İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında yer aldığı, 107’si tutuklu toplam 402 sanığın yargılandığı davada duruşmalar üçüncü haftasında sürüyor. Bugün dokuzuncu celsenin yapılacağı davada, Şişli Belediyesi’ne ilişkin iddialar kapsamında önce eski belediye danışmanı Akın Ertürk, ardından Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan savunma yaptı. Nisan ayı sonuna kadar tutuklu sanıkların savunmalarının tamamlanması planlanıyor. Önceki duruşmada savunma yapan Ali Sukas ise yöneltilen suçlamaları kabul etmemişti.
Savcılık hatalı grafiği değiştirdi İmamoğlu mahkemeye çağrı yaptı: İşlem yapmanız gerekir
RESUL EMRAH ŞAHAN: ÇAĞIRSALAR GELİRDİM
İBB davasının 9. duruşmasında savunmaların ardından söz alan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, yaklaşık bir yıldır tutuklu bulunduğunu belirterek mahkeme heyeti karşısında kapsamlı bir savunma yaptı. Hakkındaki suçlamaların “ne olduğu tam olarak ortaya konulmayan, kurgulanmış iddialar” olduğunu öne süren Şahan, “Bana ‘suçlusun’ deniliyor ama neyle suçlandığımı bilmiyorum. Tam da bu boşluğa karşı savunma yapıyoruz” ifadelerini kullandı.

Resul Emrah Şahan
Gözaltı sürecine de değinen Şahan, “Sabahın erken saatinde, 5,5 yaşındaki kızımın gözleri önünde alınmam ne akla ne vicdana sığar. Çağırsalar gelirdim, 1 kilometre uzaktaydım” diyerek uygulanan yöntemi eleştirdi. Tutukluluğun yalnızca kendisini değil, seçilmiş iradeyi de hedef aldığını savunan Şahan, “Bu süreç, bana oy veren ya da vermeyen tüm yurttaşların demokratik iradesine müdahaledir” dedi.
Savunmasında duygusal ifadeler de kullanan Şahan, cezaevinde geçirdiği sürece ve ailesinden ayrı kalmasına dikkat çekerek, “5,5 yaşındaki kızımdan beni ayrı koyan herkes, eninde sonunda hesap verecektir” sözleriyle tepki gösterdi. Şahan ayrıca yaşananların toplum ile devlet arasındaki güven ilişkisini zedelediğini belirterek, mahkemeden “akıl ve vicdanla karar” beklentisini dile getirdi.
CHP'Lİ BAZI VEKİLLERİN GİRİŞİ ENGELLENDİ
İBB davasının dokuzuncu celsesi öncesinde, mahkeme heyetinin 5 CHP’li milletvekilinin duruşma salonuna alınmayacağını bildirdiği öğrenildi. Mahkeme başkanı; Ali Mahir Başarır, Mahmut Tanal, Turan Taşkın Özer, Özgür Karabat ve Bahadır Erdem'e sınırlama getirdi.
DURUŞMADAN ANLIK BİLGİLER
16:45 Duruşmaya saat 18.00'a kadar ara verildi. Ara sona erdikten sonra Resul Emrah Şahan'ın savunması devam edecek.
16:25 Marmara Üniversitesi Nişantaşı Kampüsü'nün ranta açıldığını hatırlatan Şahan, "400 milyona daire satıyorlar. 2021 yılında projeye özgü plan değişikliği yapılıyor. Benim tutuklanma sebebim de bu projede iskanı geciktirmiş olduğum iddiası. Denetlemelerde yangın güvenliği açısından risk görülüyor. Yapılması gerekenler yapılmamış diyoruz. 14 Ocak'ta tamamlanıyor, 10 Mart'ta iskan alınıyor. Bu işten tutukluyum, inanılacak gibi değil" ifadelerini kullandı.
16:05 Şahan, gelin kaynana programı benzetmesi yaptığı iddianameyle ilgili "Delil yok, kanıt yok ispatlamaya çalışıyoruz. Ortada bir iddia var, iddianame var, benden bu iddianameyi yalanlamam bekleniyor." ifadelerini kullandı. Şahan ayrıca, kendisiyle ilgili ifade veren Timur Soysal'ın şu an İstanbul Valisi Davut Gül'ün danışmanlığını yaptığını da belirtti.
15:50 Şişli'nin Kanal İstanbul'u olarak bilinen Taş Yapı'ya ait gökdeleni de hatırlatan Şahan, "Ben tutuklandıktan sonra 16 kat çıktı. Ben görevdeyken böyle değildi" dedi. Kurduğu kadrolarda liyakate verdiği önemi de anlatan Şahan, "Teknik kadronun yarısı AK Partili belediyelerden geldi. İş bilen insanlarla kadro kurduk. Bu konuda hassas davrandık. Çünkü ben Beylikdüzü Belediyesi'nde liyakatle yükseldim" dedi.
15:40 İstanbul Valisi Davut Gül’ün kendisini çağırarak, “Şişli’de her yerde gökdelen var, bir tane daha olsun” dediğini ancak yapmadıklarını belirten Şahan, “Bu gökdelenin temsil etmediği anlayışla ortaklaşmadığım için yargılanıyorum” ifadelerini kullandı.
15:30 5,5 yaşındaki kızının evinin kapısına astığı "Bu eve polis giremez" yazısını mahkeme heyetine gösteren Şahan, 11 ayda belediyeye 36 tane mülk kazandırdıklarını, belirtti ve Adalet Bakanı Akın Gürlek'le ilgili tapu tartışmalarına gönderme yaparak, "Bir kaynak yarattık, bunlar gerçek tapular. Fotobloktaki her tapu gerçek" dedi.
15:20 Şişli'de her 10 seçmenden 7'sinin oyunu aldığını belirten Şahan, "Burası Mustafa Kemal Atatürk'ün izlerini taşıyan bir ilçe. Bir tarafta 10 kişi bir odada yaşayan Roman ailenin yuvası bir tarafta 100 yıldır Feriköy'de yaşayan Ermeni komşumun evi..." dedi. İBB operasyonunun devlet aklına, milletin isteğine çelme taktığını belirten Şahan, Kent Uzlaşısı soruşturmasından 5 dakikalık tutukluluk incelemesiyle tahliye edildiğini ancak İBB dosyasından tutuklanmasının yedekleme olduğunu vurguladı. Şahan, "Emrah çıkmamalıydı. İşte bu yüzden ikinci tutukluluğum siyasidir" dedi
15:10 PKK suçlamasıyla gözaltına alındığını, maruz kaldığı gözaltı sürecinin ne akla ve mantığa ne de hukuka sığdığını söyleyen Şahan, "Bu yöntem incitici ve onur kırıcıdır. Sabahın kör saatinde 5,5 yaşındaki kızımın gözü önünde gözaltına alındım. Çağırsalar gelirdim. 1 kilometre uzaktaydım. Benim bildiğim devlet bu değil" dedi.
15:05 Altan Ertürk'ün avukatlarının savunması sona erdi. Şişli'nin tutuklu belediye başkanı Resul Emrah Şahan sanık kürsüsüne geldi:
1 yıl sonra karşınızdayım. 12 metre karelik hücremde binlerce mesajla yarınlara umudum arttı. Bana suçlusun diyorlar neden suçluyum bilmiyorum. Tam da bu boşluğa karşı savunma yapıyorum.
14:45 Altan Ertürk'ün bir diğer avukatı Mehmet Çevik ise "Her zorluğu aşan "McGyver" kılıklı birkaç tane itirafçı var. Bunlardan biri Yakup Öner, diğeri ise Süleyman Atik" dedi ve ekledi:
Süleyman Atik, Yakup Öner itirafçı olduktan sonra tekrar ifade vermiş. Atik daha önce hiç 41. eylemden bahsetmemişti ama Öner'den sonra bu konuya da değinmiş. Bu bir kurguyu açıkça işaret etmektedir.
14:30 Ertürk'ün avukatı Haydar Sığınak, müvekkilinin kamu görevlisi olmamasına rağmen irtikap suçundan tutuklu olduğunu belirtti. Ertürk hakkındaki rüşvet iddiasının 2023 yılına dayandığını ancak rüşvete konu olan kararın 2025'te alındığına dikkati çeken avukatı Sığınak, "2 yıl sonrasına gidip karar alıyor sonra 1 yıl öncesine gidip parayı çekip günümüze gelip parayı verdiğini söylüyor. Paranın verildiği tarihten 10 gün önce iskan almışlar. Aldığınız iskan için neden para ödediniz?" dedi.
14:05 Tutuklu sanıklar salona getirildi, duruşma başladı. Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan'a destek vermek için davayı takip edenler, "Kayyumlar gidecek biz kalacağız", "Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz" sloganları attı. Duruşma, Altan Ertürk'ün hakim ve savcı sorgusuyla devam ediyor.
12:45 60 kişilik koğuşta kaldığını belirten Ertürk, İngilizce, dama ve satranç dersleri verdiğini, gençlerin kendisini örnek aldığını belirterek, "Beni artık çocuklarıma kavuşturmanızı bekliyorum." dedi. Ertürk'ün savunmasının ardından mahkeme heyeti duruşmaya öğle arası verdi.
12:30 Oğlunun doğum gününde gözaltına alındığını, kendisine sorulan isimleri tanımamasına rağmen tutuklandığını söyleyen Ertürk, "Bir kurgunun içine monte edildiğimi anladım. Bunları da size anlatmak için 6 ay bekledim." dedi
12:10 İş insanı Nezih Barut'un rüşvet iddiasına yönelik savunma yapan Ertürk, süreci takip ettiğine yönelik sözlere "Nezih Barut'un ifadesine göre takip edecek süreç kalmamış ki zaten. Timur Soysal tüm süreci takip etmiş" yanıtını verdi.
11:50 Ertürk, iddianamede yer alan 143 eylemin yalnızca 1'inden sorumlu tutulduğunu, avukatlarının kendisine "Sen 1 eylem bile değil çeyrek eylemden tutuklusun" dediğini belirtti. Ertürk ayrıca, "Tutuklanmama sebep olan İlker Aydın’ı ifadesini okudum. Bana isnat edilen suça gözüyle şahitlik etmediğini söylemiş" dedi.
11:35 Sukas'ın avukatının ardından bir diğer tutuklu sanık Altan Ertürk'ün savunması başladı. Ertürk söze, "Bu ülke başbakanlarını, genç fidanlarını idam sehpalarında kaybetti. Bir çok şey değişti ama siyaset yapma şekli hiç değişmedi" diyerek başladı.
11:20 Sukas'ın avukatı Nur, tutukluluk incelemesi için 10 saat beklediklerini, hakimin "Bu dosyada nasıl bu şekilde tutukluluk veriliyor bilemiyorum ama tutukluluk devam kararı vermek zorundayım" dediğini duyurdu.
11:00 Ali Sukas’ın avukatı Beyza Nur, iddianamede yer alan ‘Özel Vasfa Haiz Üye’ kavramının ne kanunda ne de Yargıtay içtihatlarında böyle bir kategori olmadığını belirterek, “Bu, suçların ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırı bir şekilde, alt sınırdan uzaklaşmak maksadıyla iddia makamı tarafından kurgulanmış bir kavramdan ibarettir.” dedi.
10:40 İBB Davası’nın 9. oturumu için tutuklu sanıklar duruşma salonuna getirildi, izleyiciler “Cumhurbaşkanı İmamoğlu” sloganları attı. Bugün savunma yapması beklenen Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’a destek vermek için CHP Şişli İlçe Örgütü de duruşma salonundaki yerini aldı. Ali Sukas’ın avukatının savunmasıyla duruşma başladı.
09:45 İBB Davası’nda 9. oturum Ali Sukas’ın avukatlarının savunmasıyla başlayacak. Ardından tutuklu Altan Ertürk’ün savunması ve sorgusu alınacak. Tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın da öğleden sonra savunma yapması bekleniyor.
RESUL EMRAH ŞAHAN: 1 SENEDİR NEYLE SUÇLANDIĞIMI BİLMEDEN SAVUNMA YAPIYORUM
Mahkeme Başkanı: İddianameyi tebliğ aldınız, içeriğini biliyorsunuz. İddianame kapsamında 13,10, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45… Yani Şişli Belediyesi olarak geçen bölüm ve bir de ayrıca 13 No’lu eylem kapsamında hakkınızda suç isnadı var? Savunmanız da hazırsa başlayabilirsiniz…
Resul Emrah Şahan: Sayın Başkan, sayın mahkeme heyeti; öncelikle heyetinizin, avukatlarımızın ve tüm yurttaşlarımızın geçmiş Ramazan Bayramı’nı kutlarım. Bu bayram, Nevruz ve Ramazan Bayramı’nın güzel bir çakışmayla birlikte kutlandı. İnşallah bahar, ülkemize demokrasi, adalet ve barışla gelir. Temennim budur. Bu salondan inşallah böyle çıkarız. Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; yaklaşık tam bir senedir tutukluluktan sonra karşınızdayım. Geçen sene bugün, benim tutukluluğumun birinci günüydü. Hakkımızda binlerce sayfadan oluşan iddianameler hazırlandı. Ne olduğunu bilmediğimiz, yaratılmış suçlamalar, iddialar… Hepsine karşı milletin, yurttaşın, bu salondaki arkadaşlarımızın, dışarıdakilerin bize olan inancıyla, desteğiyle bugüne kadar geldik. 12 metrekarelik hücremde; yüzlerce mektup, binlerce mesaj… Yarınlara ilişkin samimiyetle söyleyeyim, umudumuz oldu. Kendisini hiç tanımam, hiç bilmem; "Bu hikaye böyle bitmeyecek. Sizler bu ülkenin geleceği için oradasınız. Millet sizinle, dayanın oğlum" diye mektup yazan, Erzurum'dan mektup yazan Hanife teyzenin direnciyle karşınızdayım. Tam 1 senedir, tam 1 senedir ya...
Önümüze konan kağıtlar, sorgular bana "suçlusun" diyor. Dönüyorum diyorum ki "Neyle suçlusun?". "Bilmiyorum, suçlusun, ispat et." diyor. Tam da bu boşluğa karşı savunma yapıyoruz. Tam bu boşluğa karşı! Düşmanca davranan bir yapının kurguladığı oyuna, hep birlikte zorlanıyoruz. Hep birlikte. Ama başlamadan şunu söylüyorum: Burada onlarca evladı, anneyi, babayı, aileyi ayrı ayrı düşüren, gözyaşı döktüren, suçsuz yere bizi evlatlarımızdan ayrı düşüren, herkes, uzak tutan herkes, bu divanda değilse, milletin vicdanında ama en önemlisi ulu divanda hesap verecektir. 5,5 yaşındaki kızımdan beni ayrı koyan her kul, aklına bunu koysun. Fakat aklı olanın imanıdır. Doğruyu yanlıştan ayırmak, akıl kadar, vicdan işidir. Benim devletimin mahkemelerinden beklentim tam da budur işte. Doğruyu yanlıştan ayıran bir akıl ve vicdanla karar vermesidir.
Sayın Başkanım, değerli mahkeme heyeti; size kendim açımdan süreç nasıl başladı anlatmak isterim. Terör örgütüne yardım suçlamasıyla gözaltına alındım. PKK'ya yardım suçlamasıyla gözaltına alındım. Şişli'nin seçilmiş belediye başkanı, on bir aylık belediye başkanı olarak maruz kaldığım bu gözaltı ve bu tutuklama yöntemi ne akla ne vicdana ne de hukuka sığar. Sadece ben değil; İstanbul'un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, bürokrat arkadaşlarımız, tüm belediye başkanı arkadaşlarım ve devlet koltuğunda oturan tüm bürokratlar için bu yöntem, incitici ve onur kırıcıdır. Devlet adabından beklenen bu değildir. Bakın Sayın Başkan; ben bürokrat kökenli bir belediye başkanıyım. Bunun önemini Şişli Belediye Başkanıyken daha da net gördüm, hissettim, tecrübe ettim. Kurumların, bürokrasinin birbiriyle olan diyalogu, devlet koltuğundaki insanların —kişilerden bağımsız olarak— birbiriyle olan diyaloğu esastır.
Örneğin Şişli Belediyesi ile Çağlayan Adliyesi komşu kurumlardır. Birbirinin külüne muhtaçtır. Yani o kadar simgesel bir örnek vereyim ki: Mesela Çağlayan Adliyesi'nin olduğu parsel aslında Şişli Belediyesi'nindir. Zamanında o parseli hazineye belediye vermiştir. Benim başkanlık dönemimde de bu diyaloglar devam etti. Adliyeyle, savcılık makamlarıyla pek çok konuyu konuşuyoruz; lojistik ihtiyaçları bir tarafa koyuyorum. Tabii ki iki kurumun kendi arasındaki birtakım ihtiyaçları oluyordu, bunları karşılıyorduk. Adliyenin İstanbul'daki önemli bir idari bina eksikliğine ilişkin Şişli Belediyesi'nde çalışmalar yapmaya başlamıştık, vesaire konuşurduk. Sayın Başkanım, daha 1 gün önce, 18 Mart günü, savcılıkla ben bunları konuştum. Benimle konuşuyorlar bunları. Çağırsalar gelirdim; 1 kilometre uzaktayız. Çağırsalar hepimiz giderdik. Sabahın kör saatinde, 5 buçuk yaşındaki kızımın, karımın önünden beni almak; oturduğumuz koltuğa, daha 1 gün önce birbiriyle diyalogda olan bu norma saygısızlıktır. Bu normu görmezden gelmektir. Benim bildiğim devlet bu değil Sayın Başkanım. Benim bildiğim, çocuğuma benimsetmek istediğim devlet ana, devlet baba bu değil.
Bakın hikâye nasıl başladı? Benim kızım o gün kapıya ne astı? "Bu eve polisler giremez" yazıp, kapıya astı. Bu hepimize ders niteliğindedir. Bugün devlet koltuğunda oturan herkese ders niteliğindedir. Devlet bu topraklarda ‘ana, baba’ diye adlandırılır. Devlet ana, öyle içi boş bir kavrama benzetme değildir; toplumun 7'den 77'ye tüm siyasal ve toplumsal kesimleriyle kendini güvende hissettiği, hakkının korunduğunu bildiği bir şefkat elidir devlet. 19 Mart sabahı bu hikâyenin benim elimden, ailemin gözü önünde zedelenen hikâyenin başladığı yer burasıdır. 19 Mart sabahı, bu hikâyede devletle toplum arasındaki güven bağına balta vurulmuştur. Devlet normu yok sayılmıştır. Hikâye böyle başlamıştır.
Şimdi Sayın Başkan; benim tutukluluğum, ailem, kişisel olarak yaşadığım şey bir kenarda. Burada esas hikâye Şişli'nin iradesidir. Şişli Belediyesi'nin, Şişli ilçesinin iradesidir. Bakın; ben Şişli'de her 10 seçmenden neredeyse yaklaşık 7'sinin oyunu almış bir belediye başkanıyım. Şişli tarihinin en yüksek oyuyla belediye başkanı seçilmiş kişiyim. Hakikat şudur ki; bu tutuklama bana oy veren ya da vermeyen yurttaşların anayasal hakkına müdahaledir. "Beni temsil etsin ya da etmesin" diyen herkesin, sadece Cumhuriyet Halk Partisi seçmeni için söylemiyorum, hepsinin ortaya koyduğu demokratik rızaya karşı yapılmıştır. Bugün benim koltuğumda kayyım oturuyor.
"BU OPERASYON DEMOKRASİ TARİHİNİN KARA BİR LEKESİ"
Sayın Başkanım hatırlatmak isterim; 4 gün gözaltından sonra haksızca tutuklanmamıza karar verilen Çağlayan Adliyesi nerededir? Simgesel olarak bir düşünelim, mekânsal olarak düşünelim. Cumhuriyetin, milli mücadelenin temellerinin atıldığı, her sokağı ülkenin demokrasi tarihinin izleriyle dolu olan Abide-i Hürriyet anıtının yanındadır. Bu mücadeleyi vermiş Mahmut Şevket Paşa, Mithat Paşa, Talat Paşa, Enver Paşa ve daha nicelerinin hatırasının yanı başındadır. Bunu niye hatırlatıyorum? Böyle bir mekânda, o koca Çağlayan Adliyesi'nden yürütülen bu siyasi operasyon Türkiye demokrasi tarihine kara bir leke olarak yapılıyor. Hem de nasıl biliyor musunuz? Hürriyet Anıtı'nın yanında o ilçenin, o ilin, o ülkenin yurttaşlarının hürriyetine müdahale edilmiştir. Tarih kitapları bunu böyle yazacaktır.
Bakın Sayın Başkanım, Şişli herhangi bir ilçe değil. Şişli, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün izleriyle dolu bir ilçedir her sokağıyla. Şişli'nin gündüz nüfusu 3.500.000. İstanbul'un ana damarı; ticaretin, kültürün, gündelik hayatın merkezi Şişli. Ama biz bir taraftan Şişli Kuştepe'de 10 kişinin tek göz odada, çatısı akan odada yaşadığı yoksul Roman ailenin yuvasıyız. Paşa Mahallesi'nde kâğıt toplayıcılıkla geçinen genç babanın yuvasıyız. Mahmut Şevket Paşa Mahallesi'nde yıllardır kentsel dönüşüm bekleyen Alevi kardeşimin evi. 19 Mayıs Mahallesi'nde yıllar önce geldiği için bu kent merkezinde ayakta durmaya çalışan Siirtli Kürt dostunun eviyiz. Feriköy'deki 100 yıllık, 150 yıllık Ermeni komşunun evi. İstese İstanbul'da istediği yerde oturabilecek ekonomik güce sahip olan ama Nişantaşı'nın sokaklarıyla, Şişli'nin caddeleriyle gönül bağı olduğu için Nişantaşı'nda oturan Nişantaşılı’nın evidir Şişli. Şişli bir İstanbul kesitidir. Bu tutuklama, bu operasyon tam da bu anlattığım Şişli'nin iradesine ve rızasınadır Sayın Başkanım. Halkın iradesinin hiçe sayıldığı yerde hukukun sadece şekli kalır, meşruiyeti ortadan kalkar. Bu suçlamalar, bu isnatlar meşru değildir. Tekrar ediyorum; çünkü ne yapılırsa yapılsın millet inanmadı. İnanmadı! Biz şu anda millet nezdinde meşru olmayan bir süreci yaşıyoruz ve oynuyoruz hep beraber.
Bakın 19 Mart sonrası Türkiye'de yaşanan tutuklamalara, operasyonlara siyasi olduğuna dair yurttaşın çok güçlü bir inancı var; duyuyoruz bunu. %60'lar, %65'ler bişeyle konuşuluyor. Hiç uzağa gitmeyelim; daha geçen hafta Şişli'de yapılan bilimsel bir çalışma raporlarını size sunacağım. Daha geçen hafta yaptırdık, 1.060 örnekle yapılan bir çalışma... Bakın Şişli halkının %72'si bu davaya "siyasi" diyor. İçinde AK Partilisi var, MHP'lisi var; bütün partililer var. Şişli halkının %80'i diyor ki: "Resul Emrah Şahan’ın suçlu olduğuna inanmıyorum." İnanmıyoruz! %85'i "tutuklu yargılamaya karşıyım" diyor. Ama en kötüsü ne biliyor musunuz? Bırakın bunları, şu aşağıdaki oran çok acı. Serbest bir soru soruyorlar, diyorlar ki: "19 Mart operasyonu sizde hangi duyguyu yarattı?" %92; üzüntü, şaşkınlık, öfke ve korku. Seçeneksiz soru bu. Yani anlamanız açısından söylüyorum; millet zaten gelecek kaygısı içerisinde, millet bir şeyle uğraşıyor. 19 Mart sonrası tüm Şişli'yi koyduğunuz hale bakın.
Bakın bu gösterdiğim sonuçlar çok nettir Sayın Başkanım. Şişli, Türkiye gibi bu operasyonun siyasi olduğu gerçeğini dile getirmiştir. Yurttaşın bizimle ilgili olumlu kanaatleri azalmamıştır. Tutuklamanın karşısında üzüntü, öfke bunlar artmıştır. Burada vurgulamak istediğim nokta şu Sayın Başkanım: Nasıl ki az önce devlet-toplum arasındaki ilişkinin zarara uğratıldığı gerçeğini anlatmaya çalıştıysam, burada da hukuk ve toplum arasındaki bağın, ilişkinin tahribatını hep beraber görmek zorundayız. Bu noktada siz ve sayın heyetinize; tarihsel yükümlülüğü bir belediye başkanı ve karşınızda yargılanan biri olarak hatırlatmak isterim. Hukuk devleti yalnızca karar üretmekle değil, meşruiyeti korumak ve sağlamakla yükümlüdür. Bu adaletin hakikatidir. Tarih önünde, millet önünde meşru olmayacak bir kararı hangi deftere yazılırsa yazılsın hukuki de olamaz. Bu iddianamede yargılanan bir belediye başkanı olarak beni seçen yurttaşların, tüm Şişlililer adına, kendi adıma, tüm ülkem adına beklentim budur. Hakkımda adaletle varılacak bir karardır. Buna inancım tamdır. Çünkü Anadolu'da oturduğunuz koltuğa peygamber postu derler Sayın Başkanım.
Şimdi ben 1 senedir neden tutukluyum? Bunu vurgulamak isterim, anlatayım. Bakın ben 19 Mart günü kent uzlaşısı davasından tutuklandım. 1 yıl önce esas tutuklama nedeni kent uzlaşısıydı. Bunun altını çizmek isterim. Yani gerekçe Cumhuriyet Halk Partisi'nin Türkiye İttifakı siyaseti. Ben siyasetçi olarak ve belediye başkanı olarak partimle beraber batıdaki illerde, batı illerindeki Kürtlerin mecliste temsil edilmesinin savunucusu olduğum için tutuklanıyorum. Bize isnat edilen suç buydu... Batı illerindeki Kürtlerin meclisteki temsiliyetiymiş. Sayın Başkan, batı illerindeki Kürtler kim? Belki siz, belki YSK arkadaşlarınız, belki katip arkadaşlarınız, salondaki arkadaşlarınız... Komşumuz, kardeşimiz, çalışma arkadaşımız. Bu şehirde aynı derdi, bu ülkede aynı derdi, aynı hüznü, sevinci yaşadığımız kardeşimiz. Ben bu siyasetin arkasındayım, gözümü kırpmadan arkasındayım. Çünkü Türkiye İttifakı'nı millet kabullendi. Batı'daki Kürdün, Doğu'daki Türk'ün, Alevinin, Sünni'nin, Laz'ın, Çerkez'in, Roman'ın bir olduğunu, kardeş olduğunu; geçmişinin bir, geleceğinin de bir olduğunu ispatladı. Cumhuriyet Halk Partisi'ni 2024 yerel seçimlerinde 1. yaparak da bunu gösterdi zaten. İşte bu tutukluluk, işte bu operasyon bu bir olma haline, biz olma haline yapıldı.
Ancak bu durum tabii büyük bir çelişki; çünkü Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinin en kritik eşiklerinden biri olan terörsüz demokratik Türkiye sürecine ilişkin en yüksek toplumsal destek varken "kent uzlaşısı" davası ve kent uzlaşısında bir belediye başkanını tutuklamak abestir. Bakınız bu ülkeyi seven, milleti el üstünde tutan herkes bana katılacaktır. O dönem iktidar siyasetçilerinin açıklamalarından bir cümle söyleyeceğim "Uzlaşı bu topraklarda bir zayıflık değildir, devlet aklının ve milletin ferasetinin gereğidir." Bugün biz orada durduk. Yani sözümüz buydu. Kimlikler üzerinden çatışmak değil, ortak değerlerde buluşarak kenti birlikte yönetme niyetiydi.
Hal böyleyken bu operasyon devlet aklına, milletin desteğine, hep birlikte demokrasi için bir eşik daha atlama çabasına karşı yapıldı. Devlete rağmen, devlete rağmen... Türkiye, Kürt meselesinde en önemli tarih eşiğini geçerken bir belediye başkanını uzlaşıdan tutuklu tutmak çelişkidir. Bu çelişkiyi görmek için olayları sıralayalım... 19 Mart günü kent uzlaşısından tutuklandım, bir dönemi beklemeye başladım. 4 ay sonra, Temmuzda Profesör Doktor Ahmet Özer, kent uzlaşısından benden önce tutuklanmış Esenyurt Belediye Başkanımız tahliye aldı. Tam o dönem "Şimdi kardeşlik zamanı, iç cepheyi güçlendirelim" açıklamaları geldi. Emrah'ın hücresinin kilidi açılmıştır, kapının kulpunu indirseniz kapı açılıyordu; onun için 2. bir kilit lazımdı. Ağustosta etkin pişmanlar ifade vermiş, vermiş, vermiş çıkamamış; "Emrah" demiş, Ağustos ayında etkin pişmnanlar. 12 Eylülde birden aniden ifadeye çağrıldım. Sadece tanık ifadeleriyle, tekrar ediyorum sadece tanık ifadeleriyle tutuklandım. Kimle, kimlerler Türkiye'de bakanlıkla, devletle en büyük iş yapan müteahhitler, Türkiye'nin en büyük müteahhitleri, en büyük ihale almış kişiler, onların danışmanları, onların işini takip eden insanlar... Tamam.
