerleşik bir hayata yönelik gerçekçi, 2026 dünyasına ait, asgari düzeyde mantıksal tutarlılığı olan, kavram kargaşası içerisindeki çocuksu teolojisi ve DAİŞ’i aratmayacak tekfirci fıkhı ile Kürtlere sunabileceği ne olabilirdi? Bu acı gerçekleri bilmelerine rağmen, bir kez bile yüzleşmenin korkusunu Türkiye’deki demokrasi açığına ve tarihsel mağduriyetlere vurgu yaparak ortadan kaldırma çabasından vazgeçmiyorlar. Zira ağır maliyetler üretmiş olan demokrasi açığının önemli dinamiklerinden ve mazeretlerinden birisinin, hatta ayakta kalan son dinamiğin de PKK’nın silaha sarılmış olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemiyorlar. Bu durum artık o denli sorunlu bir hâl almış durumda ki, Suriye’de Kürtlere yönelik devrim niteliğindeki temel haklar açılımını değil gündemlerine almak, telaffuz etmek zahmetinde bile bulunmuyorlar.

Aynı şekilde bugünden Hendek Olayları’na bakınca, benzer çevreler ne düşünüyor acaba? Yaşanan zırva düzeyindeki saçmalığın hiç kendisiyle ilgilenmeyip, yaşananlara zaten kaçınılmaz olarak vuku bulan basit bir verili durum muamelesi yaparak; çocuksu çukurlar kazıp, kurtarılmış bölgeler icat etmeye kalkan aklı zerre sorgulama cesareti ve feraseti göstermeyip, kaçınılmaz sonucun enkazından insan hakları piyasasında pazarlanacak mağduriyet hurdası toplamaya çalışılmamışlar mıydı? Dünyadan konforlu DAİŞ tehdidi tüketicisi Chomsky gibi birçok ismin yanında mebzul miktarda yerli endişeli akademisyene varıncaya kadar altına imza atarak “bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan” ediyoruz diyen ve Hendek Bildirisi olarak kayıtlara geçen yaklaşımın siyasal ve ahlaki basiret düzeyini bugünlerde de bir déjà vu halinde izlemiyor muyuz?

Bu kişisel ve örgütsel travmatik hâl bir yana, diğer taraftan da küresel ve bölgesel jeopolitik derin bir kırılma döneminden geçiyor. Gerçekten tektonik jeopolitik ve ekonomik kırılmalar, kaymalar yaşanıyor. Bu denli büyük bir depremin karşısında bir sorun olarak bile listeye girmesi mümkün olmayan bir meseleden muhayyel dünyalar ve düzenler kuran bir aklın artık sakinleşmesi gerekiyor. En azından elinde silah olan ve de PKK dünyasının çaresizliği içerisinde, dağda kalmış bir halde fiktif bir hayat sürenlerden daha olgun bir düzeyin çıkması bekleniyor. Zira siyasal zeminde duranların silahsızlandırılması gibi imkânsız bir misyonun peşine düşecek bir takati bulunmuyor bu ülkenin. PKK silahsızlanırken, sivil alandaki farklı sektörlerden ve kesimlerden isimlerin de silahsızlandırılması sürecini yönetecek tek yer demokratik ve olgun bir siyaset yapımından başkası değil. Bu alana avdet edilebilmesi için de öncelikle yakinen tanıdığımız “olmasaydı(k) olmazdık” düzeyinde içselleştirilen PKK dünyasından çıkmaları, bu dünya ile mensubiyeti hatta ünsiyeti olmayı “makbul Kürt” sayma şartından kurtulmaları gerekiyor. Başka bir ifade ile Kürt Kemalizmini aşmaları gerekiyor. Her ciddi meseleyi, siyasal olarak yönetmekte zorlanınca halkla ilişkiler kampanyası düzeyine indirgeyerek sulandıran, bunu yaparken de memlekette oransal olarak en fazla başörtülünün olduğu Kürt kadınlarının asla katılamayacakları “örme saç” eylemini tercih eden yabancılaşmadan kurtulmaları gerekiyor.

Senelerdir savaş ortamında varlık yokluk mücadelesi veren mazlum ve fakir bir halkın çaresizliği üzerinden statü ütopyası peşinden koşanların jeopolitik hayalleri artık herkesi fazlasıyla yordu. Acı gerçek görüldü. Sahip olmadığı bir güç üzerinden yapılan projeksiyonların kof olduğu anlaşıldı. Sahip olmadığı bir şeyi kaybetme travmasının kimseye bir faydası yok. Zira bu fiktif kaybın yasının tutulması, dolayısıyla da yas sonrası normalleşme de mümkün değil. Tek çare; girilen çıkmaz sokaktan geri dönmekten geçiyor. SDG’nin geçmişte beş kez, YPG’nin de 30 Ocak’ta bir kez daha imzaladığı antlaşma normalleşmeye kapı aralayabilir. 10 Mart Antlaşması sonrası, 8 Aralık’ı hiç de aratmayan bir şekilde Kürt bölgesi başta olmak üzere Suriye’nin birçok şehrinde sevgi gösterileri ortaya çıkmıştı. Bu bile Suriye’de onlarca senenin ardından yaşanan toplumsal yorgunluğu anlamak için yeterlidir. Duygusal kırılma, statü kaybı, yok olma tehdidi gibi zorlama bir yaklaşımla normalleşme fırsatı bir kez daha heba edilmemelidir.

