Felsefeci ve yazar Sadettin Elibol, günümüzde kiminin çağın teknolojisi kiminin geleceğin tehdidi dediği yapay zekayı yazdı. Yapay zekanın ‘İnsanın özelliğini parçaladığını’ söyleyen Elibol, düşünme, niyetlenme, seçme, gerçekleştirme, sorumluluk vb. niteliklerin algoritmalarca yönlendirildiğini, böylece kendisiyle ilişkisinin bile değiştiğini belirtiyor.
1960’ların sonlarında Sibernetik üzerine ilk Türkçe metinlerin yazarı Toygar Akman’a (1927 – 2011) saygıyla…
Günümüz Türkiye’sinde yapay zekâ üzerine yazanların ve konuşanların giderek çoğaldığı görülüyor.
Bu sınırlı ve telegrafik metinde, konuya insan felsefesi zemininde bakılması deneniyor.
İnsan, bilindiği gibi farklı özellikleriyle tanımlanır; bunlardan biri de “alet yapan varlık (homo faber)” oluşudur. O, bu niteliğiyle (de) diğer varlık sferlerinden ayrılır.
Onun bu özelliği, türünün -neredeyse- yeryüzünde varoluşuyla başlar ve gelişir.
İşte bu nedenle, insanlığın tarihi, -bir ölçüde de olsa-, onun anılan özelliğine bakılarak da anlaşılabilir.
Tarihin bu boyutunda da zaman zaman duraklamalar ve çöküşler olsa da birikimsel (kümülatif) denebilecek bir ilerleme olduğu söylenebilir.
KÜLTÜR VE TEKNİK
Teknoloji tarihi gösteriyor ki, bilimin ortaya çıkışı ve gelişimi bu alanda büyük başarılara zemin hazırlanmıştır.
Bilimsel bilgi, bu zeminde -giderek- teknik üretimin aracı haline gelmiştir. Yalnız, elde edilen başarılar(da) bilimsel çalışmaları hızlandırıcı bir işlev görmüştür.
“Bilim öncesi” olarak nitelenen bu uzun dönemde teknik araç-gereçler kültürün önünde değil içindedir. Orada, söz konusu olan şeyler, insan-insan ve insan-doğa ilişkisinde kullanılan basit araç-gereçlerdir.
Araç gereçlerin basitliği nedeniyle, insan, etkilenen/dönüşen değil; tam aksine salt kullanan durumundadır, daha açıkçası eserine hakimdir.
Söylemek bile fazla: Teknik araç-gereçlerin bu niteliği nedeniyle insan (dolayısıyla yaşam) doğayla uyumludur.
BİLİM VE TEKNİK
Bilimin gelişimiyle birlikte eski dönemin basit-araç gereçleri geride kalmış; daha karmaşık, daha nitelikli ve daha işlevsel olanlar üretilmiştir.
Kültür, bu dönemde teknolojik gelişimin gerisine düşmüştür. İnsan, artık eserinin ardındadır.
Bu gelişmenin, insanı anlama konusunda görece birtakım imkanlar yarattığı söylenebilir. Evet ama, aynı gelişme sorun yaratma aracı olarak da kullanılmıştır.
Öncelikle kapitalist ekonomiler, ideal (yüksek) değerlerden uzak oldukları için teknolojik birikimi kullanarak devasa sorunlar yaratmıştır: Derin sınıfsal çelişki, iklim krizi, enerji çatışmaları, çevre kirliliği, su yoksulluğu, sınır aşan göçler, kitlesel hastalıklar, ölümler, savaşlar vb.
NEOLİBERAL VİRÜS
Uzun zamandır bu ve benzeri (ikincil) sorunların boyutlarını ve olası sonuçlarını serimleyen çok ciddi çalışmalar yapılıyor; dikkatlere sunuluyor.
Ne yazık ki bu çalışmalar, öncelikle kapitalist-emperyalist hegemonyanın sözcüsü neoliberal ideologlar ile zihinleri liberal virüsle kirlenmiş, daha açıkçası iğfal edilmiş kimileri tarafından “felaketçilik” olarak nitelenebiliyor.
Söz konusu hegemonyanın şöyle ya da böyle işbirlikçisi politik iktidarların çoğunluğu da sınırsız bir utanmazlıkla uyarı niteliğindeki bu açıklamalara karşın insanlık düşmanı uygulamalarını pervasızca sürdürmeye çalışabiliyor.