Sonra ne oldu? Sayın Başkanım 2026 Şubat ayında kent uzlaşısından tutukluluk incelememde 5 dakikada tahliye aldım. 5 dakikada. Yani 400 kişinin 4000 sayfalık iddianamesini yazanlar, 5 kişinin iddianamesini 1 yıl oldu yazamazlar. 1 yıl oldu yazamazlar. Yani şimdi yedek tutuklama olduğunu bırakın yargı makamı ispatlasın desem ancak böyle ispat olur. Uzlaşıdan tahliye olmama karar verilmiştir. İBB dosyası tutuklu kalmam için bir önlem almak gerekiyordu. Özetliyorum: 19 Mart'ta kent uzlaşısından tutuklandım. Temmuzda Ahmet Hoca tahliye oldu. Kent uzlaşısından ağustosta etkin pişmanlar birden devreye girdi. Eylülde İBB dosyasına eklendim. Şubat ayında uzlaşıdan tahliye aldım, iddianamesi çıkmamış bir şekilde martta karşınızdayım. Bakın başından beri hukuki sürecin siyasi süreçle iç içe olduğu, içinde bulunduğumuz şu andaki süreçte ülkede bu işlerin siyasi olduğunun en güzel özetidir, kronolojik özetidir ya. Kent uzlaşısından tahliye aldım, süreç komisyonu 1 hafta sonra rapor açıkladı. Süreç komisyonunun raporunun çıktığı gün Türkiye'de kent uzlaşısından bir kişi kalmadı. Meclis üyeleri de o gün tahliye edildi.
Olması gereken budur. Olması gereken demokrasi, hukuk, toplumsal barıştır; ama yargılamaların, bu davaların siyasi olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Ama Emrah çıkmamalıydı. Yedek tutuklama bugün için alındı. İşte bu yüzden ikinci tutukluluğum da bu davalar da siyasidir. Sayın Başkan, peki ben 11 ay boyunca tutuklanmadan önce neler yapmıştım? Niye benim çıkmamı istemiyorlar? Neden Emrah neden belediye başkanı olmasın? Anlatayım. Biz Şişli'de kimlikler, kutuplaşmalar üzerinden değil; hizmet üzerinden, çoğulcu demokrasiyi esas alarak çalıştık. Müşterek hikaye kurma çabasındayız. Sokaklarımızda, yaşadığımız kentte "biz" olabilme derdiyle yaptık ya. Kutuplaşmadan insanlar yorgun düşmüş, zorluklarla mücadele ediyor. Gerçek konuları var, gerçek sorunları var. Bunun için varız. 11 aylık belediye başkanlığı boyunca 150'ye yakın proje hayata geçirdik. 150'ye yakın. Çocuğun, kadının, yoksulun, emeklinin yanında olduk.
Bunları niye gösteriyoruz? Bunların hiçbiri yok artık. Kayyımda bunların hepsi kalktı. Hepsi kalktı. Mehmet Murat Çalık Başkanın başlatmıştı; okullarda bir öğün projesi. Şişli'de bin beş yüz öğrenciye, yüz bin kez de kayyımda kalktı. Kırtasiye yardımı yaptık. Fatura ve kışın fatura desteği verdik. On binin üzerinde yurt dışı... kışın fatura verdik. Emeklilere pazar desteği verdik beş bin TL; beş bin emekliye. Kent marketi açtık Şişli'de, üç harfli marketlerden daha ucuza ürün satmak için. Okulların temiz olsun, hijyen olsun diye temizlik ekibi kurduk. Okullarımızın temizliği için özel personel görevlendirdik. Şişli'de yaşayan tüm diyabetli çocuklara ücretsiz sensör desteği verdik. Üç yaşında, dört yaşındaki çocuk her gün üç dört kez şeker ölçümü yapıyor, kolu morarıyor; morarmasın diye ücretsiz sensör desteği verdik her ay. Genç kardeşlerimize ücretsiz ulaşım sağladık. Burs verdik; sekiz yüz öğrenciye on beş bin TL'lik burs verdik. Ya, çocukların oynayacak yeri yok Şişli'de. Park yok. Yetmiş beş sokağı kapattık hafta sonu çocuklar oyun oynasın diye. Çocuklar; aynı apartmandaki arkadaşlarıyla, akranlarıyla tanıştı. Komşusu komşuyla tanıştı mesela. Altmış bin çocuk faydalandı. Daha çok var. Bunların hiçbiri yapılmıyor. Bunların hepsi durdu.
Bir taraftan da bunları yaparken Türkiye'de kurumlar çok zor durumda. Sadece Şişli Belediyesi değil; o dönem çok haber olmuştu, Şişli Belediyesi Türkiye'nin en borçlu belediyesiydi. Devletin en borçlu belediyesiydi. Önceki belediye başkanı çok toparlamaya çalıştı, toparladı. Ben de geldim, ben de toparlamaya çalıştım. En borçlu belediyesiydi. Kaynak geliştirmek için çalıştık. On bir aylık belediye başkanlığım boyunca iddia ediyorum; AK Partili belediyeleri bilmem ama Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanları içerisinde en fazla bakanla görüşen, en fazla Ankara'da üst düzey bürokratla görüşen ve toplantı yapan belediye başkanıyım. Üç kere de bakanla görüştüm. İki kere Çevre Şehircilik Bakanlığı, bir kere de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve ilgili bürokratlarıyla sadece nezaket ziyareti değil, toplantılar yaptık; teknik toplantılar yaptık.
Belediyenin kurum olarak güçlenmesi için çabalıyoruz. Kurum güçlü olması lazım ki hizmet üretsin. 'Belediyenin öz mülkü olması lazım' dedim. Belediyenin öz mülkü olsun ki kaynak üretebilsin, hizmet üretebilelim. Teknik çalışmalar yaptık, buralara yoğunlaştım on bir ayda. Bakın Sayın Başkan, on bir ayda belediyeye tam otuz altı tane mülk kazandırdık. Bu konu çok önemli bir konu. Bu konuya hiç değinmedim. Türkiye'de ilk defa bu konu... On bir ayda otuz altı tane mülk yaratarak Şişli Belediyesi'ne yaklaşık kırk altı milyar TL'lik, yani bir milyar doların üzerinde mülk kazandırdık. Biz buna ihdas dedik. Boş alanları çalışırsınız, kamunun hakkıdır bu ve o tapuları kamuya kazandırırsınız. İlmek ilmek, oya gibi kendi çalıştığım teknik arkadaşlarla oturduk, çalıştık. Bakanlığa gönderdik, Bakanlık onayladı; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı. Oradaki arkadaşlarla da çalıştık ve bir kaynak yarattık. Şişli için yaratıyorsunuz; Şişli Belediyesi'ne yarattık. Bunlar gerçek tapular. Yani fotobloktaki tapu değil, gerçek.
Şimdi ne oldu biliyor musunuz Başkanım? Cumhuriyet tarihinde bir ilktir, iddia ediyorum. Cumhuriyet tarihinde görülmeyen bir şey oldu: Şişli Belediyesi’nin bu tapuları bir gecede elektronik sistemden iptal edildi. Bir gecede tapuları iptal ettiler. Belediyenize tapusunu veren Bakanlıktı, tapular iptal edildi. Görüş yazısı yazdık, dedik ya biz böyle böyle bir işte anlatmıştık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na. 'Doğru mu?' dedik, 'Doğru' diye yazı yazdılar. Ben Sayın Murat Kurum'la bunları konuştum. Yazılarımı gösterdim. Teknik olarak hatalı olduğunu da kabul etmedi, teknik olarak doğruladı bizi. Onu da söyleyeyim. Bunu niye anlatıyorum? Bir şeye çabaladık. Yani burada bir olay değil, kurumu güçlendirmeye çabalıyoruz. Ama 'Yok' dediler. 'Bir dakika, Şişli'ye bir mülk verilmez.' Olur mu ya? Kamuoyunun malıydı, Şişli'nin helal malıydı.
Daha kötüsü ne oldu? Şişli Belediyesi'nin bu işleminden sonra Bakanlık, ilçe belediyelerinin böyle bir kaynak yaratmaması için hemen bir yasa çıkardı. Hemen! 'Hiçbir belediye bu işlemden sonra Türkiye'de ihdas yapamaz' dendi. Dediler ki 'Yok, yapmasınlar. Burası bir kapı açıyor, kapatalım.' Tamam. Bu neyi temsil ediyordu başkanım? Onu anlatacağım. Sayın Bakan, bir milyar doların üzerinde bir mülk diyoruz. Proje değeri iki buçuk - üç milyar dolar. Yani vatandaşın anlaması için söylüyorum, bugün otoyolların satılacağı rakam. Şişli'deki binaların yüzde doksan ikisi depreme dayanıklı değil. Yüzde doksan ikisi depremle yıkılacak yapılar. Bu parayla, bu kaynağı kullanarak Şişli'deki tüm binaları yıkın, kimseden cebinden beş kuruş para almayın, aynı metrekaredeki dairesini teslim edebiliyorsunuz. Yani Şişli'de kentsel dönüşüm sorununu çözüyorduk ya, bu kadar basit! Ve bunu Bakanlıkla yapacaktık. 'Olmaz' dediler, 'Yapamazsın' dediler. Dava açtık, tedbir koydurduk. İnşallah alacağız tapumuzu. İnşallah görevime döneceğim, Şişli'nin kaynağını yine Şişli'de, Şişli için kullanacağım.