PKK bir düzeni yönetebilecek, işletebilecek, paydaşlarıyla çalışabilecek bir örgüt değil. PKK farklı Kürt siyasi hareketleriyle bile ilk günden orta bir yol bulamamış, aksine kendisi dışındakileri kanlı bir şekilde tasfiye ederek bugünlere gelmiş, kendi dünyasında yeniden ürettiği bir Kürt kimliği ve siyasal ütopyası içerisinde yaşayan bir örgüt. Bu hâliyle, 30 Ocak Antlaşması’nın PKK için çok fazla bir anlamı olmayabilir. Daha imzalar kurumadan, herkesin kendi gözleriyle okuduğu antlaşmayı akıl almaz bir teville yine bir hayal dünyası inşa etmek için yorumlamaya başladılar. İsterseler birkaç gün içerisinde bu antlaşmayı da yeni bir komplo hâline rahatlıkla dönüştürebilirler. Zira, Halep’te yoğun bir siyasal baskı ve müdahale olmasa yüzlerce elemanını ölüme göndermek için kendisini parçalayan bir örgüt aklından yeni bir entegrasyon yeteneği beklenmiyor. Benzer şekilde, antlaşma uyarınca Suriye Savunma Bakan Yardımcılığı için verilen koltuğa Türkiye’de onlarca kişinin öldürülmesinden sorumlu bir ismi önermek, bugüne kadar ne bölgede yaşananları ve bundan sonraki muhtemel şekillenişi ne de Ankara’nın Suriye’deki anlamını idrak edebilen örgüt aklının sığlığına işaret ediyor.

RASYONEL DİLE GEÇİŞ İHTİYACI

Suriye Kürtleri için en hayırlı yol; Ocak ayında çıkarılan kararnamenin hayata geçmesinin takipçisi olacak ve kazanımları anayasal güvence altına alacak olgun bir siyaseti üretecek bir zemin inşa etmeleridir. Zira PKK’nın Suriye’de Kürtleri (İsrail ünsiyeti olan, Arap ve belli ölçüde İslam kimliğinin karşısına konumlandırdığı) soktuğu ve asla hak etmedikleri zor pozisyondan çıkmaları da zaman alacaktır. Bütün bu normalleşme sancılarını yönetecek bir siyasal akıl şu an sahnede görülmemektedir. Bugün “duygusal kırılma” retoriği üzerinden reelpolitikten kopuş dilini tahkim etmek yerine, rasyonel ve zorlu bir siyaset dilini inşa edecek yaklaşımlara yatırım yapma zamanıdır. PKK yükü bölgede kalktıkça, bu rasyonel dilin serpilmesi de mümkün olacaktır.

Diğer yandan, Türkiye’de devam eden yeni sürece tekrar odaklanabilmenin yolu da Suriye gündeminden nispeten uzaklaşmaktan geçmektedir. Bu uzaklaşma ilgisizlik değil, güvenli siyasal mesafeyi korumaktır aslında. Tarihinin en yüksek (2015) siyasi desteğini, akla ziyan “Hendek girdabında” israf edenlerin bir kez daha düşünme zamanıdır. Türkiye’de bir kez daha açılan ve bir fırsat penceresi olarak görebileceğimiz Cumhurbaşkanlığı seçim dinamikleri içerisinde artık vazgeçilmez ve geri dönülemez bir patikaya girilmiş bulunmaktadır. Küresel ve bölgesel şartların; farklı dinamiklerle sonuç alınması için hiç olmadığı kadar uygun koşullar ve baskı ortamı oluşturduğu bir düzlemde, sürecin inkıtaa uğraması, yönetilmesi daha zor belirsizliklere de kapı aralayacaktır. Bu durum, aynı zamanda ülkenin demokratikleşme sancılarının bir kez daha başka bahara kalmak üzere büyüyerek ertelenmesine yol açacaktır.

Bu durum benzer bir şekilde Cumhur İttifakı’na ve sürece genel anlamda destek veren CHP’ye de ciddi sorumluluk yüklemektedir. İktidarın da “simgesel bir düzene” çevirdiği “Suriye’de SDG anlatısı” da SDG’nin feshi ile bitmiş oldu. Gelinen noktada SDG çözülmüş olsa da, PKK’nın kriz çıkarma, çatışmaları büyütme potansiyeli daha minimalist bir dille yönetilmek zorundadır. Yarım yüzyıldır “son teröristin” peşinde olan bir dilin, Türkiye’ye ne askeri ne de siyasi ve toplumsal olarak bir getirisi olduğu görülmüş, hatta sorunu katmanlaştırarak büyütmüştür. MHP lideri Bahçeli’nin çıkışıyla bu acı gerçeği teslim etmesi ve gerçekten oldukça sıkıntılı anlarda sakinleştirici bir yol bulması, sürecin selametinde ve bugünlere gelmesine büyük katkı sağladığı aşikardır. Daha da önemlisi, PKK’nın, sürece yönelik kendi dünyasında icat ettiği ve siyasal tüketime sunduğu bütün spekülatif çıkışların da gerçek olmadığı görülmüştür.

Son tahlilde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugüne kadar sürece yönelik vurgularında, özellikle son SDG krizi sonrası meseleyi ele alışında ortaya konulan çerçevenin ‘çözümün zemini olmasını savunmamak’ için özel bir provokatif gündeme sahip olunması gerekiyor. Kaldı ki Türkiye’nin bütün jeopolitik, güvenlik ve ekonomik çıkarlarını maksimize edebilmesinin önemli bir dinamiği Suriye’de iç barışın ve istikrarın muhafazasından geçiyor. Bu basit gerçekle kurulacak olgun siyasi bir ünsiyet, ilerleyen dönemlerde gemide delik açma derdine düşmeyecek herkese kazanma imkânı sunuyor. Bu kadar pozitif şartların ortasında tarihi bir fırsatı kuvveden fiile çıkarmak, artık siyasetin Türkiye’ye “umut hakkı” borcudur.

whatsapp-image-2026-02-04-at-22-47-29.jpeg

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir