Avrupa tarihyazımı tarihi ve Eskiler ile Modernler Tartışması üzerine çalışmalarıyla tanınan düşünce tarihçisi Prof. Levent Yılmaz, DAVOS Kurucusu Klaus Schwab’ın “Üniversiteler Sanayi Çağı için tasarlandı, şimdi Zekâ Çağı’na geçiyoruz, bu yüzden köklü bir dönüşüm şart” tezi üzerinden ilk üniversiteleri ve günümüzü değerlendiriyor.
Üniversite, dünyada hâlâ ayakta durabilmeyi başarmış en eski kurumların başında geliyor. Krallıklar çöktü, kiliseler parçalandı, imparatorluklar haritada yalnızca adlarını bırakarak silindi gitti, ama on birinci yüzyılın sonunda İtalya'nın bir şehrinde, Bologna’da, kilise ile imparatorluk arasına sıkışmış bir ara mekanda, hukuk okumak isteyen gençlerin bir araya gelerek kurduğu o ilk şirkete benzer topluluktan türeyen öğrenme müessesesi, bugün dünyanın dört bir yanında hâlâ ayakta (ama Bologna’nın özgül koşulları vardı, ne tam kilise ne de tam imparatorluk otoritesi içinde, arada derede bir araf’taydı).
Ad değişmedi, bina çoğu zaman değişmedi, işlev de pek değişmedi. Bu kalıcılık bir başarı olarak görülebilir mi? Yoksa yaşayan bir dinozorla mı karşı karşıyayız?
İlk üniversiteler, bugün hayâl ettiğimizden çok farklı bir amaçla kurulmuştu. Öğrenciler oralara kendi bilgilerini geliştirmeye değil, önceden belirlenmiş bir bilgi dağarcığını ezberleyip aktarmak üzere gelirdi, bunu baştan bilirlerdi. Hoca araştırmacı değildi; yerleşik doğruları kalabalığa ilan eden, tekrar eden, savunan bir figürdü. Doktora derecesi, o bilgi alanına hakimsin, doxa’yı (yani genelgeçer, kabul edilen bilgiyi, dogmayı) biliyorsun, artık başkalarına öğretebilirsin demekti. Öğrencinin neyi merak ettiği, hangi soruyu içinde taşıdığı, hangi sorunla boğuştuğu ikincil bir meseleydi; çoğu zaman hiç konu bile edilmezdi. Üniversite, başından beri dogmatikti.
Bu modelin kendi içinde tutarlı bir gerekçesi vardı. Ortaçağ'da bilgi bugün hayâl edemeyeceğimiz kadar kıt ve kırılgandı. Kitaplar elle yazılırdı; yüzlerce yıllık birikim tek bir yangında yok olabilirdi. Üniversite o birikimi öğrenciden öğrenciye, kuşaktan kuşağa taşıyan bir hafıza kurumuydu. Bu birikimi koruyup aktarmak, başlı başına bir değerdi.
Bir de Doğu’ya bakalım, kendi coğrafyamıza: İkisi aynı yüzyılda, benzer bir baskıdan doğdu. Bu tesadüf değil. 11. yüzyılda İslam dünyasında medrese kurumlaşırken, 12-13. yüzyılda Avrupa'da studium generale biçimleniyordu. Her iki durumda da itici güç aynıdır: artan nüfus, genişleyen ticaret, devletin büyümesi — ve bu büyümenin ürettiği yazılı hukuka, belgeye, argümana, meşruiyete olan açlık. Her ikisi de dini otoriteyle iç içedir; her ikisinde de müfredat kutsal metinden hareket eder; her ikisinde de öğrenci bir ustanın yanında yetişir ve yetkinliğini onun onayıyla kazanır. Her ikisi de kentlidir — Bağdat, Kahire, Nişapur; Bologna, Paris, Oxford. Bilgi artık tekil bir bilgenin hafızasında ya da manastır hücresinde değil, kentin içinde, dolaşımda, tartışmada yaşıyor.
Müfredatın omurgasına bakıldığında paralellik daha da belirginleşir. Avrupa üniversitesinin trivium’u (gramer, retorik, mantık) ile medresenin nahiv-belâgat-mantık silsilesi neredeyse örtüşür. Her ikisinde de dil önce gelir, mantık sonra — çünkü kutsal metnin yorumu ancak dilin tam hakimiyetiyle mümkündür. Ardından her ikisinde de hukuk gelir: Batı'da Justinianus'un Corpus Juris Civilis’i ve Kilise (kanon) hukuku, Doğu'da Şafii, Hanefi, Maliki, Hanbeli fıkıh külliyatı. Tıp her ikisinde de vardır ama marjinaldir; matematik her ikisinde de öğretilir ama merkezi değildir; felsefe her ikisinde de şüpheyle karşılanır ama içeriden dışarı çıkarılamaz — çünkü mantık olmadan ilahiyat da yürümez.
Peki Doğu'dakinin Batı'dakinden daha zengin olduğu dönemler var mıydı? 9-12. yüzyıl için bu soru gereksiz bile — yanıt o kadar açıktır ki. Beytü'l-Hikme'nin faaliyet gösterdiği Abbasi döneminde Arapça düşünce, Avrupa'nın henüz erişemediği bir Yunan, İran ve Hint mirası üzerinde çalışıyordu: Ptolemaios, Öklid, Pisagor, Galen, Aristoteles tam metinleriyle Arapçada mevcut; Harezmi cebri kuruyor; İbn Sina tıbbı sistematize ediyor; Biruni enlem ölçümü yapıyor, Hint matematiği ve kültürü üzerine Avrupa'nın yüzyıllar sonra ulaşacağı bir anlayışla yazıyor. Avrupa bu birikimi kendi üniversitelerinde okuyabilmek için önce Toledo ve Sicilya'da tercümanlara muhtaç oldu. 12. yüzyılda Latinceye çevrilen metinlerin büyük çoğunluğu Arapçadan aktarılıyordu — çoğu kez Arapça şerhler ve açıklamalarıyla birlikte. Batı üniversitesi bu transferi özümseyerek kurumlaştı; Doğu'nun birikimini kendi müfredatının içine aldı.
13-15. yüzyıl biraz daha karmaşık bir tablo sunar. Bu dönemde Timurlu sarayı çevresinde — özellikle Semerkand'da — Uluğ Bey'in kurduğu yapı astronomi ve matematikte Paris ya da Oxford ile karşılaştırılamayacak kadar ileri bir düzeydeydi. Batı'nın Kopernik devrimine yüzyıllar öncesinden kaynaklık edecek gözlem ve hesaplamalar orada üretildi. Kahire ve Şam'ın büyük medreseleri hadis ve fıkıh literatüründe benzeri görülmemiş bir sistematikleşme gerçekleştirdi; İbn Hacer el-Askalani'nin şerh usulü, metin değerlendirmesindeki metodolojik inceliğiyle herhangi bir Batı skolastiği yorumuyla boy ölçüşür. İbn Haldun ise 14. yüzyılda, toplumu ve tarihi açıklamak için döngüsel bir sosyal teori kurarken yalnızca kendi geleneğinin içinden değil, o geleneğin sınırlarını zorlayarak konuşuyordu — ve Avrupa'da hiçbir çağdaşı buna yakın bir tarih felsefesi üretemedi.
Ayrılık nerede başlar? İki noktada — kurumsal ve epistemolojik.
Kurumsal fark vakıf ile korporasyonun farkıdır. Avrupa üniversitesi 12. yüzyıldan itibaren universitas olarak örgütlendi: papa ya da krala karşı hakları olan, kendi adına dava açabilen, mülk edinebilen, kural koyabilen bir tüzel kişilik, bir nevi şirket. Bu yapı kurumu kurucu bireyin ölümünden sonra da sürdürdü; bilginin birikimini kurumsal bir belleğe emanet etti. Medrese ise vakfın eseridir — kurucunun kurduğu, vakfiyenin şekillendirdiği, mütevellinin yönettiği bir yapı. Vakıf bozulduğunda, siyasi iklim değiştiğinde, gelir kesildiğinde kurum da sarsılır. Bu yapı medresenin bireysel ve bölgesel düzeyde son derece zengin olmasına izin verdi, ama bilgiyi kuşaktan kuşağa taşıyan kurumsal sürekliliği garanti edemedi.
Epistemolojik fark ise daha yavaş ve daha derin işledi. Avrupa üniversitesinde 13. yüzyıldan itibaren quaestio disputata — tartışmalı soru — pedagojik merkezî araç haline geldi. Öğrenci bir önermeyi hem savunmak hem de çürütmek üzere eğitildi; doğru yanıt tartışmadan, argümanın çarpışmasından çıkıyordu. Bu yöntem felsefi sorularla ilahiyat sorularını aynı metodolojik çerçeveye soktu ve zamanla deneyin, gözlemin, doğa felsefesinin kapısını araladı. Medresede ise hakim pedagoji şerh ve hâşiyeydi: metni açıklamak, metne not düşmek, metnin yorumunu yorumlamak. Orijinal üretim bu zincir içinde oldu; ama zincirin kendisini kırmak meşru değildi. Her büyük düşünür bu kısıtı kimi zaman deldi — İbn Rüşd, Fahreddin Razi, İbn Teymiyye farklı biçimlerde geleneğin sınırını zorladı — ama bu zorlama kurumsal bir formu hiç kazanamadı.
