Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, YÖK’ün üniversitelere rektör atanması sürecinde nasıl etkisiz kaldığını yazdı. Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi rektörlük için 82 akademisyenin başvurduğunu, YÖK’ün isimler arasında üç kişiyi seçerek Cumhurbaşkanlığı’na sunduğunu ancak atanan kişinin kurumun belirlediği listenin dışından seçildiğini belirtti.
Türkiye’de yükseköğretim sistemi uzun süredir tartışmaların gölgesinde. Ancak Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde (BAİBÜ) yaşanan son rektör ataması, bu tartışmaları yeni bir eşiğe taşıdı. Çünkü bu olay, yalnızca bir üniversitenin yönetim krizini değil, YÖK’ün kurumsal meşruiyetinin nasıl aşındığını da gözler önüne seriyor.
BAİBÜ rektörlüğü için tam 82 akademisyen başvurdu. Bu sayı, Türkiye’de bir rektörlük için bugüne kadar görülen en yüksek başvurulardan biri. YÖK, bu 82 dosyayı inceledi, adaylarla mülakatlar yaptı ve üç kişilik listeyi Cumhurbaşkanlığına sundu. Bu süreç, YÖK’ün varlık gerekçesinin en temel parçasıydı: Akademik liyakati gözetmek, kurumsal bir süzgeç oluşturmak, üniversitelerin geleceğini belirleyecek isimleri belli bir sistem içinde seçmek.
Fakat sonra ne oldu?
Atama, YÖK’ün gönderdiği üç isim dışından bir kişiye yapıldı. Üstelik bu kişinin başvuru sürecinde yer almadığı iddiası, akademik camiada geniş yankı uyandırdı. Böyle bir durumda sorulması gereken soru çok basit:
O halde YÖK neden var?
KURUMSAL İŞLEVİN ÇÖKÜŞÜ
YÖK’ün üç aday belirleme yetkisi, yükseköğretim sisteminin kalan son kurumsal mekanizmalarından biriydi. Bu mekanizma, en azından “bir değerlendirme yapıldığı” algısını koruyordu. Ancak BAİBÜ örneği, bu mekanizmanın artık sembolik bir formaliteye dönüştüğünü gösteriyor.
Bu durum YÖK açısından bir tür kurumsal intihar niteliği taşıyor. Çünkü:
•YÖK’ün yaptığı değerlendirmeler fiilen yok sayılıyor
•Adaylık süreci anlamsızlaşıyor
•Üniversitelerin kendi iç dinamikleri tamamen devre dışı kalıyor
•Liyakat, şeffaflık ve öngörülebilirlik ilkeleri aşınıyor
Bir kurumun en büyük krizi, dışarıdan gelen eleştiriler değil, içinin boşaltılmasıdır. Bugün yaşanan tam olarak budur.
REKTÖRLÜK MAKAMININ BİLİMSEL AĞIRLIĞININ EROZYONU
Türkiye’de rektörlük makamı, uzun yıllar boyunca akademik birikimin, bilimsel üretkenliğin ve kurumsal saygınlığın bir göstergesi olarak görülürdü. 1980’ler ve 1990’larda rektör olan isimlerin büyük bölümü, kendi alanlarında uluslararası yayınları olan, bilimsel camiada tanınan akademisyenlerdi. Rektörlük, bilimsel kariyerin zirvesi olarak kabul edilirdi.
Son on yılda tablo dramatik biçimde değişti.
Bu konuda kapsamlı bir çalışma yürüten Prof. Dr. Engin Karadağ, Türkiye’deki rektörlerin akademik profilini inceleyen bir analiz hazırlıyor. Çalışmanın ortaya koyduğu tablo, yükseköğretim sisteminin yaşadığı nitelik kaybını çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor:
•196 rektörün 68’inin uluslararası yayını hiç yok
•71 rektörün yayınlarına tek bir atıf bile yapılmamış
Bu rakamlar, üniversitelerin en üst yönetim pozisyonunda bulunan kişilerin önemli bir bölümünün bilimsel üretkenlik açısından son derece zayıf bir profile sahip olduğunu gösteriyor.
Karadağ’ın değerlendirmesi ise durumu özetliyor:
Bu bulgu, yalnızca bireysel bir tespit değil; üniversite sıralamalarından araştırma çıktılarının niteliğine kadar pek çok göstergede kendini doğrulayan bir gerçeklik.
LİYAKAT OLMADAN KALKINMA OLMAZ: REKTÖR SEÇİMİNİN STRATEJİK ÖNEMİ
Bir ülkenin yükseköğretim sistemi, yalnızca üniversitelerin iç meselesi değildir. Bilim politikalarını, inovasyon kapasitesini, teknoloji üretimini ve uzun vadeli kalkınma hedeflerini doğrudan belirleyen stratejik bir alandır. Bu nedenle rektörlük makamı, sadece idari bir pozisyon değil, ülkenin geleceğini şekillendiren kritik bir liderlik rolüdür.