On bir ay boyunca bu kentin geleceği, burada yaşayanların huzuru ve refahı için çalıştık. Kurumu güçlendirmek için çalıştık. Sayın Başkan bakın, Mecidiyeköy İstanbul'un en lüks AVM'lerinden biridir, hepiniz bilirsiniz. Bir ismi vardır, hiç söylemeyeyim ismini. İki sokak arkasında da Kuştepe vardır. Kuştepe'de biraz önce size bahsettiğim 'Bir Öğün Bizden' projesi... Biz çocuklara öğlen okulda karnı doysun diye yemek gönderdiğimizde Kuştepe'de okullaşma oranı arttı. Şişli'nin göbeğindeki bir mahallede, bir okula öğlen çocuğa öğün gönderiyoruz diye anne, 'Çocuğumun karnı doysun' diye çocuğu okula gönderdi. Böyle bir mahalleden bahsediyoruz. Arkasında böyle bir yoksulluk var. O AVM'nin arkasında böyle bir yoksunluk var. Anlatmaya çalıştığım şu: O mahallenin hakkı, o çocuğun hakkı, geleceği işte o AVM'ye, o kuleye satıldığı için görmezden gelinmiş. Bir kere daha bu kentin hakkına girilmesin; bir kere daha çocuğun, gencin, yoksunun hakkına girilmesin diye çalıştık.
Şişli'de bu hikayelerden çok var; biliyorum bu ülkede çok var. Hepiniz geçerken görüyorsunuz ama emin olun en sertleri, en acımasızları Şişli'de. Samimiyetle söylüyorum. Bakın, ben belediye başkanı adayıyken de söyledim bunu: Öyle bir ilçedir ki burası, yedi metrelik bir yolun karşısında milyon dolara daire alırsınız, hemen karşısında inanılmaz bir yoksulluk görürsünüz. O lüks arabalar o yoksunun önünden geçip evine girer. Öyle büyük bir tesadüf ki o yedi metrelik yolun karşısındaki o gökdelen bugün benim karşımda. Anlatacağım şimdi. Siyaset insan içindir. İşte komutanım, burada başlıyor başkanım. Ben o tek göz odada yaşayan Şişlili yoksul ailenin bu kentten alması gereken hakkını koruyorum. Peki sayın başkanım, ben yola nasıl çıktım? Bütün bu işlerin, isnatların hepsinin detayını anlatacağım ama yola çıkış hikayemi görmeniz lazım.
ALİ SUKAS'IN SAVUNMASI
Mahkeme Başkanı: Bu 12 No’lu eylemi anlatırken, ona ilişkin savunmalarınızda puanlama kriteri gibi bir husustan bahsettiniz bu tedarikçilerin belirlenmesine yönelik. O kısım biraz üstünkörü geçildi. Orada o puanlama kriteri neye göre belirleniyor? Orayı biraz açar mısınız?
Ali Sukas: Bu bizim kalite yönetim sistemleri gereği, her tedarikçinin üstlendiği işi yıl içerisinde nasıl yerine getirdiği sözleşmeye bağlı, sözleşmede belli olan hususlara uygun şekilde yerine getirip getirmediği, yani aldığı işi, hizmeti aksatmadan yerine getirip getirmediğiyle alakalı bir puanlama sistemidir. Buna göre birimler puanlandırmayı yaparlar. Ona göre de belli bir puanın üstünde puan alan firmalarla, daha sonraki süreçlerde tekrar ticari faaliyetlerimize devam ettiririz. Aksatan, işini yerine getiremeyen, yüklendiği işi zamanında yerine getiremeyenler de sistemin dışına çıkar.
M.B.: Bu kriter sizden önce de var mıydı?
A.S.: Vardı. Biz de onu geliştirdik de biraz daha. Hatta tamama da ermemişti. Daha hala geliştirilmesi gereken hususlar vardı. Mesela eksik olan tarafı, mali işlerle ilgili yani yüklenicinin finansal gücü noktasında kriterleri eksikti. Teknik olarak hazırlanmıştı. Bazı parametrelerin daha o şeye girmesi gerekiyordu. Onunla ilgili çalışıyorduk ama nihayete erdiremeden böyle bir sürecin içine girdik.
M.B.: Sunabileceğiniz o kriterin evrağı, herhangi bir şey var mı?
A.S.: Şu anda yok ama tedarik edilip dosyaya ikmal edilebilir. Yani şirkette vardır. Onlar her yıl düzenlenir zaten.
M.B.: Bu ödeme listeleriyle ilgili sunacağız, ibraz edeceğiz demiştiniz. Onları da eğer mümkünse temin edebiliyorsanız, onları da bize bir ibraz edin…
A.S.: Ödeme süreleriyle ilgili mi?
M.B.: Aynen öyle. Tamer Gümüş kısmında, ‘onu sunacağız’ demiştiniz zaten. Alacağız onu. Hani o puanlama kriterine ilişkin sunabileceğiniz bir şeyler varsa onu da bir görsek iyi olur.
A.S.: Tabii ki.
M.B.: Bir de bu ‘ödemeleri nakit ya da çekle yapıyoruz’ demiştiniz. Onun belirli bir sistemi var mı? Neye göre çekle ödüyorsunuz? Neye göre nakit ödüyorsunuz?
A.S.: Bizde işleyiş, açık cari hesaptır. Ama firmaların büyük bir kısmı gelir, çek almak ister. Onu hem piyasaya vermek için veya bankaya verip kredi kullanabilir. Bu firmaların talebiyle ilgilidir. Tabii ki bizim tercihimiz aslında finansal olarak peşin çalışmaktır ama biz kendi satışlarımız İBB’ye olduğu için, bize para geldiği veya geldiği miktar kadar ödeme yapabiliyoruz. Yani her şeyi kendi ticaretimizle, kendi kararlarımızla, kendi planlamamızla yapabilme durumumuz yoktu. O süreçteki aksamalardan dolayı, yıl içerisinde cari borçların artışları olur, yıl sonunda biraz daha toparlanma olur. Zaten bildiğim kadarıyla, belediyenin dörder aylık dönemlerde gelirlerinde bir miktar yükseliş olur. Yani ocak, nisan ya da mayıs gibi, işte eylül ya da ekim gibi. O yükselişlere göre bizim hak edişlerimizle ilgili ödemelerde talep ettiğimiz miktarlara yönelik biraz daha yüksek gelir. Ama hiçbir zaman için biz İBB'den hak ettiğimiz hak edişlerin ve ona bağlı olarak talep ettiğimiz miktarı hiçbir zaman alamadık. Talebimize karşılık, hep ortalama yüzde 50, yüzde 60 aralığında bir ödeme alabilmişizdir.
M.B.: Belirli bir sistemi yok yani anladığım kadarıyla? Biraz tedarikçilerin talebine göre kalemine göre değişiyor…
A.S.: Onların talebine göre.
TEDARİKÇİLERLE İLİŞKİLER VE YARDIM KARTLARI
M.B.: Tamer Gümüş'le ilgili bu iddianamede 121 No’lu eylem kapsamında, sizin yakınlık durumunuzdan bahsedilmiş. Orayı biraz daha açar mısınız? Bu samimiyet dereceniz nedir bu Tamer Gümüş'le?
A.S.: Başkanım, benim bütün tedarikçilerle hangi seviyede ilişkim varsa, Tamer Gümüş de odur. Tamer Gümüş'le olan spekülasyonların kaynağı, biraz aile içi problemlerden kaynaklanıp bize yansıtılan kısmıdır. Yani mesela Büyük Çamlıca Grubu vardır. Tamer Gümüş, o ailedendir. Ama kendi aralarındaki bir ticari ayrılıktan sonra, işte diğer aile büyüklerinin ona karşı ‘işte bizim kontrolümüzden çıkıp, kendi başına nasıl iş yapabilir…?’ Yani aile içi bir çatışma aslında o. Ben arkadaşları da uyarmıştım. Kendileri de biliyor. Yani hiçbir grubun, bir ailenin kendi içindeki özel ilişkileri bizim ticaretimizin öznesi olamaz. Biz, kişilerin yaptığı işe göre, iş yapma kapasitesine göre… Aldığı işi yerine getiriyor mu, getirmiyor mu? Bizim için önemli olan kriter odur. Aile içindeki çatışmalar ya da muhabbetler bizi ilgilendirmez. Orada bir problem olup, bizim şirkete yansıyan bir durumdur o. Benim Tamer Gümüş'le özel bir şeyim yoktur. Sadece yurt dışında kendi ailesi içinde görev yaptığı sürede de yaklaşık 15-20 yıllık bir dönemde de benim bildiğim, birçok kişi de bunu bilir, yurt dışı operasyonlarını yöneten kişidir. Onun için yurt dışı operasyonlarda zaman zaman onu da değerlendirmişizdir. Ama bir ayrıcalığı yoktur. Yani işlem hacminin zaten yoğunluğu şeydedir, yani soğanlı bitki alımındadır ağırlıklı olarak.
M.B.: Bu yurt dışı seyahati de ondan kaynaklı yani?
A.S.: Yani şimdi öyle bir yansıtılmış ki… Ben, sanki sadece Tamer Gümüş'le yurt dışına gidiyorum gibi bir şey var. Başka bu tarz ziyaretlerim gerçek değil! Yani ben Ticaret Odası'nda da meclis üyesiyim. Ticaret Odası'ndaki peyzaj komitesiyle de yurt dışına gittim birkaç kez. Başka firmalarla da gittim. Ama oralara fuarlara gidiyorsak, fuarda biz zaten bir sürü tedarikçiyle karşılaşıyoruz, oturup kalkıyoruz.
M.B.: Bu yardım kartlarıyla ilgili savunmanız esnasında not almışız. Şimdi o eylem 121 kapsamında, diğer eylemlerde de geçiyor bu yardım kartları konusu. Burayı biraz detaylandırın. Bu yardım kartları neye göre alınıyor? Nasıl belirleniyor? Kim getiriyor? Rakamlar nedir? Belli bir kriteri var mı? Alındığı zaman kim teslim alıyor? Nereye teslim ediyor? Sizin ağaç aşığı olarak böyle bir yükümlülüğünüz, göreviniz, sorumluluğunuz var mı? Sizden önce böyle bir belediyede bir uygulama var mıydı?