YENİ TEKNOLOJİ
İşte bu koşullarda, epeydir anlatılan ve tanıtılan yeni bir teknik başarı örneği var artık: Yapay Zekâ!
Tekrarlamak pahasına söyleyelim: Başarının gerisinde hem bilimsel bilgi hem teknik birikim hem de kapitalist formasyonun doymak bilmez hırsı vardır. (İlk ikisi ön koşul, üçüncüsü yeter koşul olarak anlaşılmalıdır.)
Açık kaynaklarda veriler paylaşılıyor. Başta Amerika Birleşik Devletleri ve Çin olmak üzere belli merkezlerde büyük miktarlarda su ve enerji tüketerek çalışabilen komplekslere akıl almaz mali kaynaklar harcanmaktadır.
Şimdiden, ulaşılan başarının kullanılan kaynaklarla orantılı olduğu söylenebilir. Daha fazla kaynakla ve çalışmayla başarının ilerletilebileceği de çok açıktır.
İMKANLAR VE SORULAR
Farklı merkezlerin tikel başarıları birleştirilerek “genel bir yapay zekâ” oluşturmak mümkün olabilecektir.
Son birkaç yılda gösterilen başarının yarattığı imkanları serimleyen “anlatıcı”dan geçilmiyor. Özellikle; eğitimden sağlığa, yargıdan spora, istihdamdan sanata, neredeyse bütün alanlarda kullanımıyla bireyler için inanılmaz ölçüde “boş zaman” yaratacağı vurgulanıyor.
Tam da bu nedenle, insanların kendilerini daha kolay ve daha rahat gerçekleştirebileceği öne sürülüyor.
Ancak bu sunumun açık ve seçik olarak yanıtlayamadığı iki soru gündemdedir:
Birincisi, yerküre nüfusunun kahir ekseriyeti hayatını neyle ve nasıl idame ettirecektir? Sürdürülebilir yaşam nasıl mümkün olabilecektir?
İkincisi, bütün kişisel ve toplumsal veriler (bilgiler) tek merkezde (süper zekâda) toplanınca söz konusu çoğunluk bir avuç “elit”in insafına (!) terk edilmiş olmayacak mıdır?
Birincil nitelikli bu sorulardan ikincil olanlar da çıkarsanabilir kuşkusuz; O bir avuç “elit” öncülüğündeki örgütlü sermaye evrensel bir totaliter yönetim inşa edemez mi? Bunu “başardığında” nüfus çoğunluğu yurttaş birey olmaktan çıkarılıp biçimsiz (amorf) yığışıma, ahaliye dönüştürülerek sürüleştirilemez mi?
Aynı inşa, çoğunluğu değil ama “başarı”nın sahiplerini daha da canavarlaştırmaz mı?
NESNELEŞEN İNSAN
Bu ve benzeri sorular, kuşkusuz, yapay zekânın değil ama onu kullanan “asıl failler”in yaratabileceği vahim sorunlara işaret etmektedir.
Yalnız burada, kimi düşünürlerce vurgulanan daha temel bir sorun vardır. O sorun da şudur: Genel yapay zekâda somutlaşan teknolojik başarı insanı “işlevsel bir nesne”ye dönüştürebilecek niteliktedir.
İnsan, bir aşamada -teknolojik dünyada- M. Heidegger’in kavramıyla söyleyelim, tam anlamıyla “çevrelenmiş” olacaktır. Bu durumda o artık özne değil, tam tersine hiçbir yaratıcılığı olmayan “işlevsel bir nesne”dir.
Söylemek bile fazla: “İşlevsel nesne”; şahsiyet değil, “veri sağlayan bir birim”, başka bir ifadeyle “kaynak”tır.
Dikkat edilsin; “işlevsel nesne” burada artık insandan farklıdır. Oysa insan, her şeyden önce özne (süje)dir; başka bir ifadeyle “kendinde bilinç”tir; bu haliyle de “otonom bir varlık”tır.
İNSANIN TANIMLANIŞI
Felsefi antropolojinin kurucusu filozof T. Mengüşoğlu, insanın varlık yapısını yaşayan bir bütün olarak ele alır; onun otonomluğunu fenomenlerden hareketle betimler, gösterir. (İ. Kant ve M. Scheler de onu otonom varlık olarak ele alır.)
Mengüşoğlu, ontolojisiyle insanı tanımlayan fenomenleri on yedi başlık altında betimler: 1. Bilen bir varlık, 2. Yapıp-eden bir varlık, 3. Değerleri duyan bir varlık, 4. Tavır takınan bir varlık, 5. Öngören, belirleyen bir varlık, 6. İsteyen bir varlık, 7. Özgür bir varlık, 8. Tarihsel bir varlık, 9. İdeleştiren bir varlık, 10. Kendini bir şeye veren varlık, 11. Çalışan bir varlık, 12. Eğiten ve eğitilebilen bir varlık, 13. Devlet kuran varlık, 14. İnanan bir varlık, 15. Sanatın yaratıcısı bir varlık, 16. Konuşan bir varlık, 17. Biyo-pisişik bir varlık (İnsan Felsefesi, Remzi Y, İst 1988).
Dikkat edilirse, insanın varlık yapısındaki bu fenomenlerin, onu o yapan nitelikler olduğu görülebilir.
Ancak şu da oldukça açıktır: İnsan, salt söz konusu niteliklerin toplamı değil, tam tersine onu da aşan bir varlıktır (Çünkü bütün, parçaların toplamından fazla bir ‘şeydir’.”.
Kuşkusuz, sıralanan nitelikler, insanın “özel bir varlık alanı” olduğunu gösterir. Bu alanda da --vurgulandığı gibi- başarılar (fenomenler) vardır.
VARLIK VE VAR OLAN
Günümüzde, insanı “çevreleyen” teknoloji -en gelişmiş simgesi yapay zekâdır- belirtildiği gibi varlığı unutturuyor. İnsan, varlık olarak değil, tam tersine “işlevsel bir kapasite” olarak görülüyor; başka bir ifadeyle, bir “var olan”, bir “kullanıcı” olarak algılanıp ölçülüyor.
Daha açıkçası insanın neliği, varoluşu, kapasitesi ve derinliği değil, yalnız ve yalnız işlevi önemseniyor.
Bununla da yetinilmiyor; insanın öznelliği de parçalanıyor. Düşünme, niyetlenme, seçme, gerçekleştirme, sorumluluk vb. nitelikler “algoritmalarca yönlendiriliyor”. Böylece onun kendisiyle ilişkisi bile değişiyor; bu nedenle de “Ben neysem oyum” diyemiyor.
Heidegger, teknolojinin “yazgısal bir açığa çıkış” olduğunu öne sürmesine karşın, insanın “çevrelenme”den kurtulabileceğini de ima eder. Düşünme, yaratma ve açıklık (hakikat) kurtuluşu sağlayabilir.
Söz konusu imkân kullanılarak insan yine bir değer olarak ele alınabilir; felsefesi tekrar tekrar yapılabilir.
Geçmişin düşünsel birikimi üzerine yükselecek bu felsefeler daha sistematik, daha tutarlı, daha derinlikli, daha inandırıcı ve kurtarıcı olabilir.
TÜRKİYE’NİN BİRİKİMİ
Ülkemizde, -Batıdaki kadar olmasa da- hiçte azımsanmayacak bir insan felsefesi birikimi olduğu söylenebilir.
Söz konusu birikim, Cumhuriyet döneminin iki filozofunun, H. Ziya Ülken ile T. Mengüşoğlu’nun alana dair çalışmalarıyla oluşmuştur.
Gerçekten, her iki filozofun, alanda çalışacak Türk felsefecilerine hazine değerinde bir birikim bıraktıkları açıktır.
Bu öncüler dışında yaşayan bir isim daha vardır: Felsefeci İ. Kuçuradi! Metinleri, ahlak felsefesi (éthique) bağlamında insanı (ve değerleri) konu alır.
Bu üç ismin alana ilişkin metinlerini okuyan ve anlayan herkes sadece insanın neliğini öğrenmekle kalmaz; dahası, “yapay zeka”nın onunla aynileşemeyeceğini rahatlıkla öngörebilir. Dolayısıyla günümüzün popüler mitik hikayelerinin peşine takılarak ahmaklaşmaz.
KURTULUŞ UMUDU
Türkiye’de ve dünyada insan felsefesinin gelişimi, onu hem “çevrelenme”den, kuşatılmadan kurtarabilecek hem de insancı (ve kamucu) ekonomi politiğin inşasını kolaylaştırabilecektir.
Verili koşullar giderek ağırlaşıyor; insanlık tam bir yol ayrımına doğru ilerliyor. Ya “zekâ kültürü”nün eseri -makineye tamamen esir olacak; edilgenleşecek, sürüleşecek, nesneleşecek ya da kendi değerini bilince çıkararak akıl ve erdem bireşiminin insancı (ve kamucu) dünyasını kurabilecektir.
Yapay zekâ, sözcüğün tam anlamıyla insan gibi kişileşemeyecek olsa da ‘gerçek failler’in ‘etkin kullanımı’yla (!) yaratılan ekonomik, ekolojik, kültürel, siyasal vb. sorunlar daha bir ağırlaşacak; durum sürdürülemez hale gelebilecek, bu da insanlık idealine yöneliş olarak tanımlanabilecek bir çıkış-kurtuluş iradesi yaratabilecektir.
Epeydir sorulan soruyu yineleyelim: Verili koşullarda, toplumların içine tıkıldığı ‘Labirent’ten çıkarak eşitliğin, özgürlüğün ve kardeşliğin insancı (ve kamucu) dünyasını kurabilmek için yeterli öncüleri ve bunlara bağlı toplumsal ve siyasal dinamikleri var mıdır?
Evet, yeterli olmasa da vardır. Sorun, bu dinamiklerin -eşgüdüm halinde- sistemli, kararlı, tutarlı ve inandırıcı bir program temelinde örgütlenip ısrarla ve inatla toplumları ortak mücadele hattında buluşturup buluşturamayacağıdır.
Umarım, insanlık, geleceği ‘yaşayarak öğrenmek’ zorunda kalmaz: Cehennemin kapıları ardına kadar açılmadan evrensel barışın, refahın ve huzurun cennetini inşaya yönelebilir.
SONUÇ
2026 koşullarında hâlâ parçalı görünen insancı (ve kamucu) gelecek tasavvurunun düşünsel birikimini taşıyan küresel, toplumsal ve siyasal dinamiklerin önümüzdeki dönemde en acil politik görevi, ‘hegemonyanın yeni biçimi’ olarak kullanılan -yapay zekâ başta olmak üzere- teknoloji şirketlerinin mülkiyet ilişkilerini değiştirip hepsini ideal (yüksek) değerlerin aracına dönüştürmek olacaktır.
Önümüzdeki dönemde, öncelikle söz konusu mülkiyet ilişkileri değiştirilerek kamusal bir güce dönüştürebilirse insancı (ve kamucu) dünyanın yolu açılabilir.
Başarısızlık durumunda, geleceğin dünyası herhalde hiçbir korku ütopyası (distopya)’yla betimlenemeyecek kadar kötü olabilecektir.
MERAKLISINA NOTLAR:
1. 2026 başında yazılan bu telegrafik metin “hariçten gazel okumak olarak” görülemez. Çünkü yazarın elli yıl önce yayınlanmış ilk yazısı “Siborglar İnsan Sayılabilir mi?” başlığını taşıyordu (Ölçü Dergisi, 1974-Giresun).
Araya giren felsefe kitapları ve yazılarından sonra yazılan bu (ikinci) metin, sorumun ve yanıtımın değişmediğini gösterir.
Okuduğunuz metin, bunca yıl sonra, hem aynı konuda söz söyleme hakkını kendimde görmem hem de
Veysel Bozkurt ile Ayşe Acar’ın teşvikleriyle yazılmıştır.
İsteyen, konuya sosyologca bakışı Veysel Bozkurt’un, felsefeyle bakışı Ayşe Acar’ın metinlerinden ve konuşmalarından öğrenebilir.
Burada, şu kadarını söyleyebilirim: Her iki isim de konuya dogmatik akılla değil, kritik akılla bakmaktadır.
Konu, kuşkusuz çok sayıda felsefecinin dert edinmesini gerektiriyor. Umarım, başta Ahmet İnam, Harun
Tepe, Mehmet Bayraktar, Kenan Gürsoy, Ahmet Arslan, Çetin Türkyılmaz, Levent Bayraktar ve Mehmet
Vural olmak üzere diğer felsefeciler de alanı önemserler ve yazarlar.
2. Ne yazık ki, günümüzde, çoğu ismin abartılı anlatımları yapay zekâ etrafında “popüler bir mitoloji” oluşturmuş durumdadır.
Tam da bu nedenle, metnimin vargısını şöyle formüle ediyorum: Yapay zekâ, ne kadar geliştirilirse geliştirilsin, insanı niteleyen özellikler (fenomenler)in toplamını aşan bir bütün (otonom varlık) olamaz.
Daha açıkçası, yapay zekâ, son tahlilde insanın yaratma gücünün ileri örneği sofistike bir makine olarak kalır; insanlaşamaz!