Sonuçta ikisi de kendi döneminde ne ürettiyse onu üretmek için doğru araçtı. Doğu'nun kurumu 9. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar Batı'dakinden daha çok şey bildi, daha çok şeyi sistematize etti, daha çok insan yetiştirdi. Batı'nın kurumu 13. yüzyıldan itibaren tartışma kültürünü ve ardından bilimsel devrim için gerekli epistemik altyapıyı kurumsal olarak içine aldı. Fark tek bir noktada düğümlenmez; ama vakıf ile korporasyonun farkı ve şerh ile disputatio'nun farkı, uzun vadede eğitim tarihinde farklı yollar açtı. Biri iyi, biri kötü değil, ya da biri birinden daha iyi değil: Farklı.
Ama zamanla şu soru kaçınılmaz hale geldi: aktarılan bilgi doğru muydu? Yeterli miydi? Dünyayla örtüşüyor muydu? On yedinci yüzyılda Avrupa’da doğa bilimlerindeki bakışın, buluşların önemli bir kısmı, üniversitenin içinden değil, dışında kurulan bağımsız araştırma çevrelerinden çıktı. Üniversite henüz araştırmanın merkezi değildi; aktarımın merkeziydi. Bu iki şey birbirinden farklıydı, uzun süre de öyle kaldı.
Dönüşüm, on dokuzuncu yüzyılın başında geldi. Prusya 1806'da Napolyon'a yenildi. Bu salt askerî bir hezimet değildi; eski kurumların, eski düzenin artık tutunamayacağını gösteren derin, varoluşsal bir depremdi. Bunun üzerine bir fikir ortaya çıktı: eğer ülkeyi kurtaracak bir şey varsa, o şey gerçek bilgidir (19. yüzyılda bu vatan kurtarma isteği neredeyse her alanda vardı, ne ne’den kurtarılıyorduysa). Gerçek bilgi, ezberlenen değil, üretilen bilgiydi ve bu üretimin merkezi, yepyeni türde bir üniversite olmalıydı. Yine de, hayatta en hakiki mürşit, ilimdi.
Bu yeni üniversite modeli (ki Humboldt’e borçluyuz) iki şeyi bir arada getirdi: araştırma ve öğretim. Kulağa basit geliyor. Ama o dönem için ikisini bir araya getirme girişimi oldukça şaşırtıcı. Daha önce araştırma farklı ortamlarda yapılırdı, öğretim farklı. Yeni modelde ise bir hoca hem araştıracak hem öğretecekti; öğrenci yalnızca bilgileri emmesi beklenen bir sünger değil, araştırma sürecine de ortak olacak olan birisiydi. Ve en önemlisi: bilgi tamamlanmış bir bütün değil, süregelen bir sorgulama süreciydi. Hiçbir otoritenin nihai noktayı koyamadığı, her bulgunun yeni soruya kapı araladığı bir süreç.
Bu modelin getirdiği somut yenilik “seminer” formuydu. Büyük salonda oturup hocanın söylediklerini not almak değil: küçük bir grup ve bir metin üzerinde birlikte düşünmek. Bir iddianın önünü ardını sormak, sorgulamak, karşı örnekler düşünmek, birine itiraz edip itirazın yanıtını beklemek. Bilgi hap değildi burada, alınmıyordu; üretiliyordu. Bu yöntem, bir nesil içinde bütün dünyaya yayıldı. Bugün bildiğimiz üniversite yapısı — bölümler, doktora programları, araştırma laboratuvarları, hakemli dergiler — işte bu dönüşümün ürünüdür.
Ama bu modelin içinde bir gerilim vardı, ve bu gerilim hiç çözülmedi. Araştırmayı öne çıkarmak, uzmanlığı da öne çıkardı. Uzmanlık derinleştikçe alanlar birbirinden koptu. Zamanla aynı fakültenin iki koridorunda çalışan iki akademisyen birbirinin ne yaptığını bilmez hale geldi. Öte yandan öğretim giderek araştırmanın gölgesinde kaldı: iyi araştırmacı olmak, iyi öğretici olmayı garanti etmiyordu; hatta çoğu zaman ikisi birbirinin aleyhine çalışıyordu. Kariyer sistemleri araştırmayı ödüllendirdi, öğretimi ihmal etti.
Ve bir de şu sorun çıktı: araştırma kurumu ile öğretim kurumu, kitleselleşince ne olacaktı? On dokuzuncu yüzyılın başında bu modeli tasarlayanlar, modeli seçkin azınlıklar için düşünmüş öyle kurmuşlardı. Ama sonra, hele bugün, üniversite, bütün toplumun geçmek zorunda olduğu bir kapıya dönüştü, dönüşürken de “yüksek lise”ye dönüştü.
Bir başka dönüşüm mümkün olabilir mi? Aynı kurum hem derinlikli araştırma üretebilir mi hem milyonlarca öğrenciyi işe hazırlayabilir mi? Bu soruyu sormadan Türkiye'nin bugününü anlamak mümkün değil maalesef.
Bu bin yıl boyunca üniversite toplumun ihtiyaç duyduğu şeyi üretti: kilise için din adamı, devlet için bürokrat, tıp için hekim. Saf merakı değil, pratik karşılığı ön planda tuttu. Bir noktada bu ikisi birbirini besledi; başka bir noktada birbirini yok etti. Bugün yaşadığımız kriz, bu gerilimin en şiddetli anlarından biri. Ve Türkiye, bu krizi bütün acımasızlığıyla, hem gecikmeli hem de katmerlenmiş biçimde yaşadı, hâlâ da yaşıyor.
2. BÜYÜYÜP ŞİŞEN ŞEY
Türkiye'de yirminci yüzyılın ikinci yarısında alınan en önemli kararlardan biri, toplumdaki her kesime üniversiteye erişim yolu açmak oldu. Bu, özünde doğru bir karardı. Eğitime erişim bir ayrıcalık değil, bir hak olmalıdır; bunu savunmak hâlâ doğrudur. Ama bu doğru hedef, yanlış bir yöntemle hayata geçirildi. Ve o yanlış yöntemin bedeli bugün her yerde görünüyor. Tamam, üniversite biraz papağandı hep, ama artık, obez bir papağan.
Türkiye'de üniversite sayısı, 2002'den bu yana üçe katlandı. Yirmiden fazla yılda iki yüzü çok aşan sayıya ulaşıldı. Her şehre üniversite, büyük şehirlere onlarca kampüs. Kâğıt üzerinde bu, büyük bir başarıdır. Pratikte ne anlama geliyor peki, bir düşünelim?
İyi bir üniversite kurmak için önce bina gerekir, tamam. Ama binadan çok daha fazlası gerekir: onlarca yıl boyunca birikmiş araştırma kültürü, kütüphane altyapısı, birbirini tanıyan ve çalışan akademisyen toplulukları, kurumsal hafıza. Bunlar bir gecede yapılmıyor. Türkiye birinci koşulu — binaları ve öğrenci kayıtlarını — hızla sağlarken ikincisini üretecek zaman ve kaynak bulamadı. Sonuç: ülkede aynı adı taşıyan ama fiilen bambaşka şeyler olan iki yüzü aşkın kurum ortaya çıktı.
Bu kurumsallaşma sorununun arka planında siyasi bir mantık var. Her yeni üniversite, bir il için siyasi bir kazanım sayıldı. Üniversite kurulunca önce bina yapıldı; binalar dolunca kadro atandı; kadrolar geldikçe program açıldı. Döngü tersine döndü: önce kurum, sonra içerik. Oysa sağlıklı bir kurumun mantığı tam tersidir: önce bir sorun ya da alan, sonra o alanı karşılayacak kapasite, sonra kurum.
Bu tersine dönük büyüme kaçınılmaz bir sonuç üretti: kurumlar arasında derin bir kalite uçurumu. Türkiye'nin en köklü üniversiteleri ile taşrada yeni açılan kurumlar, aynı yasal çerçeve altında, aynı diploma adıyla mezun veriyor. Ama bu iki diploma aynı değeri taşımıyor. İş piyasası bunu biliyor, aileler biliyor, öğrenciler biliyor. Herkes biliyor. Ve bu bilgi, sistemi çarpıtan tek bir sonuca yol açıyor: tek sınava, tek kapıya, tek elemeye dayanan bir yarış.