A.S.: Başkanım, bildiğim kadarıyla bu bir gelenek. Çünkü ben de o vesileyle bununla karşılaştım. Yani bizde iş yapan diğer şirketleri bilmiyorum ama bizde iş yapan şirketler, Ramazan ayında kendi zekatı, hayrı noktasında, kendi gönlünden neyi takdir etmişse, getirip bize bırakırlar. Yani sadece bana getirmezler. İşte diyelim satın almayla daha çok işi olan varsa satın almaya getirir; fidanlıkla işi olan varsa oraya getirir filan. Yani bunlar bir disiplin içinde olması için bir toplanıp, bir havuzda toplanıp; bunlar biz de bir kısmını bizim personelimizden ihtiyacı olan varsa -alışveriş kartıdır bunlar, market kartıdır- personelimizin ihtiyaçları için kullanırız. Bir kısmını biz Büyükşehir'e, iştirakler kısmına gönderirdik; çünkü orada da bu konular gündem olurdu zaman zaman. Ama bu sistematik veya tanımlanmış veya şirketlere, iş hacmine göre şöyle tanımlanmış, böyle tanımlanmış bir zorlama yoktur. Burada tesadüf, adamın gönlünden geçmiş; bunu işte kendi ulaşamıyordur çevresinde, daha sağlıklı dağıtılacağını düşünerek, geçmişten beri gelen bir gelenektir bu. Bizim dönemimize has bir şey değildir. Ve kastedilen siyasi amaca yönelik bir organizasyon da değil.
M.B.: Bunu belli bir şeyi var mı, tutulduğu kayıt?
A.S.: Herhangi bir kayıt olmazdı.
M.B.: Rakamların falan tespit edildiği…
A.S.: Yok, öyle bir kayıt olmadı. Belki o geldiği dönemde bir küçük şey yapılmıştı dönemsel olarak ama o sistematik bir şey olmadığı için ve bir program ya da plan dahilinde olmadığı için de böyle bir kayıt yok. Bunu da aynı şekilde...
ARAÇ GİYDİRME
Ali Sukas: Esas olan şu belki, bu yönüyle de bakmak lazım: Şimdi ben on aydır tutukluyum. Gözaltına alınmadan yaklaşık dokuz gün önce bu olay gerçekleşti. Ben şunu fark ettim; benimle çalışanlar tutuklandığına göre, İBB operasyonları sürecini de biliyorum. On beş günde bir yirmişerli, kırkarlı, ellişerli kişi gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Yani benim de gözaltına alınacağım ve tutuklanacağım noktasında hiçbir tereddüdüm yoktu. Dokuz gün önce bu tabloyla karşılaşmış, bu durumu görmüş birisi olarak; eğer ki yeşil pasaportum da var eşimin hukukçu olmasından dolayı, yani ben kaçardım. Kaçabilirdim, bu imkanım da vardı. Ama ben kaçmadım çünkü suçsuz olduğuma inanıyorum. O gün de inanıyordum, bugün de inanıyorum. Adalete de güveniyorum. Neticede on aydır yatıyoruz, evet olabilir; ama sonuçta beraat edeceğime de inanıyorum. Hukuka da güveniyorum, adalete de güveniyorum. Yani kaçma riskimin olmadığını da ifade edeyim burada.
Mahkeme Başkanı: Başka soru var mı?
Savcı: Var başkanım, son bir sorum daha var. Şimdi bu 'sarılar' meselesi var zaten, Başkan Bey de soruyu sordu; araç giydirme hikayesi. Bu araç giydirme hikayesinde aracı siz giydirdiniz galiba
Ali Sukas: Ben çıplak kiraladım, aracı kendimiz giydirdik.
Savcı: Bu araçları size sarılar tahsis etti bu şekilde.
Ali Sukas: Bu araçlar sarıların değil, önce onu tekrar söyleyeyim; araçlar sarıların değil, bir başka firmanın. Onların çevresinden bir başka firmadan bulundu, alındı. Ücreti mukabilinde biz kiralama yaptık. Ama nihayetinde onun ücretini ben ödeyemedim, anlatmak istediğim o.
Savcı: Giydirmeyi siz yaptığınızı söylüyorsunuz, bununla ilgili faturanız var mı?
Ali Sukas: Bilemiyorum üzerinden çok şey geçti. Yani bir de ben o seçimde, hakikaten bunu samimiyetle söylüyorum, seçimle ilgilenmedim.
Savcı: O hususta sizlerin eşinizle mi görüştüler?
Ali Sukas: Eşimle değil. O dönem bize yardımcı olan arkadaşlar vardı. Şu an kimlerdir, tam hangisi hangi işi yaptı bunu hatırlamam mümkün değil. Yani bu çok çok hızlı gelişen bir süreçti zaten.
Savcı: Şimdi başkanım son soru; Ümit Polat beyanlarında, Ağaç A.Ş. kiralama işleri için Ali Sukas Ahmet Sarı ile beraber birden çok defa İBB’ye gidip bu ihalelerin görüşülmesini gerçekleştirdiği şeklinde beyanları vardı. Daha sonra bu işi tek geçerli teklifle sarıların aldığını söylüyor. Bu ihaleyle ilgili bilginiz var mı ve ihale nasıl sonuçlandı?
Ali Sukas: Ümit Bey biliyor ki e-ihale yapıldı. Yani e-ihalede dışarıdan herhangi bir kişinin müdahale etme şansı yok. Ben istesem de edemem. Komisyonda değilim. Yani ben oradan bir evrak, başka katılanların evrakını eksiltemem. Bir katılımcıya 'girme' diyemem. Bu herkese açık, elektronik sistem üzerinden yapılan elektronik ihalelerdir. İhale budur, yani isteyen herkes girebilir. Ama diyelim on beş kişi dosya indirmiş, indirebilir. Yedi kişi ihaleye katılmış; ama geçerli teklif bir. O teklifin geçerliliğini de teyit eden ben değilim. Yine sistem diyor ki: 'Bu kadar teklif var, bunların içerisinde şartlarını yerine getiren tek firma budur.' Şimdi ben o ihaleyi iptal etsem kişi dava açacak, gidecek hakkını alıp gelecek. Bizim süreçlerimiz aksayacak. Yani orada benim, Ümit'in ya da ihale komisyon başkanının o ihalelere müdahale etmesi, istese de mümkün değil.
Savcı: Peki, görüşmesi kapsamında olmasa bile Ahmet Sarı ile beraber bu tarz konular için daha önceden İBB’ye gittiniz mi hep beraber?
Ali Sukas: Hayır. Yani bu kadar basit. MASAK raporunda yüz binlerce sayfadan oluşan raporlar var, baz kayıtları var. Yani buna bakılmadı mı? Ahmet Sarı ile biz İBB’ye gittik birkaç kez. Ama birikmiş alacaklarının planlanabilmesi için gittik.
Savcı: Peki diğer Müteahhitlerle benzer şekilde ödemesi biriken şahısları İBB’ye götürüp bu şekilde görüşmesi yapıyor musun?
Ali Sukas: Ahmet Sarı'nın durumu farklı. Bakın, 1.3 milyar rakamı çok yüksek bir rakam; yani bir milyarın üzerinde alacağı oluşmuş birisinden bahsediyoruz. On bin lira, yirmi milyon ya da beş milyon alacağı olan birisi değil. Benim çözme kabiliyetimde olmadığı, beni aşan bir süreç olduğu için Mali İşler Daire Başkanlığına gittik. Yani İBB’ye giderken biz Ekrem Başkan’ın özel kalemine gitmiyoruz. İBB’de Bakırköy’de Mali İşler Daire Başkanı vardır, mali işlerden sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı vardır. Ödemeler onlardan çıktığı için biz onunla görüşmeye gittik. Yani 'Bunu nasıl ödeyeceğiz?' diye... Yoksa benim bütün operasyonum, bütün İstanbul’daki hizmet duracak. Çünkü o araçlar olmadığı takdirde hizmet üretme şansınız yok. Çöp toplayamazsınız, topladığınız çöpü atık merkezine götüremezsiniz, tankerle sulama yapamazsınız, personeli sevk ve idare edemezsiniz. Yani böyle bir yapıdan bahsediyoruz. Ve alacağı birikmiş, bizim kendi başımıza ödeme şansımız olmayan bir firmanın alacağından bahsediyoruz. Bunun için doğal olarak gidiyorsun, muhataplarıyla konuşuyorsun, bir çözüm üretmeye çalışıyorsun. Bir iki defa da ben gitmiş olabilirim, gitmişimdir de. Çünkü ciddi bir kriz var yani, o krizi çözmek için gidiyoruz.
ALİ SUKAS’IN AVUKATI KAPTAN YILMAZ’IN SAVUNMASININ İKİNCİ BÖLÜMÜ
Şimdi Ensar Güney’den devam ediyorduk. Ensar Güney’in iddialarının zaman bakımından tutarsızlığını belirtmiştik. 2023 yılında, 40 milyonluk alacağına karşılık çekleri tahsil ettiğini kabul ediyor Ensar Güney. Bu süreçte kendisinden herhangi bir menfaat temin edildiği iddiasında değil. İddiasını buna karşılık 2024 sonu ve 2025 yılı başlarına oturtuyor. Eğer iddia edildiği gibi —yani iddianamenin temel kurgusundan hareketle söylüyorum— sistematik bir yüzde 10 komisyon alma, seçimi finanse etme olmuş olsaydı, çok daha yüksek tutarlı önceki ödemelerde, yani 2023 yılına kadar yapılan 40 milyon ödemeden de bir yüzde alınmış olması, talep edilmiş olması beklenirdi. Ayrıca 2025 yılı Şubat ayında verildiği iddia edilen çeklerin, dosyada ileri sürülen 2024 seçim finansmanı kurgusuyla da uyuşmadığı açıktır. Savunmamın başında belirtmiştim; eylemlerin bir kısmında seçimden çok sonra yapılan ödemeler de seçimin finansmanı olarak sunulmuştur. İddianamede değerlendirme bu yöndedir.