Rektörler liyakate göre seçilmediğinde bunun sonuçları yalnızca üniversite koridorlarında kalmaz; ülkenin tamamına yayılır. Çünkü:
•Bilimsel üretim düşer
•Araştırma kalitesi zayıflar
•Uluslararası işbirlikleri azalır
•Teknoloji geliştirme kapasitesi geriler
•Nitelikli insan kaynağı yetişmez
Bu zincirin sonunda ülke, inovasyon ve teknoloji yarışında geri kalır. Dünya ülkeleri arasında rekabet edebilmek için gereken bilimsel altyapı çöker. Kalkınma hamleleri kağıt üzerinde kalır.
Üniversite Yönetimi ve Orta Gelir Tuzağı: Yapısal Bir Bağlantı
Ekonomi literatüründe sıkça vurgulanan bir gerçek var:
Bir ülke, inovasyon kapasitesini artırmadan orta gelir tuzağından çıkamaz.
Türkiye’nin son 20–25 yıldır bu tuzaktan çıkamamasının nedenleri arasında:
•düşük Ar-Ge yatırımları,
•sınırlı teknoloji üretimi,
•nitelikli insan kaynağı eksikliği,
•üniversite–sanayi işbirliğinin zayıflığı gibi yapısal sorunlar gösteriliyor.
Bu sorunların tamamı doğrudan üniversitelerin niteliğiyle bağlantılıdır.
Liyakatli rektörler tarafından yönetilmeyen üniversiteler, bilimsel üretimde zayıf kalır; zayıf bilimsel üretim ise inovasyon kapasitesini düşürür. Bu nedenle rektör atama süreçleri yalnızca akademik bir mesele değil, ülkenin ekonomik geleceğini belirleyen stratejik bir konudur.
BAİBÜ örneğinde yaşanan süreç, yalnızca bir üniversitenin değil, ülkenin uzun vadeli kalkınma potansiyelinin zayıflatılması anlamına geliyor.
SONUÇ: BİR ÜNİVERSİTENİN DEĞİL, BİR ÜLKENİN GELECEĞİNİN KRİZİ
BAİBÜ’de yaşanan rektörlük ataması, Türkiye’de yükseköğretim sisteminin ne kadar kırılgan hale geldiğini ve kurumsal mekanizmaların nasıl işlevsizleştiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. YÖK’ün üç aday belirleme sürecinin devre dışı bırakılması, kurumun kendi varlık gerekçesini ortadan kaldıran bir kurumsal intihar niteliği taşımaktadır.
Ancak bu yalnızca akademik bir kriz değildir. Üniversitelerin zayıflaması, ülkenin bilimsel kapasitesini, inovasyon gücünü ve kalkınma hedeflerini doğrudan etkileyen yapısal bir sorundur. Liyakatten uzak atamalar, yalnızca üniversitelerin değil, ülkenin ekonomik geleceğinin de altını oymaktadır.
Türkiye’nin son 20–25 yıldır orta gelir tuzağından çıkamamasının ardında yatan nedenlerden biri de budur: güçlü üniversiteler olmadan güçlü bir ekonomi kurulamaz. Bilimsel üretim artmadan teknoloji gelişmez; teknoloji gelişmeden kalkınma gerçekleşmez.
Bu nedenle rektör atama süreçlerinin liyakat temelinde yeniden yapılandırılması, yalnızca akademik dünyanın değil, ülkenin geleceğinin de en kritik meselesidir. Üniversiteler güçlenmeden ülke güçlenmez; bilim zayıfladığında kalkınma da zayıflar. BAİBÜ’de yaşanan süreç, bu gerçeği bir kez daha acı bir şekilde hatırlatmaktadır.
Mevcut şartlarda, rektör atama süreçlerinin yeniden kurumsallaştırılması için en azından şu üç adımın atılması zorunludur:
1.Şeffaflık: YÖK’ün yaptığı değerlendirme sürecinin temel kriterleri ve sonuçlarının (özet rapor halinde) kamuoyuna açıklanması.
2.Öngörülebilirlik ve Liyakat: Rektör adaylarında akademik performans, atıf etkisi, idari tecrübe ve kurumsal yönetişim kapasitesi gibi ölçütlerin asgari standartlara bağlanması.
3.Kurumsal Denetim: Atama sürecinde YÖK’ün belirlediği listenin dışına çıkılması halinde, gerekçenin yazılı ve denetlenebilir biçimde ortaya konulmasının zorunlu hale getirilmesi.