Üniversite giriş sınavı, başlangıçta kabul edilebilir, iyi öğrencileri seçmek için kullanılan bir eleme aracıydı, bir elek’ti. Zamanla, kurumlar arasındaki kalite uçurumuyla birlikte, başlı başına bir amaç haline geldi. Bugün bu sınav yalnızca bir üniversite kapısını değil, pratik olarak hayatın büyük bölümünü belirliyor: hangi şehirde yaşanacak, hangi çevreye dahil olunacak, hangi ağlara erişilecek. Bu kadar çok şeyi tek bir ana indirgemek ise, olağanüstü bir baskı üretiyor.
Bu baskının görünür sonuçlarından biri şu: ortaöğretim ve lise fiilen bir sınav hazırlık kampına dönüştü. Milyonlarca genç, dört yılı öğrenmek için değil sınav için harcıyor. Merak, keşif, bir konuyu derinlemesine takip etme isteği, bu sistemde zaman bulunamayan lüksler. Okullar ve aileler rasyonel davranıyor: sistem neyi ödüllendiriyorsa onu yapıyorlar. Ama rasyonel bireysel kararlar, topluca bir çılgınlık üretiyor.
Vakıf üniversiteleri meselesini de ayrıca konuşmak gerekiyor. Bunlar homojen bir kategori değil. Bir yanda gerçekten güçlü araştırma altyapısına, seçici öğrenci profiline ve nitelikli öğretim kadrosuna sahip kurumlar var. Öte yanda ticari mantıkla işleyen, önceliği öğrenci sayısını artırmak olan, akademik kimlikten çok bir marka olarak çalışan yapılar. Her ikisi aynı yasal çerçeve altında, aynı diploma tiplerini veriyor. Birini diğerinden ayırt etmek çoğu zaman neredeyse imkânsız.
Bütün bu büyümenin istatistiksel sonucu şu: Türkiye'de üniversite mezunu nüfus oranı son yirmi yılda birkaç katına çıktı. Ama bu artışla birlikte bir şey daha büyüdü: diplomalı ama işsiz ya da alanı dışında çalışan insanların sayısı. Bir yanda iş bulamayan mezunlar, öte yanda nitelikli eleman bulamayan işverenler. Bu makas büyüdükçe herkes daha fazla eğitim almanın işe yarayacağını düşünüyor. Ve bu düşünce, sarmalı, fasit daireyi derinleştiriyor.
Asıl mesele bu değil ama. Asıl mesele şu: bu kurumlar gerçekten öğretiyor mu ve “ne” öğretiyor? Öğrenmek için üç şey gerekir — merak eden biri, o merakı karşılayacak içerik ve bu ikisini birbirine bağlayacak bir ilişki. Türkiye'deki üniversitelerin büyük çoğunluğu bu üçünü de sağlamakta güçlük çekiyor. Merak çoğu zaman sınav yarışı tarafından kırılmış olarak geliyor; içerik var ama öğrencinin yaşadığı dünyayla bağlantısı zayıf; ilişki ise yüzlerce kişilik amfilerde kurulamıyor.
Kurum büyüdü. Şişti. Papağandı, obez papağan oldu. Ama içi dolmadı. Bunu söylemek, büyümeyi isteyen herkese hakaret değil. Ama gerçeği görmeyi reddeden bir siyasi kültürün en pahalı faturası işte bu: rakamlar gerçeği örtünce, sorun da büyüyor. Ve Türkiye'de bu sorun artık örtülemeyecek kadar büyük.
3. DİPLOMA NEYİN BELGESİ?
Yirminci yüzyılın başında lise diploması ciddi bir belgeydi. İşverenler liseliye farklı bakardı. Türkiye’de bu bakış hala devam eder, hangi üniversitedensinden önce hangi lise sorulur: Gassaraylı, Robertli başka, Iğdır Anadolu lisesi, Kartal İmam Hatip başka. Sonra bu ayrıcalık eridi — herkes bir şekilde liseyi bitirmeye başlayınca ayrım üniversite diplomasına taşındı. Herkes üniversiteyi bitirince lisans yetmez oldu; yüksek lisans gerekti. Yüksek lisans yaygınlaşınca doktora istendi. Bugün bazı alanlarda doktora bile yetmez — üstüne birkaç yıl daha gerekiyor, buna post-doktora diyorlar. Kimse bunu bilinçli olarak tasarlamadı. Ama herkes bireysel olarak rasyonel davranan insanların ortaklaşa yarattığı bir koşu bandına girdi. Ve bu koşu bandında, herkes yerinde sayıyor. Umberto Eco, diploma zorunluluğunun gençlerin iş gücüne katılımını geciktirip bir nevi işsizlik oranlarını düşürücü işlev üstlendiğini söylüyordu, bir nevi sarmal, bir devletin işsizlik rakamlarını düşük göstermesi için iyi bir şey olduğu söylenebilir de, ya gerçek?
Bu sarmalın adı beklenti enflasyonu. Daha fazla eğitim, mutlaka daha fazla öğrenme anlamına gelmiyor. Ama mutlaka daha fazla zaman ve daha fazla para harcaması anlamına geliyor. Genç insanlar eğitim sisteminde giderek daha uzun süreler geçiriyor. Bu uzayan sürenin bir bölümünde gerçek öğrenme var, evet. Ama büyük bölümü insanların sıra bana ne zaman gelecek diye beklemesiyle geçiyor.
Bunun bir de iş piyasası açıklaması var: işverenler ön eleme maliyetini azaltmak için diploma eşiğini yükseltiyor. Bin kişi başvurursa, içlerinden yalnızca yüksek lisanslıları değerlendirmek hem hızlı hem ucuz bir eleme yöntemi. Diploma burada öğrenileni değil, başvuranın, adayın bir eşiği aşma kapasitesini belgeliyor. Bu kapasiteyle öğrenme arasındaki ilişki zayıf ve giderek zayıflıyor.
Akademisyenler için aynı baskı farklı bir biçim aldı. Akademide buna "publish or perish" deniyor — yayımla ya da yok ol. Kariyer sistemi şu mantıkla kuruldu: makalelerin sayılacak, dergilerin sıralanacak, atıfların sayılacak ve bunların bileşkesi seni belirleyecek. Bu, başlangıçta makul bir fikir gibi görünüyordu. Kalitenin somut göstergesi yoksa, en azından miktar ve görünürlük bir referans noktası verir. Ama zamanla ölçüt kendisi amaç haline geldi. Bir not düşelim: Higgs bozonuna adını veren Nobel ödüllü Peter Higgs, kendisiyle hayatının sonunda yapılan bir söyleşide şunları diyordu: “Bugün olsa, beni akademide tutmazlardı, sonuçta, kırk yılda, en fazla on makale yazdım. On. Kırk yılda. Şimdi yılda iki tane yazmayanları kapıya koyuyorlar!”
Akademisyenler gerçekten önemli buldukları şeyi değil, yayımlanabilir olanı araştırmaya başladı. Özgün ve riskli araştırmalar, küçük ve güvenli araştırmaların gerisinde kaldı. Her yıl akademik yayınların sayısı artıyor, ama pek çok araştırmacı kendi yayımladığı yazıları kimsenin okumadığını biliyor. Yazılıyor ama okunmuyor. Üretiliyor ama tüketilmiyor. Ama üretim devam ediyor çünkü sistem böyle çalışıyor.
Zaten youtube ve podcastlerle, artık okur-yazar değil, dinler-yazar (o da ne kadarsa!) olduk. Türkiye bu sarmalı gayet özgün bir biçimde yaşadı. Üniversite sayısı üçe katlanınca akademisyen açığı ortaya çıktı; bu açığı kapatmak için doktora programları çoğaltıldı; programlar çoğalınca kalite denetimi güçleşti. Bugün Türkiye'de hakemli dergilerde yayımlanan makale sayısı on yıl önceye göre büyük oranda arttı. Bu gerçek bir başarı. Ama aynı dönemde bu yayınların ortalama etkisi artmadı; kimi göstergelere göre azaldı bile. Sayı büyüdü, iz küçüldü.
Diploma ekonomisinin bir de toplumsal boyutu var. Üniversite giderek daha fazla kaynaktan gelen insanların geçtiği bir kapı haline geldiğinde, bu geçiş eşitsizliği meşrulaştırmanın bir aracına dönüştü. Şöyle işliyor: zengin aile çocuğu daha iyi okula gider, daha iyi kursa girer, daha yüksek puanla sınavı geçer, prestijli üniversiteye gider, ağını orada kurar, avantajlı işe girer. Her adım bireysel liyakate — yeteneğe, çalışkanlığa — bağlanır. Ama o bireysel liyakatin zemininde ne var, koşulları ne, bakılmaz. Eşitsizlik yeniden üretilir; ama bu kez diploma etiketleriyle meşrulaştırılmış olur.