Ensar Güney'in kayıtlarına da bakmakta fayda var. Eylül ayında Ümit Polat'ın kendisinden para istediğini belirtiyor. Buna karşılık Ensar'la Ümit Polat'ın Eylül ayı içerisinde 4.9, 10.9, 20.9 tarihlerinde Yalova, Altınova adresinde ortak baz kaydı bulunduğu söyleniyor. Şimdi bu kısmı iyi dinlemenizi istiyorum Sayın Başkan. Şimdi Ensar Güney parayı Ekim ayında götürdüğünü beyan ediyor. Buna rağmen HTS kayıtlarında 09.09.2024 tarihinde baz birlikteliği bulunduğu gerekçesiyle, paranın aslında bu tarihte verildiği kabul ediliyor. Bakın, her eylemde benzer bir kurguyu ortaya koyuyorum. Dikkat çekici olan husus ne burada? Bu sonucun herhangi bir somut delile değil, tamamen "bir aylık yanılgı hayatın olağan akışına uygundur" şeklindeki yoruma dayanıyor. Yani Ensar Güney, parayı Ekim ayında götürdüğünü söylerken, bazın Eylül ayında verilmesini "bu kadar yanılgı olur, kişi bir ay yanılabilir" diye savcılık kendince yorum yapıp, bu bazla iddiayı örtüştürüyor. Ceza muhakemesinde tarih, yorumla değiştirilecek bir unsur değildir. Kişinin açık beyanı Ekim ayını gösterirken, bunun hiçbir veri olmaksızın Eylül ayına çekilmesi, delilin değil sonucun esas alındığını göstermektedir. Bu durum objektif değerlendirme değil, önceden kurulan senaryoya delil uydurma niteliğindedir.
2024 tarihine ilişkin yapılan değerlendirme de benzer şekilde sorunludur. Bu tarihte Yalova'da ortak baz kaydı bulunduğu belirtilerek, "rüşvet anlaşmasının burada yapıldığı anlaşılmıştır" denilmektedir. Görüşmenin içeriğine dair hiçbir kanıt, tanık veya somut veri bulunmadan, sadece baz birlikteliği rüşvet anlaşmasının yapıldığının delili sayılmaktadır. İddianamede atıf yapılan MASAK raporunda da sanık beyanlarının aynen hesap hareketleri ile örtüştüğü, söz konusu para hareketlerinin banka hesap hareketleriyle büyük oranda doğrulandığı belirtiliyor. Sayın Başkan; dosyada hesap hareketi falan yok! Neyi neyle doğruladıklarına dair bir veri bulamadım dosyada. Ensar Güney "Evdeki parayı toparladım, bankadan para çekmedim" diyor. MASAK raporu "Hayır, çektin. Bankada para hareketi var" diyor. Ortada banka hesap hareketi yok, bir daha söylüyorum. Şimdi savcılık, olmayan banka hareketini —bakın olumsa yine anlayacağım, hani öyle yorumladı diyeceğiz— ortaya hiçbir banka hareketi koymadan, kişinin "evdeki paramla rüşvet verdim" beyanını, olmayan para hareketiyle, banka hareketiyle doğruladığını söylüyor savcılık! Şimdi ben bu iddianın neresine ne savunma yapayım? Aslında işimiz çok kolay Yargıç. Yani hukuk rayında gitse, tekrar tekrar söylüyorum; bu dosyalar için müvekkilin atılı suçları işlediğine dair dosyada tek somut delil yok. "Suç atma niteliğindeki beyanlardır" diyerek özetlenebilecek bir savunma aslında saatlerdir yapmaya çalıştığım.
Savaş Bayrakta. Eylem 125'e geçiyorum. Savaş Bayraktar, Ağaç AŞ ile 2008 yılından beri çalıştığını… Bu da yaklaşık 2019 öncesi çalışanlardan, 20 yıla yakın Ağaç AŞ ile çalışan bir iştirakçi. 2019 seçimlerinden sonra Ağaç AŞ ile ticaretinin kesildiğini; bu dönemde yaklaşık bir buçuk milyon alacağının uzun sürede ve parça parça ödendiğini, 2022 yılında sınırlı bir alım, 23 yılında 10 milyon, 24 yılında ise yaklaşık 35 milyon tutarında satış yaptığını, ödemelerinin yapılmadığını söyleyerek; Mart 2024 başında Ümit Polat'ın kendisinden 500 bin, 50 bin dolar talep ettiğini, bu parayı veremeyeceğini belirterek 500 bin TL teslim ettiğini söylüyor…Şimdi pazarlık, iddiaya göre 50 bin dolarla başlıyor ama 500 bin lira getirerek razı ediyor. Şimdi Ümit Polat’a yönelik bir iddia ama yine iddianamenin hâlini ortaya koymak bakımından bu dosyayla ilgili de savunma yapacağım. Savaş Bayraktar; 29.03.2024 tarihinde, yani seçimden yalnızca iki gün sonra Ağaç A.Ş. tarafından 4 milyon ödeme yapıldığını, bu ödemenin iddianamede rüşvetle doğrudan ilişkilendiriliyor.
Rüşvetin fiilen verilmesinin seçimden sonra yaklaşık iki hafta içerisinde, yani nisan ayı ortalarında olduğu söylenmektedir. Eğer rüşvet seçim finansmanı için alındıysa, seçimden sonra yapılan ödeme ile yine iddianame kurgusu birbiriyle çelişir durumda olmaktadır. 29.03.2024 tarihinde dört milyon TL’nin ardından 01.04.2024 tarihinde 500 bin lira nakit para çektim ve bunu seçimden sonra götürdüm ödedim diyor. Banka hareketlerine bakılıyor, paranın çekilmesi seçimden sonra. Şimdi asıl mesele; bu 500 bin lira rüşveti Ümit Polat’ın... Bakın bu tarihi bir daha söyleyeyim size Sayın Başkan: 01.04.2025 tarihinde hesabından çektiği 500 bin liranın rüşvet vermek amacıyla çekildiğini söylüyor iddianame. Delili de ne olarak söylüyor biliyor musunuz? Ümit Polat’ın 14.05.2024 tarihinde hesabına 52 bin lira para yatırmasını gösteriyor delil olarak. Ben anlamakta güçlük çektiğim için tekrarlama ihtiyacı duyuyorum: Yani kişi hesabından 500 bin lira para çekiyor, getiriyor, birine rüşvet olarak veriyor; o da bir ay sonra hesabına 52 bin lira yatırıyor. Şimdi biz bu kurguya; veriler birbiriyle örtüşüyor, rüşvet alma-verme suçu oluşmuştur diyoruz.
Eylem 126; 125'e söyleyeceğim başka bir şey yok. Bünyamin Durukan; 15 yıldır Ağaç A.Ş. ile çalıştığını söylüyor. Bakın bu beyanlar, ifademin başında eyleme konu tedarikçilerin yaklaşık yüzde 75-80’inin 2019 öncesi de çalıştığı kendi beyanlarıyla da sabit. Mart 2024 itibarıyla alacağının 25 milyon TL’ye yaklaştığını, yine Ümit Polat’ın kendi seçimi finansı için 30 bin dolar istediğini, bunu karşılayamayacağını söylemesi üzerine hesabına bir buçuk milyon yatırıldığını, Nisan 2024’te yaklaşık 15 bin Amerikan dolarını Ümit Polat’a odasında verdiğini söylüyor. Şimdi Bünyamin Durukan beyanı son derece genel; yalnızca '2024 yılı nisan ayında para verdim' diyor. Bu ifade belirli bir gün, saat, somut olay içermeyen; genel, geniş ve belirsiz bir zaman dilimini kapsamakta. Buna rağmen nisan ayı içerisinde tespit edilen 02.04, 05.04, 09.04, 17.04 yani dört farklı güne ait baz kaydının bu belirsiz beyanı doğruladığı söyleniyor. Yani '2024 Nisan’da rüşvet verdim' denilince, o ay içerisinde bir tane bulsalardı onu da dayanak göstereceklerdi; beş tane buldular, 'hangi bazı kabul edersen olur'. Neticede bir önceki ya da iki önceki eylemde bahsettim; 2024 yılı gibi tüm yılı kapsayacak beyanı da yine savcılık, yıl içerisinde hiç tarih vermeden baz kayıtlarıyla doğruluyor. Çünkü '2024 yılında baz verdikleri görülmektedir' diye doğrulamıştı.
Şimdi daha önemlisi; 31 Mart 2024 seçimlerinden sonra bir ödeme iddiası var burada da. Yine savcılığın seçimleri finanse etmek için rüşvet alındığı iddiası bu dosya bakımından da örtüşmemekte. Alaattin Vardar dosyası, 127. eylem. Vardar'ın 2023 Aralık ayı itibarıyla 93 milyon 735 bin TL biriken alacağı olduğunu, bu alacağını alabilmesi için 30 bin dolar ödemesi gerektiğinin söylendiğini; 20.11.2023 tarihinde 35 milyon, 04.01.2024 tarihinde 30 milyon, 09.05.2024 tarihinde 20 milyon olmak üzere toplam 85 milyonluk kendisine bir ödeme yapıldığını beyan ediyor. Bundan 10 gün sonra da Ümit Polat’ın Alaattin’in Başakşehir’deki ofisine gittiğini, orada kendisine yatan paradan —aynen cümlesini söylüyorum— 'peyderpey çekerek' 30 bin doları hazırladığını, bu parayı Ümit Polat’a teslim ettiğini söylüyor.
Burada da müvekkile doğrudan ya da dolaylı yöneltilen bir suçlama yok ama bir detayına bakalım. Yine seçim finansmanı kurgusu burada da seçimden sonra bir ödeme olması bakımından örtüşmüyor iddianamenin temel mantığıyla. İddiaya göre aslında 2023 Aralık ayında müvekkil Ali Sukas tarafından yapılan bir talep olduğunu, 14 Mayıs 2023 seçimlerinden yaklaşık 7 ay sonraya denk geliyor bu tarih. Yani seçim finansmanı, biraz önce dediğim üzere bu dosyada da ayakları yere basmayan bir iddia olarak kalmakta.
