Prof. Dr. İshak Torun, Osmanlı döneminde ortaya çıkan ve daha sonra Cumhuriyet’le birlikte Türkiye’de de yerleşik olarak karşılık bulan ümmet, millet ve ulus kavramlarına ilişkin tartışmaları ele alıyor.
Ümmetçilik, siyasal İslamcılığın belki en ayırt edici vasfıdır: Dışarıda Müslüman olan devletlerin ittifakı, içeride ise dini alt kimliklerin ümmet paydası altında toplumlaşması / milletleşmesi demek. İslamcılık, Müslüman devletlerin emperyalist Batı’ya karşı ittifak etmesi ihtiyacıyla, dış politik sebeplerle, 1860’larda, Osmanlı İstanbul’unda ortaya çıktı.
Siyaset, geleneksel dönem Müslüman toplumlarında asabiye ve saltanat esaslarına göre işlemekteydi. Bu düzenin ümit kırıcı hikâyesini İbn-i Haldun yapmıştır. İçeride asabiyeler arası, dışarıda ise emirlikler arası hasmane rekabet söz konusuydu. Asabiyesi güçlü olan kabile iktidar / devlet olmaya yönelir. Devlet olduktan sonra da yanı başındaki diğer emirliklere saldırmaya başlar. Bu yıkıcı rekabet sadece iç istikrarsızlığa değil, aynı zamanda dış tehditlere de davetiye çıkarıyordu. Haldun, istikrarsızlığa olan tepkiyle güçlü merkezi saltanat rejimlerine taraftar oldu. Haldun’un hayallerini bir nevi Osmanlı gerçekleştirdi. Osmanlı refah yönlü iktisat politikası, müsadere, devşirme ve tımar sistemiyle merkez kaç güçlerini sınırlandırdı. Merkezileştirerek elde ettiği zor gücüyle de dış düşmanlarını alt etti. Osmanlı’nın egemen olduğu her yer böylelikle istikrar kazandı.
Yavuz Sultan Selimin içeride veya dışarıda halletmediği baba, kardeş, zengin, ağa, bey, sultan kalmadı. Onun iktidarının şiddeti sayesinde İslam birliği sağlandı. Bu şekilde Müslüman dünyası istikrara kavuştu. Mukaddes hac yolculuğu keyifli ve güvenli hale geldi. Ama Osmanlı İslami siyasal doktrininin veya otantik İslami siyasal geleneğinin değil, aksine Bizans ve Sasani devlet geleneğinin mü’minleşmiş senteziydi. Bu sistemi Fatih Sultan Mehmet kurmuştu. Sasani ve Bizans devlet geleneğini müminleştirerek yeniden yapılandırmıştı. Ne var ki bu model Batılı toplumların kapitalistleşmesiyle işlevini kaybetti. Bunun bedbin hikâyesini ise karşı takım holiganlığıyla İnkilap Tarihi hocaları yaptı ve yapmaya devam ediyor.
Osmanlı, kapitalist dünyanın meydan okumasıyla baş edemedi. Kendisi ve nüfuzu altındaki devletler Batı’nın yıkıcı gücüne karşı ayakta duramadı. Öte yandan kapitalizmin başarısı bütünüyle merkantilist politikalara indirgenemez. Nitekim merkantilist politikalarla abat olan İspanya ve Portekiz güçlüler arasında kalamadı. Çünkü modernliğin ayırıcı vasfı rasyonelliktir. Rasyonellik ticareti rasyonelleştirdiği gibi devletleri de rasyonelleştirdi. Kapitalist devletler geleneksel dünyaya sırf zor gücüyle siyasal hegemonya kurmadılar. Geleneksel toplumlarda var olan kabile asabiyesini işlettiler. Kabileler arası tefrika ateşini de onlar yakmadı. Onlar var olan asabiye ateşine sadece benzin döktüler. Böylece etnik, dinsel, mezhepsel ve bölgesel asabiyeler birbirine düştü. Asabiye kavgasında naif ve zaif şekilde ayakta kalabilenleri de bir tokatla yıkıverdiler.
İslamcılık tam da betimlenen asabiyeciliğe tepki olarak, modern millet üst kimliğine özentiyle ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda ümmetçilik modern millet olgusunun dindar versiyonundan başka bir şey değildir. Gerçi ümmetçilik Osmanlı devletinde bir siyasal ülkü olarak vardı. Devlet, Sünni Müslümanların devletiydi. Ama bu devlet katında, siyasal elitleri bağlayan ahlaki bir ilkeydi. Topluma sirayet etmemişti. Sosyolojik gerçekliği yoktu. Toplum etnik, dini ve bölgesel cemaat kompartımanları halinde birbirinden yalıtılmış halde yaşamaktaydı. Seküler millet yaratmak isteyen Cumhuriyet’in siyasal elitleri Osmanlı’nın ümmetçi devlet geleneğini sekülerleştirerek kullandılar. Bu ilke, ulusalcı Kemalistler ile Türk milliyetçileri nezdinde üniter devlet olarak ifadesini buldu. Vatanı, milleti ve devletiyle bir olma ülküsü ulusalcılık ve milliyetçilik olarak şekillendi. Aslında bu ümmetçilik fikriyatının da gereğiydi. Yani ümmetçilik gerçeklik düzleminde milliyetçilik ve ulusalcılıkla aynı anlama gelmektedir.
Siyasal ve kültürel İslamcılar kamusal alana çıktıklarında kabile asabiyesi yüzünden büyük toplumla ittifak etmeyi başaramadılar. Kendi aralarında yıkıcı rekabete girdiler. 15 Temmuz Bağiliğinin temelinde bile bu vardır. Bir ideal ve ülkü olarak ümmetçiliği savundular, ama kamusal alana katıldıklarında asabiyeci davrandılar. Sosyal benliklerini şekillendiren asabiye, idealize ettikleri ümmetçi benliklerine baskın çıktı.
İslamcıların iç gruplarında hilafete, şuraya, adalete ve liyakete yer yok. Bütün ilişkiler saltanat ve ataerkilliğe göre şekilleniyor. Asabiyecilik ve saltanatçılık sosyalleşmeyle yeni nesle aktarılıyor. Ümmet, şura, emaneti ehline vermek, liyakat, beytülmal gibi ilkeler ise ancak retorikleri süslüyor. İslamcılar kamusal alana katıldıklarında “millet içinde millet devlet içinde devlet” olmaya yöneliyorlar. Kamusal makam ve imkânları ganimet olarak addediyorlar.
Gerçeklik düzleminde Kemalist ulusalcılar ile Türk milliyetçileri İslamcılardan daha ümmetçidir. İtikat ve ideal olarak değil, ama fiilen böyledir. Bunu anlamak için kişinin grupsal çıkarlarıyla kamusal çıkarlar çatıştığında kimin nasıl davrandığına bakılmalıdır. İslamcılar ümmetçiliği realize etmek yerine kabile asabiyesini realize ettiler. İslamcılığın demokrasi (şura), hukuk devleti( şeriat), liyakat (emaneti ehline vermek), kamusal yarar (beytülmal) gibi diğer ülküleri bu ülkeye gelirse, bu, İslamcılar eliyle gelmeyecektir! Çünkü saltanatla, tahakkümle, kabile tarafgirliğiyle, ataerkillikle, akıl ve ilim düşmanlığıyla beslenen bir habitustan başka bir şey beklenemez! Ortalama bin metre yükseklikteki bozkırlarda portakal ağacı yetişecek değildi ya!