Bunu söylemek, sınav sistemini ya da diplomayı bütünüyle reddetmek anlamına gelmiyor. Bir şeylerin ölçülmesi, bir şeylerin belgelenmesi gerekiyor. Sorun ölçüm değil, ölçümün öğrenmeyle ilişkisi. Bir öğrencinin gerçekten ne öğrendiğini, nasıl düşündüğünü, bir soruyla ne yapabildiğini gösteren değerlendirmeler tasarlamak ya da uygulamak son derece güç. Standart sınav çok daha kolay — hızlı, ucuz, görece ölçülebilir. Ama standart sınav çoğu zaman öğrencinin gerçek kapasitesini değil, o kapasiteyi sınava hazır biçime getirme becerisini ölçüyor.
Ve bu fark küçük değil. Bir öğrenci dört yıl boyunca sınavda ne işe yarayacağını, notunu nasıl koruyacağını, hangi konunun çıkacağını hesaplarsa; merak ettiği için değil notunu yükseltmek için çalışırsa; mezun olduğunda elinde bir diploma, zihninde ise stratejik hesaplama pratiği olur. Bu öğrenciyle gerçekten soruyu içselleştirmiş, hata yapmayı öğrenmiş, bir şeye uzun süre takılıp kalmayı deneyimlemiş biri arasındaki fark, hiçbir not ortalamasında görünmez.
Türkiye'de bu meselenin çözülmesi, bir değerlendirme tekniği sorununu aşıyor. Çünkü sınav sistemi yalnızca eğitim kurumlarını değil, devlet, aile ve toplum beklentilerini de yeniden örgütlemek demek. Bunun için önce kabul etmek gerekiyor: bugünkü sistemin ürettiği şey ağırlıklı olarak diploma, ikincil olarak öğrenme. Bu kabulle başlamayan hiçbir tartışma gerçekçi değil.
4. HOCA KONUŞUR, ÖĞRENCİ NOT ALIR
Büyük bir amfi düşünün. Üç yüz kişi. Önde bir kürsü, arkada bir mikrofon. Hoca konuşuyor, öğrenciler not alıyor. Zil çaldı (eskiden üniversitede çalardı), herkes çıkıyor. Bu sahne dünyanın her yerinde günde binlerce kez tekrarlanıyor. Ve bu sahne, gerçek anlamda öğrenmenin gerçekleştiği bir ortam değil, kabul edelim.
Öğrenmek, birinin söylediğini kaydetmek ve onu sınav günü geri vermek değil. Öğrenmek, bir şeyle güreşmektir. Çözemediğin bir soruyla saatlerce oturmak, yanlış giden bir deneyi tekrar tekrar denemek, bir argümanı başkasına anlatmaya çalışırken kendi kafandaki boşluğu fark etmektir. Bunu üç yüz kişilik bir salonda yapmak mümkün değildir. Yapının kendisi buna izin vermez.
Öğretim ne diye düşündüğümüzde, ya da nasıl dediğimizde, genellikle içerikle ilgileniriz: ne öğretildi, müfredat doğru mu, ders kitabı güncel mi? Ama içerikten daha temel bir şey var: ilişki. Gerçek öğrenme, bir insanın başka bir insanla kurduğu ilişkide doğar. Bir hoca, öğrencisinin nerede takıldığını o an görüp tam o anda müdahale ettiğinde; bir öğrenci, fikrini karşısındaki kişiye anlatmaya çalışırken anladığını sandığı şeyin aslında anlamadığını fark ettiğinde. Bu anlara üniversite sistemi ne kadar yer açıyor?
Yanıt, çoğu zaman: çok az. Sistem ölçek için tasarlanmış. Büyük sınıflar, standart müfredatlar, sınırlı hoca-öğrenci teması. Türkiye'de öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı Avrupa ortalamasının çok üzerinde (ama oralarda da olması gerekenin üç-beş katı). Bu, bireysel ilişkinin kurulmasını yapısal olarak güçleştiriyor.
Bir de öğretim üyesinin zamanı sorunu var. Akademik kariyer sistemi, öğretimi değil araştırmayı ödüllendiriyor. Makale sayısı, atıf sayısı, proje bütçesi — ölçülen bunlar ve bunlar değerlendirmeye giriyor. Bir hocanın öğrencileriyle ne kadar gerçek zaman geçirdiği, onları nasıl düşündürttüğü, kaç öğrencinin o hocanın dersinden sonra farklı soru sormaya başladığı — bunlar ölçülmüyor. Ölçülmeyen ise bildiğimiz gibi sistematik olarak ihmal edilir. Bir de tabii, taciz, aşağılama, hakaret, kötü muamele, öğrenciler salak, vs. vs. Öğrencinin öğrenmeye başlamadan aşması gereken özgüven sorunlarını sağolsun sistem misliyle çoğaltıyor.
Türkiye'de bir de kadro güvencesi meselesi var. Üniversitelerin hızla büyümesiyle birlikte geçici sözleşmeli öğretim görevlisi istihdamı yaygınlaştı. Bu insanlar çoğu zaman kadrolu öğretim üyesinin yaptığı işin büyük bölümünü yapıyor — daha az parayla, daha az güvenceyle, araştırma için neredeyse hiç zaman kalmadan. Araştırma yapmayan biri, doğal olarak, araştırmanın nasıl bir şey olduğunu öğrencisine gösteremiyor.
Sistem kendini yeniden üreten bir yetersizlik döngüsü kuruyor, kurdu.
Bütün bunlara rağmen gerçek öğrenme yok mu? Var. Ama bir şeylere rağmen gerçekleşiyor. Bazı hocalar sisteme karşın öğrencileriyle gerçek bir ilişki kuruyor. Bazı öğrenciler sisteme rağmen bir şeyleri gerçekten merak ediyor ve o merakı takip ediyor. Ama bu, öğrenmenin sistemin ürünü değil istisnası olduğu anlamına geliyor. İstisnaları övmek, kurumsal tasarım hatasını örtüyor çoğu zaman.
Peki nasıl olmalı? Ölçek küçülmeli, bu şart. Gerçek öğrenme küçük gruplarda, uzun ilişkilerde, tekrarlayan karşılaşmalarda olur. Hiçbir şey, birinin bir konuyu gerçekten anlamasına o konuyu başkasına anlatmak zorunda kalması kadar ona yardım etmez. Bu hem öğrenci hem hoca için geçerli. Hocanın araştırması öğretimini besliyor, öğretimi araştırmasını; bu ilişki kopunca her ikisi de zayıflıyor.
Türkiye'de bu sorunu çözmek, yalnızca pedagoji sorununu çözmek değil. Üniversite finansman yapısını, kadro sistemini, kariyer değerlendirme kriterlerini değiştirmek demek. Öğretimi araştırmayla eşit ağırlıkta sayan kurumlar, bunu kâğıtta değil gerçekten yapıyor. Bunlar ütopya değil, somut tercihler.
Ama bunların önünde çok daha temel bir engel var: kültürel bir alışkanlık. Türkiye'nin eğitim geleneğinde hoca bilir, öğrenci öğrenir. Bu hiyerarşi o kadar derin yerleşmiş ki, sorgulanması çoğu zaman saygısızlık gibi algılanıyor. Oysa sorgulamak, öğrenmenin ta kendisi. Soruyu sormayan öğrenci öğrenmiyor; soruya açık olmayan hoca öğretmiyor. Bu kültürel dönüşüm olmadan teknik reformların hiçbiri yeterli olmuyor. Ayrıca, nasıl kürsü dokunulmazlığı varsa, bir de “sınıf dokunulmazlığı” olmalı.
5. PLANLANMAMIŞ EN DEĞERLİ MEYVE
Üniversitenin topluma en büyük katkısı, hiçbir ders programında yazılmamış bir şeydir. Kimse bunu tasarlamaz. Kimse müfredata "eleştirel yurttaş yetiştirme" diye bir madde koymaz. Ama araştırma etiğini gerçekten uygulayan her kurum, bu etiği içselleştiren her öğrenci, farkında olmadan demokratik bir kapasite üretir.
Araştırmanın temel kuralı basit: kanıtı izle, otoriteye körlemesine teslim olma, olacaksan bilerek ol, olmayacaksan bulgularını açıkça sun, paydaşların denetimini kabul et. Bir tarih öğrencisi bu kuralı bir belgeye uygulamayı öğrendiğinde — o belgeyi kendi döneminin koşulları içinde değerlendirmeyi, kim yazdığını, neden yazdığını, neyi gizlediğini sormayı — aynı yöntemi zamanla başka şeylere de uyguluyor: ideolojik metinlere, inançlara, siyasi konuşmalara, ekonomik verilere, medya haberlerine. Peki bunu nereden öğreniyor? Birileri söylediği için değil. Bir yöntemi içselleştirdiği için.
Bu yan ürün, üniversitenin iktidarla kurduğu ilişkinin en çatışmalı anlarını da açıklıyor. Soru sormayı öğreten kurum, soruların yöneldiği güç sahiplerinin tepkisini kaçınılmaz olarak çekiyor. Bu gerilim kadim ve evrensel. Her dönemde, her coğrafyada, üniversitelerin özerkliğini kısmaya çalışan iktidarlar ile buna direnen akademik topluluklar arasında aynı çatışma yaşandı. Bugün de yaşanıyor.
Türkiye bu gerilimi defalarca ve şiddetle yaşadı. 1933’te, 1948’de, 1960’da 1971'de, 1980'de, 2016'da akademisyenler işten atıldı, kadro kaybetti, tutuklandı, yurt dışına çıkarıldı, vatandaşlıkları ellerinden alındı. Her dönemin gerekçesi farklıydı, her dönemin siyasi iktidarı da farklıydı, ama mantık aynıydı: soru soran, bulgularını kamuoyuyla paylaşan, iktidarın söylemine itiraz eden insanlar tehlikeli kabul edildi. YÖK yasasının ilk maddelerine bakınca insan bunun hukuki/meşru olduğunu bile zannedebilir, ama değil. Bu baskı çoğu zaman açık sansür biçiminde de ortaya çıkmaz. Daha sinsi bir biçimde gelir: oto-sansür. Hoca tartışmalı konuyu açmaz; öğrenci tartışmalı soruyu sormaz; araştırmacı tartışmalı projeye başvurmaz. Kurumun içinde bu sessizlik normalleşir.
2016 yılında Türkiye'de yüzlerce akademisyen bir bildirge imzaladı. İmzanın ardından yaşanan şey içeriğin çok ötesine geçti: yüzlercesi işten atıldı, pasaportları iptal edildi, bir kısmı yargılandı. Aradan yıllar geçince yargı bu ihraçların büyük bölümünün hak ihlali oluşturduğuna hükmetti. Ama gidenlerin büyük çoğunluğu geri dönmedi. Geri dönemedi ya da dönmek istemedi. Bir fikir beyan ettiğiniz için hayatınız bitiyordu, medeni ölü dediler kimileri buna. Yani, insanca katliam.
Bu kayıpların istatistiksel boyutu da var, görülemeyen boyutu da. İstatistiksel: Türkiye'den nitelikli araştırmacı göçü sadece 2016 sonrasında hızlandı ve sürdü diyemeyiz: Bu hep böyleydi. Görülemeyen: bu isimlerin gitmeye karar vermediği durumda ne üreteceklerini, hangi öğrencileri etkileyeceklerini, hangi soruları Türkiye'de soracaklarını bilmiyoruz. Kaybın bu boyutu hiçbir tabloya girmiyor. Ama Muzaffer Şerif giriyor. Niyazi Berkes giriyor. Behice Boran giriyor, hatta belki 90 sonrası Malezya’ya, Mısır’a gitmek zorunda kalanlar da giriyor. Ama kayıplar sadece hocalarda değildi, esas öğrenciler kaçtı: Niye gittiler? Robertli niye gitti, Kartal İmam Hatipli niye gitti, niye kaçtı? Ne’den kaçtı?
Ama daha büyük ve daha süregelen bir hasar var: sessizlik kültürü. Bir kurum, sürekli tehdit altında olduğunda insanlar önce dışarıda sakıngan davranmaya başlıyor; sonra sınıfta; sonra kafalarında. Kendi kendini sansürleyen araştırmacı, öğrencisine araştırmanın özünü — kanıtı ne tarafa götürürse oraya gitme cesaretini — öğretemiyor. Bu, görünmez bir verimlilik kaybı. Ama belki de en pahalı olanı.
Buna rağmen üniversitelerde gerçekten soru soran insanlar var. Çok kısıtlı koşullarda, bazen büyük bedeller ödeyerek, araştırmalarını sürdüren akademisyenler var. Onları görmemek haksızlık olur. Ama sistemin onlara rağmen çalıştığını da söylemek gerekiyor. Kalite bir şeye rağmen çıktığında, kural değil istisna haline gelir. İstisna ise, istisnadır sadece.
Akademik özgürlük soyut bir erdem değil. Demokratik toplumun pratik bir ihtiyacı. Kanıtı izleyen, bulgusunu paylaşan, söylediğinin ardında duran insanlar yetiştirmek — bu insanlar yalnızca iyi araştırmacı değil, daha sağlıklı bir toplumun da koşulu. Soru sormayan seçmen iktidardan hesap soramaz. Veriyi okumayan vatandaş manipülasyona açık kalır. Alternatifini düşünemeyen toplum değişime direnir. Üniversiteye yapılan baskı, yalnızca akademisyenlere, öğrenmek isteyenlere, talip olanlara zarar vermiyor. Toplumun kendi kendini düzeltme kapasitesini tahrip ediyor. Bunu göremeyen siyaset, kısa vadeli kazanım için uzun vadeli bedel ödüyor. Ve bu bedeli hep başkaları ödüyor.
Üniversite bu insanları yetiştirmiyor mu? Yetiştiriyor. Ama giderek daha zor koşullarda, giderek daha büyük bedeller pahasına. Bunu görünür kılmak, salt akademik bir meseleden çok daha büyük bir şeyi koruma meselesi. Eleştirel düşünce, müfredatla değil iklimle üretiliyor. İklimsiz müfredat, bir şey olabilir, bir işe yarayabilir, belki, ama neye yarar, soralım.
6. MAKİNE ÖĞRENİYOR, BİZ NE YAPACAĞIZ?
2022'nin sonunda, milyonlarca insanın kısa sürede kullanmaya başladığı bir araç ortaya çıktı. Bir soruya ya da metne yanıt üretebiliyordu; bu yanıtlar çoğu zaman yüzeysel değil kapsamlı ve tutarlıydı. Gazeteler manşet attı, üniversiteler toplanıp karar almaya çalıştı, öğretmenler sınav sorularını değiştirdi. Yapay zeka, eğitim tartışmalarına hızla girdi.
Bu araç üzerine iki uç yorum var. Birinci yorum: öğrenciler artık düşünmeden ödev yapacak, bilgiyi özümseme zayıflayacak, eğitim anlamsızlaşacak. İkinci yorum: herkesin cebinde bir kişisel öğretmen olacak, en derin soruları en hızlı biçimde keşfetmek mümkün olacak, eğitim demokratikleşecek. Her iki yorumda da bir gerçek var. Ama her iki yorum da asıl soruyu yanıtlamıyor: bu araçların ortaya çıkması, eğitimden ne beklediğimiz konusunda bize ne söylüyor?
Eğer bir öğrenciden beklediğimiz şey belirli bilgileri ezberleyip sınavda geri vermekse, yapay zeka bu beklentiyi büyük ölçüde geçersiz kılıyor. Bu araçlar, pek çok alanda insanın ezberlediğinden çok daha fazla bilgiye çok daha hızlı erişebiliyor. Buhar makinesinin icadından sonra kazan ateşçiliğini temel beceri olarak öğretmeye devam etmek nasıl anlamsızsa, bilgiye erişim bu kadar kolaylaşmışken bilgiyi ezberletmeyi esas almak da o kadar anlamsız.
Ama eğer bir öğrenciden beklediğimiz şey doğru soruyu kurmak, farklı bilgileri bir arada değerlendirmek, bir argümanın zayıf noktasını görmek ve yeni bir şey üretmekse — bu beklenti duruyor. Üstelik daha da zorunlu hale geliyor. Çünkü bu beceriler, yapay zekanın bugün için hiç de iyi yapamadığı şeyler. Ve eğitimin odaklanması gereken yer tam olarak burası.
Türkiye için bu tartışmanın özel bir boyutu var. Ülkedeki en iyi kurumlar ile taşradaki kaynakları kısıtlı okullar arasındaki uçurum, öğrencilere eşit fırsatlar sunmuyor. Yapay zeka araçlarına ücretli ya da ücretsiz erişim, bu uçurumu kısmen daraltabilecek bir potansiyel taşıyor. Taşradaki bir öğrenci, büyük şehirdeki pahalı dershanelere gidemeden da merak ettiği soruyu derinlemesine araştırabilir, fikirlerini sınayabilir, zayıf noktaları görebilir. Bu küçük değil.
Ama bu potansiyel kendiliğinden gerçekleşmiyor. Yapay zekayı öğrenme aracı olarak kullanmak, onu cevap makinesi olarak değil sorgulama ortağı olarak kullanmayı gerektiriyor. Bir soruyu sorduğunda gelen cevabı kabul etmek değil; o cevabı sınamak, ona itiraz etmek, neden böyle düşündüğünü sormak. Bu kullanım biçimi, eleştirel okuma alışkanlığı zaten gelişmiş öğrencilerde işliyor. Gelişmemiş olanlarda ise araç tam tersine bir kısayol sağlıyor: düşünmeden sonuç alma, kestirmeden kazanç, aniden sınıf atlama.
Yani yapay zekanın etkisi, onu kullanan öğrencinin zihinsel tavrını büyüterek geri veriyor. İyi soru soran daha iyi soru sormayı öğreniyor; cevap bekleyen daha çok cevap bekliyor. Bu, sorunun araçta değil, aracı kullananın içinde bulunduğu sisteminde olduğunu gösteriyor.
Öğretimin kendisi için de yeni sorular açılıyor. Bir öğrenci yazılı bir ödev teslim ettiğinde, artık o ödevin öğrenci tarafından mı yoksa bir araç tarafından mı yazıldığını anlamak güçleşiyor. Bu gerçek. Ama bu güçlük, aslında şunu sormamızı sağlıyor: neden yazılı ödev veriyorduk ki zaten? Bir öğrencinin ne bildiğini anlamak için mi, yoksa bir şeyler ürettiğini kanıtlamak için mi? Eğer amaç birincisiyse, sözlü tartışma, süreç değerlendirmesi, bir konuyu adım adım çalışma bu amaca yazılı ödevden çok daha iyi hizmet etmez mi?
Yapay zeka, sonuç yerine sürece odaklanmayı zorunlu kılıyor. Bu zorunluluk, iyi bir zorunluluk. Çünkü zaten öğrenme sonuçta değil süreçte olur. Bir öğrencinin ne bildiğinden çok nasıl düşündüğü, hangi soruyu içselleştirip peşinden gittiği, yanlış gittiğinde nasıl düzelttiği — bunlar değerlendirmenin asıl nesnesi olması gerekirdi. Yapay zeka bu dönüşümü zorla dayatıyor. Dayatma biçimi sorunlu olsa da, içerik doğru.
Türkiye'de bu dönüşüm hem fırsat hem de risk. Fırsat: kaynaksız bölgelerdeki öğrenciler için erişim imkânı. Risk: zaten zayıf olan eleştirel düşünme alışkanlıklarının daha da zayıflaması. Bu ikisinin dengesini kurmak, araç politikasıyla değil, öğretim kültürüyle ilgili. Araç yasaklanabilir ama gerçek değişmez. Araç öğretilmeden bırakılırsa, zararlı kullanım öğrencinin kendi keşfine kalır. Tek makul yol: yapay zekayı bizzat sorgulama ortamına dahil etmek, öğrencinin hem kullanan hem sorgulayan pozisyona gelmesini sağlamak.
7. BAŞKA TÜRLÜ MÜMKÜN MÜ?
Altı yazıdır şunu anlattık: üniversite bin yıl önce belirli bir işlev için kuruldu, o işlev değişti ama kurum değişmedi; araştırma ile öğretim birbirinden koptu; diploma öğrenmeden ayrıştı; soru soran zihinler ödüllendirilmek yerine çoğu zaman tehdit gördü; yapay zeka eski tartışmalara yeni bir boyut ekledi. Ve bunların hepsini Türkiye kendi özgün koşullarıyla yaşadı: aşırı merkezileşme, hız, siyasi müdahale, akademik özgürlük kayıpları.
Şimdi soru: bu tablodan çıkış var mı? Mümkün mü farklı bir şey?
İlk söylenmesi gereken şey şu: mevcut sistemi tek bir reform önlemiyle dönüştürmek mümkün değil. Sistemden yararlanan çok sayıda aktör var. Üniversite sınavı hazırlık sektörü. Kadrosunu yönetim bağlantılarıyla koruyan akademisyenler. Kalite yerine büyümeyi tercih eden üniversite yönetimleri. Diploma şişirmesinden yararlanan işverenler. Bunları görmeden reform hayâl kurmaktan öteye geçemez. Değişime direniş kötü niyetten değil, rasyonelden geliyor: mevcut düzenden yararlananlar onu korumak için davranıyor.
O zaman ne yapılabilir? İki ayrı hat var: mevcut sistemi içeriden iyileştirmek ve dışarıda farklı bir şey kurmak. İkisi birbirini dışlamıyor.
İçeriden yapılabilecekler somut. Üniversite yönetiminin akademik meşruiyete dayanması — bu formalite değil, kurumun kimliğiyle ilgili bir meseledir. Bir kurumun başındaki kişi o kurumun akademik topluluğunca benimsenmiyorsa, kurumun içi çürüyor. Merkezi denetim eğiliminin azaltılması; üniversitelerin en azından müfredat, kadro ve araştırma öncelikleri konusunda kendi kararlarını alabiliyor olması gerekiyor. Güvencesiz istihdamın sistematik olarak azaltılması, böylece dersini veren insanların aynı zamanda araştıran ve gelişen insanlar olabilmesi. Ve belki en zor adım: tek sınava olan bağımlılığı kırmak. Farklı giriş yolları, farklı değerlendirme biçimleri. Bu, sınavı kaldırmak değil; tekeli kırmak.
Ama bu son adım için bir ön koşul var: üniversiteler arasındaki kalite uçurumunun ciddiye alınması. Eşit nitelikte kurumlar olmadan çeşitlendirilmiş giriş sistemi, prestijli kurumlara yeni ayrıcalık kanalları açmaktan başka bir işe yaramaz. Reformun sırası önemli.
Dışarıda farklı bir şey kurmak, belki daha heyecan verici kısım. Türkiye'de mevcut sistemin boşluklarını dolduran, farklı mantıkla çalışan küçük ve esnek yapılar kurulabilir. Bunların modeli var: dünya tarihinde küçük, bürokratik yükü minimuma indirilmiş, araştırma ile karşılaşmayı ön plana alan platformlar başarılı örnekler verdi. Sabit küçük bir çekirdek, değişen araştırmacılar, öğrenciler, ziyaretçiler. Sınır değil karşılaşma; hiyerarşi değil eşler arası çalışma.
Bunun Türkiye'de ne anlama gelebileceğini somutlaştıralım. Kıyıda küçük bir kasabada — tarih fiziksel olarak görünür olan, büyük şehrin hızından uzak, ölçeği küçük bir yerde — bir oluşum düşünün. On beş, belki yirmi araştırmacı ve öğrenci bir arada. Lisans, yüksek lisans, doktora ayrımı yok — ya da yok sayılıyor. Hoca-öğrenci hiyerarşisi minimum. Herkes hem araştırıyor hem öğreniyor hem öğretiyor. Diploma isteğe bağlı. Öğrencilerin büyük çoğunluğu burslu — yalnızca öğrenim ücreti değil, yaşam giderleri de karşılanmış.
Bu kulağa ütopya gibi geliyor. Değil. Tarihte benzer girişimler oldu ve çalıştı. Çalışmasının koşulları var: küçük olmak şart — büyüdükçe bürokrasi giriyor, esneklik kayboluyor. Ağ kurmak şart — bu küçük yapının değeri, bağlandığı uluslararası araştırma ortamlarından da geliyor. Eşitlikçi olmak şart — bu tür alternatif yapıların tarihi gösteriyor ki, olanaklar genellikle zaten avantajlı olanlara akıyor; tasarım bu eğilimi baştan kırmak zorunda.
Türkiye'de mevcut yasal çerçeve bu tür yapıları güçleştiriyor. Vakıf üniversitesi statüsü kısıtlayıcı; en az üç fakülte, belirli sayıda kadro gibi koşullar, küçük ve esnek yapıları mümkün kılmıyor. Ama bu engellerle farklı hukuki biçimler, uluslararası ortaklıklar ve yaratıcı finansman modelleriyle başa çıkmak mümkün. Sorun yasanın izin vermemesi değil, iradeyle hayâl gücünün buluşmasını gerektirmesi.
Son olarak şunu söylemek gerekiyor: bu kurumun gerekliliğini tartışmak artık yeterli değil. Gerekliliği görmek kolay; başlamayı göze almak zor. Bin yıllık bir kurumun sorunlarını saymak için yedi yazı yeterli. Yeni bir şey kurmak için farklı bir cesaret gerekiyor: mevcut olanın gölgesinde değil, ondan öğrenerek ama onun dışında durmak.
Üniversite dokuz yüz küsur yıldır ayakta. Her çağda o çağın ihtiyacına biçim verdi. Şimdi yeni bir biçime ihtiyaç var. Bu biçim var olanın küçük versiyonu değil; farklı mantıkla, farklı ölçekte, farklı önceliklerle kurulan yapılar olacak. Sorun bunların mümkün olup olmadığı değil. Sorun şu: mevcut sistemden yararlananlar değişmesini istemiyor, değişmesini isteyenler ise çoğu zaman sistemi değiştirmeye yetecek kadar sabırsız ya da cesaretsiz. Aradaki boşluğu doldurmak, yalnızca iyi fikir değil, irade istiyor. Başlamayı göze almak. İşte bir öneri:
ŞEHRİN KENDİSİ BİR KAMPÜS
Şehir dışı kampüs fikri, büyük üniversitenin kötü bir taklididir. Büyük üniversite şehrin içindedir, ya da şehir zamanla kampüsün etrafında büyümüştür; aralarında bir alışveriş, bir sürtünme, bir gerilim vardır. Şehir dışı kampüs ise bu sürtünmeden kaçmaya çalışır ve kaçarken hem şehri hem araştırmayı kaybeder. Beton yollar, aynı yönde akan öğrenciler, rüzgârda sallanan rektörlük flamaları. Topluluk değil, kalabalık.
Burada söz ettiğimiz yapı farklı bir şeyin içindedir: küçük bir kıyı kasabası. İsmi önemli değil. Ama özellikleri önemli.
Önce fiziksel çevre. Kasabada yüzlerce yıllık taş yapılar var; bunlar yalnızca manzara değil, okunabilir kalıntılar, miras. Mimarisi birden fazla dili konuşuyor, birden fazla toplumun izini taşıyor. Araştırmacı sabah sokağa çıktığında tarih karşısına bir soru olarak geliyor, ilişkiler ağı da. Bu, öğretim programına yazılamaz; ama zihin üzerindeki etkisi, en iyi tasarlanmış seminer odasının etkisinden derin, bu kesin.
Sonra ölçek. Kasabada herkes birbirini görür. Araştırmacılar, öğrenciler, balıkçılar, fırıncılar, esnaf — aynı çarşıda, aynı iskele kenarında. Büyük şehirde akademisyen akademik ortamın içine kapanır; toplumla ilişkisi proje ödeneğiyle ya da basın açıklamasıyla ölçülür. Küçük yerde bu kapanma mümkün değildir, kaçış yolu yoktur. Bu zorunluluk, düşünceyi canlı tutar.
Ve tempo. Büyük şehrin hızı araştırmanın doğal düşmanıdır. Büyük kentte zaman parçalıdır: toplantılar, ulaşım, gürültü, görünürlük baskısı. Kasabada zaman çekilir; sabah ile öğle arasına bir şey sığar. Bu sığma, göründüğünden önemlidir. Araştırma, dakikalarla değil saatlerle büyür.
RAKAMLAR NEYİ SÖYLÜYOR
Kasabada olmak romantik bir tercih değildir. Mali bir tercihtir. Ve bu mali farkı görmezden gelmek, yapıyı ciddiye almamak demektir. Ve bunu, bugün Türkiye’de en iyi Nesin Vakfı Şirince Matematik Köyü yapıyor (reklam değil, gerçek).
İstanbul'da yaşayan bir araştırma öğrencisi düzenli, sade bir hayat için ayda kırk beş ila elli bin liraya ihtiyaç duyuyor: kira yirmi bin, yemek on bin, ulaşım beş bin, diğer giderler on bin. Kıyı kasabasında aynı öğrenci, aynı sadelikle yirmi iki ila yirmi beş bin liraya yaşayabilir: kira sekiz ila on iki bin, yemek yedi bin (yerel pazar, zeytinyağlı mutfak), ulaşım yok denecek kadar az. Burs miktarı yarıya iniyor. On iki burslu öğrenci üzerinden bu fark yılda yaklaşık iki buçuk ila üç milyon liraya karşılık geliyor.
Mekan gideri daha çarpıcı. İstanbul'da dört yüz metrekare işlevsel bir yapı — çalışma odaları, kütüphane, seminer salonu — Beyoğlu ya da Kadıköy'de aylık beş yüz ila altı yüz bin liraya kiralanıyor. Aynı büyüklükte, çok daha iyi koşullarda tarihi bir taş yapı kıyı kasabasında seksen ila yüz yirmi bin liraya bulunuyor. Yıllık fark dört milyon lira ile beş milyon lira arasında.
Yalnızca bu iki kalem — öğrenci bursları ve mekan — kasabada olmak sayesinde yılda altı buçuk ila sekiz milyon lira tasarruf sağlıyor; aşağıdaki tablonun yarısına yakın bir rakam. Başka türlü söylenirse: kasabayı seçmek, bütçenin yarısını araştırmaya ve insana yatırmak demek; büyük şehri seçmek, o paranın yarısını duvarlara ve ulaşıma vermek demek.
Şehir dışı kampüsle karşılaştırma daha da belirgin. Büyük üniversitelerin şehir dışında kurduğu yerleşkelerde arazi, altyapı, güvenlik, servis ve taşıma giderleri bir bütçenin büyük bölümünü yiyor. Bu yapı ise zaten var olan kasabayı kullanıyor: yollar var, su var, elektrik var, çarşı var, liman var. Hiçbir şey inşa edilmek zorunda değil; yalnızca var olana dahil olmak yeterli.
Gider kalemi | Büyükşehir (İstanbul) | Küçük kasaba (Şirince modeli) | |
Barınma (3 kişi paylaşımlı) | 18.750 TL | 9.000 TL | ¹ |
Gıda (market + dışarı) | 5.870 TL | 2.500 TL | |
Ulaşım | 700 TL | 200 TL | ² |
Faturalar (telefon dahil) | 1.050 TL | 600 TL | |
Kültür / sosyal | 800 TL | 500 TL | |
Kırtasiye | 330 TL | 300 TL | |
AYLIK TOPLAM | 27.500 TL | 13.100 TL | |
Yıllık tasarruf (kasaba – İstanbul) | 173.000 TL |
KAMPÜS DEĞİL KARŞILAŞMA
Şehir dışı kampüsün çözemediği asıl sorun şudur: topluluk tasarlanamaz, yalnızca olabilir. Mimar yapıyı çizer, ama insanların akşam yemeğinde neden o soruyu sormaya devam ettiğini çizemez. Tasarlanmış ortak alanlar çoğu zaman boş kalır; tasarlanmamış bir iskele kenarı dolar.
Kasabada bu sorun yoktur. İskele zaten oradadır. Kahve, çarşı zaten oradadır. Sabah ekmeğini alan araştırmacı aynı fırında öğrencisiyle karşılaşır; bu karşılaşma hiçbir seminer odasında kurgulanamaz. Hasat mevsimi gelince kasabanın ritmi değişir; bu ritim, çalışmanın içine sızar. Deniz ya da dağ görünür; hava değişir; yılın döngüsü hissedilir. Bunlar soyut konfor değil: saatin nasıl geçtiğini, zamanın nasıl şekillendiğini değiştirir. Ve araştırma, zamanla yapılan bir şeydir.
Büyük şehirdeki araştırmacı meslektaşıyla elektronik posta yoluyla iletişim kurar; küçük kasabadaki araştırmacı kapısını çalar ya da yolda karşılaşır. Bu fark küçük görünür; değildir. Gerçek entelektüel alışveriş anlık sorularda, yarım kalan cümlelerde, birinin masasından geçerken gördüğü açık kitapta başlar. Bunlar kurgulanamaz; yalnızca mümkün kılınabilir. Küçük ölçek bu olanağı mümkün kılıyor.
Bir de şu var: uluslararası misafir araştırmacı için kasaba, büyük şehrin sıradanlığına karşı gerçek bir çekim noktası. Berlin'den, Paris'ten, Tokyo'dan gelen biri İstanbul'da on tane benzeri olan bir konferans salonuna değil, Ege'nin kıyısında, zeytinlikler içinde, başka türlü çalışılabilecek bir yere gelmek ister. Küçük yapının uluslararası çekiciliği, paradoks gibi görünse de, büyük kurumların beceremediği bir şeydir: özgünlük. Ve özgünlük, akademik dünyada da bir değerdir.
Yeniden Rakamlar: Güncellenmiş Tablo
Kasabanın olanaklarını hesaba katarak, maliyet tablosunu gözden geçirelim. Rakamlar 2025–2026 Türkiye koşullarına göredir; kur olarak 1 ABD doları = 38 TL baz alınmıştır.
Kalem | Yıllık (TL) | Yıllık (USD, 1$=38 TL) |
Çekirdek araştırmacılar — 4 kişi, brüt | 5.760.000 | ~152.000 |
Araştırma öğrencisi bursu — 12 kişi × 24.000 TL/ay | 3.456.000 | ~91.000 |
Misafir araştırmacılar — yılda 6 kişi, ort. 3 ay | 720.000 | ~19.000 |
Mekan — kira ve bakım | 1.200.000 | ~32.000 |
Kütüphane ve akademik kaynaklar | 540.000 | ~14.000 |
İdari koordinatör — 1 kişi | 600.000 | ~16.000 |
Etkinlik, davet, yayın | 480.000 | ~13.000 |
Beklenmeyen giderler (%10) | 1.276.000 | ~34.000 |
Toplam | ~14.032.000 | ~370.000 |
İstanbul'da kurulmuş olsaydı bu yapı: yalnızca mekan ve öğrenci bursları kalemi yedi ila sekiz milyon lira daha pahalıya gelirdi. Yani kasabada olmak bu yapıyı mümkün kılan koşulların biridir. Romantizm değil, aritmetik.
Kişi başı yıllık maliyet — otuz dört kişilik topluluk için — yaklaşık dörtyüz yirmi bin lira, ya da on bir bin dolar. Bir vakıf üniversitesinde bir yıllık öğrenim ücreti kadar. Fark şu: bu rakam öğrenciden alınmıyor, öğrenciye veriliyor; ve karşılığında öğrenci beş yüz kişilik amfide oturmuyor.
Schwab'ın kitabı 443 sayfa ve dünyayı değiştirmek istiyor. Bu yapı ise bir kasabada, bir taş yapıda, otuzu aşmayan insanla başlıyor. Hangisinin daha büyük bir şeyi değiştirme ihtimali taşıdığı, soruyu sorana bırakılabilir.
İTİRAZLARA CEVAP
Bu yazı yayımlanmadan önce de, yayımlandıktan sonra da aynı itirazlar gelecek. Bir kısmı siyasi, bir kısmı pratik, bir kısmı içtenlikle kuşkucu. Hepsini ciddiye almak gerekiyor; ama ciddiye almak, hepsini haklı bulmak anlamına gelmiyor.
En sık gelen itiraz şu: bu tür küçük yapılar, zaten avantajlı olanların kaçış kapısıdır. Kamusal sistemi onarmak yerine ondan çıkış arıyorsunuz. Bu itiraz güçlü. Ve kısmen doğru. Bursu kazanabilecek öğrenci profili, büyük olasılıkla belirli ağlardan, belirli okullardan geliyor. Bunu görmezden gelmek safdillik olur. Ama şu da doğru: kamusal sistemi onarmak ile dışarıda farklı bir şey kurmak birbirini dışlamıyor. Biri yapılmadan öteki durmak zorunda değil. Asıl soru şu: bu yapı tasarım düzeyinde eşitsizliği mümkün olduğunca kırmak için ne yapıyor? Coğrafi kota mı, köken bazlı seçim mi, burs kapsamının genişliği mi — bunlar tartışılabilir, tartışılmalı. Eleştiri doğru; ama eleştiriden yapıyı kapatmak değil, daha iyi tasarlamak çıkar.
Diploma isteğe bağlı demek gerçeklikten kopuk olmak demek, deniyor. İnsanlar diplomasız iş bulamıyor. Bu da doğru. Ama şunu sormak gerekiyor: bu yapının mezunu diploma istemeyeceği için mi çalışamayacak, yoksa başka yollardan mı geçecek? Tarih bu soruya somut cevaplar veriyor: küçük, araştırma yoğun yapılardan çıkan insanlar çoğu zaman o diplomayı başka kurumlardan tamamlıyor ya da iş dünyası onları farklı kanallardan tanıyor. Diploma barajını kaldırmak iddiasında değiliz; o barajı tek ve mutlak kapı olmaktan çıkarmak istiyoruz. Bu fark küçük görünür, değildir.
Uluslararası ağ kurmak, uluslararası misafir çekmek — bu da bir tür küreselcilik değil mi, deniyor. Evet. Ama küreselciliğin iki türü var. Biri yerel gerçeği görmezden gelen, her şeyi Cenevre'den yazan türü. Öteki yerel gerçeği merkeze alırken dışarıyla hesaplaşmayı reddemeyen türü. Bu yapı ikincisini savunuyor. Burada yapılan araştırma Türkiye'nin sorunlarını, tarihini, dilini, coğrafyasını biliyor; ama başka yerlerden gelen araştırmacıyla sürtünmeyi de kesiyor. Kapalı kalmak çözüm değil; bağlanma biçimi meselesi.
Denetim yok, akreditasyon yok, hesap verebilirlik nasıl sağlanacak, deniyor. Bu en pratik itiraz ve en az romantik cevabı hak ediyor. Hesap verebilirlik olmadan hiçbir yapı beş yılı geçemez; geçse bile içi oyulur. Bunun yanıtı şu: şeffaf yayın, açık veri, yıllık bağımsız değerlendirme — bunlar devlet denetiminin yokluğunda bile mümkün ve zorunlu. Uluslararası ortaklıklar bu işlevi kısmen üstlenebilir. Ama şunu da söylemek gerekiyor: bugünkü devlet denetimi kaliteyi güvence altına almıyor. İki yüzü aşkın üniversite aynı YÖK çatısı altında, ama aralarındaki kalite farkı herkesin gözünde. Denetim şart; ama mevcut denetim mekanizması kalite üretmiyor.
Piyasa bunu zaten yapıyor, deniyor — çevrimiçi platformlar, danışmanlık ağları. Bu itiraz yanlış. Piyasa ölçekle çalışır; ölçek içeriği standartlaştırır, standartlaşma derinliği eritir. Çevrimiçi platform binlerce kişiye ulaşır ama kimseyle on beş dakika oturup neden yanıldığını konuşamaz. Araştırmanın özü münferit, tekrarlayan, meşakkatli karşılaşmadır. Bunu piyasa üretmiyor, çünkü kârlı değil. Tam da bu yüzden başka bir finansman mantığı gerekiyor.
En derine işleyen itiraz şu: iyi niyetle başlayan her küçük yapı zamanla büyür ya da ölür; büyüyünce de kaçtığı şeye, karşıtına dönüşür. Bu tarihe bakınca doğru. Ve bu yapının da aynı tehlikeyle yüzleşeceği kesin. Ama tehlikeyi önceden görmek, tehlikeyi tasarıma yazmak mümkün. Büyüme baskısını reddetmek bir ilke olarak kuruluşa işlenebilir: azami katılımcı sayısı, kurumsal büyüme yasağı, çoğalmak yerine bağlanmak — yani ikinci bir yapı açmak yerine başka yapılarla ağ kurmak. Bu garantiyi kimse veremez. Ama garantisizlik, denememeyi gerektirmiyor.
Tüm bu itirazların kesiştiği ortak bir damar var: güvensizlik. Sisteme güvensizlik, yeni yapılara güvensizlik, niyete güvensizlik. Bu güvensizlik duygusu temelsiz değil. Türkiye'de iyi niyetle başlayan pek çok proje zamanla başka bir şeye dönüştü; devlet eliyle, siyaset eliyle, para eliyle. Bunu bilerek konuşuyoruz. Ama güvensizlik haklı bir duygudur; hareketsizlik için meşru bir gerekçe değildir. Mevcut sistemin ürettiği zarar görünür, ölçülebilir, büyüyor. Alternatifin riski ise henüz gerçekleşmemiş, önlenebilir.
Son olarak şunu söylemek gerekiyor. Bu yazı bir proje tanıtımı değil. Bir analiz: böyle bir şey mümkün mü, mali olarak gerçekçi mi, tarihsel örnekleri var mı? Bunlara evet dedik ve gerekçelendirdik. Geri kalan, başlamayı göze alanların işi. O iş bu satırların dışında. Ya da şöyle sorabiliriz: Vakıf ya davlet, üniversite kuranlar, niye bunları düşünmez? Düşünürse, niye denemez? Nedir engel?
MİNİMUM DOĞRULAR
Bütün itirazlar farklı yönlerden geliyor. Ama hepsinin altında aynı zemin var. O zemini bulmak mümkün — ve belki oradan başlamak gerekiyor.
Birincisi: mevcut sistem çalışmıyor. Bunu siyasi görüş fark etmeksizin herkes kabul ediyor. Diplomanın öğrenmeyi garanti etmediğini, mezun sayısı artarken niteliğin artmadığını, tek sınava kilitlenmiş bir sistemin milyonları yorduğunu kimse inkâr etmiyor. Bu başlangıç noktası, herkes için ortak.
İkincisi: gerçek öğrenme büyük salonda olmuyor. Bunu sağcı da söylüyor, solcu da, eğitimci de, işveren de. Üç yüz kişilik amfide gerçek bir ilişki kurulmuyor; kurulmayınca öğrenme de gerçekleşmiyor. Pedagojik bir saptama, ideolojik değil.
Üçüncüsü: harcanan paranın nereye gittiği görülmeli. Bu devletin de talebi, vakfın da, bağışçının da, vergi mükellefinin de. Hesap verebilirlik biçimi tartışılır; talebin kendisi evrensel.
Dördüncüsü: içindeki insanların orada olmayı istemesi şart. Zorunlulukla gelen öğrenci, güvencesizlikle derse giren öğretim görevlisi, siyasi atanmış yönetici — bunlar hiçbir modelde işe yaramaz. İnsan faktörü tasarımın dışına çıkmaz; bunu kimse reddetmiyor.
Beşincisi: büyümek her zaman iyi değildir. İki yüzü aşkın üniversite bunun en somut kanıtı. Sayı büyüdü, kalite büyümedi. Ölçek ile nitelik arasındaki gerilim gerçek; inkâr etmek değil yönetmek gerekiyor.
Bu beş önermenin hiçbirini savunmak için belirli bir siyasi kimliğe ihtiyaç yok. Bunlar asgari, tartışmasız, herkesin görebileceği doğrular. Geri kalan — bu zeminle ne yapılacağı — bir irade meselesi. İrade ise her zaman tartışmalıdır; bu yazı da oraya karışmıyor. Vesselam.
*Prof. Dr. Levent Yılmaz, tarihçi ve yazar.