Şimdi ikinci iddia; Alaattin Vardar toplamda 85 milyon —çok özür biraz önce yanlış toplamışım— 30, 35 ve 20 milyon olarak 85 milyon kendisine bir ödeme yapıldığını, bunun karşılığında da 30 bin dolar ve 10 bin dolar, toplam 40 bin dolar para ödedim diyor. Şimdi başkanım, burada dönem kuruna yine baktık, yuvarladık 31 küsurdu, dönem kuru 32 TL paranın ödendiği iddia edilen tarihte. 40 bin dolar da 1 milyon 280 bin TL’ye karşılık geldi.
Şimdi iddianamenin %10 kurgusuna yine bakıyoruz; 85 milyon bir ödeme yapılmış —toplam ödemelerden bahsetmiyorum bu arada, biraz savunmanın sonunda toplamda ne kadar tedarikçilere ödeme yapmışız, ne kadar rüşvet aldığımız iddia ediliyor, bu dosyadaki %10 kurgusuyla ne kadar uyuşuyor onu da anlatacağım— ama burada yani 'seçimde toplanan para üstünden yüzde belirleyelim hadi' dedik, 85 milyon rakamda 8,5 milyon yapıyor. Ne kadar para ödediği iddiası var? 1 milyon 280 bin. Yani %10 iddiası %1,5’a düşmüş.
Bunu tekrar tekrar söylüyorum Başkanım, şu iddianame şu olsaydı bunu başka türlü savunurduk: 'Bireysel rüşvet alıyorsunuz' denseydi, %10 gibi bir rakam ortaya konmasaydı, 'Kimden ne kadar alabiliyorsanız, kim ne kadar veriyorsa alıyorsunuz' denseydi başka bir savunma yapardık. Ama iddianamenin bütün kurgusu seçim finansmanı; hatta 2019’da müvekkilin üye olduğu bir örgüt —hatırlatırım— Cumhurbaşkanlığı seçimini hatta finanse için 2019’dan başlayan bir hazırlığın finansmanından bahsediyoruz. Onun için bu belirttiğim çelişkiler, ödemelerin seçim öncesi seçim sonrası yapılıp yapılmadığı, rakamın %10’a tekabül edip etmediği... Yaklaşabilir ama bak %1,10. Hatta bak hangi olay şimdi net hatırlamayacağım, %10 dedikleri iddiada ödenen para %10’un 50’de biriydi. Ama savcılık yine %10 iddiasında ısrarcıydı.
HTS baz kayıtlarına ilişkin değerlendirmede de ciddi hata var; 26 Ocak 2024 tarihinde Ümit Polat ile Alaattin Vardar’ın aynı bazda sinyal verdiği belirtilmekte, bu durum para teslimi ile ilişkilendirilmektedir. Ancak burada baz kaydında saat bilgisi yoktur. Bu dosyada beşinci olarak 09.05.2024 tarihli ödeme sonrasına ilişkin değerlendirme daha da çelişkili. İddiaya göre bu tarihten yaklaşık 15 gün sonra müvekkil Ali Sukas’a 10 bin dolar getirmiş. HTS kayıtlarında tek bir tarih yerine 22, 27, 28, 29 ve 31 Mayıs 2024 gibi çok sayıda baz çakışması gösteriliyor. Bu durumda şu soruyu sormamız gerekiyor: Hangi tarih rüşvet teslimine karşılık gelmektedir? Fazla tarih varken bunların hangisinin suçlamaya esas alındığı açıklanmak zorunda değil midir? Tarihlerden hangisi uyuyorsa o tarihi mi suçun işlendiği tarih olarak kabul edeceğiz?
Şimdi son olarak bu eylemde; MASAK, Alaattin Vardar’ın hesabına Ağaç AŞ’den 65.000 TL para geldikten sonra, 09.05.2024 tarihinde 20 milyon TL daha ödeme yapıldığından, toplam 85 milyonluk ödemeden bahsediyor. Bundan yaklaşık 15 gün sonra müvekkilin Ağaç AŞ’deki kamu odasına gelerek 10.000 doları bizzat teslim ettiği iddiasına ilişkin olarak; 22.05.2024 tarihinde 150.000 TL para çekme işleminde bulunulduğunun tespit edildiğini belirtiyor. Müvekkile yapılan 10.000 dolar ödemenin kaynağına dayanak; Vardar’ın 22.05.2024 tarihinde çektiği 150.000 liradır. Kurlarla çok haşır neşir olduk bu dosyada; burada da baktık, kurlar ne diyor bize? Anılan tarihte dolar kuru 32 lira; çekilen tutar 4.687 dolara karşılık geliyor. 150.000 TL ile 4.687 dolar alabilen Alaattin Vardar, 10.000 doları müvekkile rüşvet veriyor! Ve bu kayıtlar birbiriyle örtüşüyor... Dosyamızın iddiası bu, başka bir şey söylemiyorum.
Eylem 128, Fikret Baydemir... Şimdi Baydemir de "2024 Şubat ayında Ağaç AŞ’den 7 milyon civarında alacağım var" diyor. Ümit Polat ile görüştüğünü; "Şirketin hesabına yarın 3 milyon TL çıkarırım, 1.800.000 bedelini de çek veririm, kalanı da kısa bir süre sonra öderiz, sen de bize 1 milyon ver" dediğini iddia ediyor. Ödeme yaptığı tarihte ancak alacağını alabileceğini düşündüğü için —bir de %10 komisyonu düşünmüş— 1.800.000 bedelli çeki teslim aldıktan sonra Ümit Polat’a "Neden bu şekilde yapıldı?" diye sorulunca; işte sizin de burada soru haline getirdiğiniz "Para istenecek adam var, istenmeyecek adam var" beyanına atıfta bulunuyor. Ertesi gün de, yani 09.02.2024 tarihinde Baydemir Çiçekçilik hesabına 3.000 TL yatırıldı. İçeride kalan alacağı olması sebebiyle; iddia edilen tutarın, talep edilen tutarın yarısı nispetinde 480.000 lira tutarında bir parayı çekip hazırladığını; Ağaç AŞ’deki odasında yaptığı görüşmede parayı dolar olarak istediğini, bu sebeple 15.000 dolar satın alarak odasının dolu olması sebebiyle parayı Murat Or’a teslim ettiğini söylüyor. 480.000 TL ile 15.000 dolar satın alıyor... Fikret Baydemir’in beyanları da kendi içinde çelişkili. Komisyon oranı, talep edildiği ileri sürülen tutar ve fiilen ödendiği söylenen miktar arasında açık uyumsuzluk var.
Özetleyerek gitmeye çalışıyorum. MASAK verilerinde ve beyanlarda paranın belirli bir şekilde temin edildiği ileri sürülürken. Banka kayıtlarının bu anlatımı doğrulamaması, iddianın maddi gerçeklikle örtüşmediği sonucunu doğuruyor. Şimdi bu dosyadaki en temel çelişkiyi söyleyeyim Sayın Başkan: Para miktarı ve ekonomik davranış bakımından burada da ciddi çelişkiler var. Fikret Baydemir kendi beyanına göre; 9 Şubat tarihinde hesabına üç milyon TL para yatırıldığını, buna rağmen talep edilen parayı tam olarak hazırlayamadığını, ancak on beş bin dolar karşılığı dört yüz seksen bin TL civarında bir para toplayabildiğini söylüyor. Bu beyan kendi içinde açık bir mantık hatası içeriyor; şöyle ki: Hesabına yeni yatırılmış üç milyon gibi yüksek bir tutar varken, talep edilen dört yüz seksen bin seviyesindeki bir parayı toparlayamadığını, bulamadığını söylüyor. Kaldı ki MASAK raporunda bu üç milyon TL'yi 14 Şubat 2024 tarihinde çektiği bilgisi veriliyor.
İkinci olarak; MASAK raporuna yapılan atıf içerik bakımından yetersiz. Raporda 14 Şubat 2024 tarihinde on beş bin dolar para çekildiği belirtilmekte ve aynı zamanda 8 Şubat 2024 tarihinde de on üç bin dolar para çekildiği belirtilmektedir. Şimdi sanık; 'Banka hesabımdan dört yüz seksen bin lirayı parça parça çektim.' diyor başkanım, değil mi? Yani banka hesaplarına bakıldığında; on beş gün, yirmi gün, bir ay içerisinde farklı para çekim işlemlerinde dört yüz seksen bin liralık bir rakam bulmamız lazım. Para hareketlerinde TL çekiminde dört yüz seksen bin lirayı doğrulayacak ne tek bir çekim ne de parça parça çekimde böyle bir TL para hareketi yok. Ne var peki? Biraz önce bahsettim; 14 Şubat'ta on beş bin dolar var, 8 Şubat'ta on üç bin dolar var. 480 bin karşılığında on beş bin dolar'dedi ya; ee, bankadan da on beş bin dolar çekmiş, tamam işte. 'Bu on beş bin doları verdim.' dememiz lazım burada. Ama şahıs öyle demiyor. 'Bankadan çektiğim on beş bin doları aldım, götürdüm, verdim.' dese yine buna bir şey söylememiz lazım; TL çektim, parça parça çektim, gittim dolar aldım, götürdüm, ödedim.' diyor. Savcılık ise bankadan çektiği 15 bin dolar parayı bunun delili olarak sayıyorum. Ayrıca 08.12.2024 tarihli bir bazı bu olayın delilleri arasında zikrediyor. Olay tarihimiz kaç? 2024 Şubat. Baz kaydımız ne zaman? 2024 Aralık. Kusura bakmıyorsunuz değil mi Başkanım? İddianameye ara sıra laflar ediyorum. Mesela Şubat, Aralık... On ay. Ya Allah’tan kork, on ay sonrası bazı kaydı, on ay öncesi para tesliminin delili olarak sunulur mu? İnsan utanır biraz!
Adem Yavuz, Eylem 129. Bunun detay olay anlatımına girmeyeceğim Sayın Başkanım. Netice itibarıyla "500 bin lira bir para getirdim" diyor Ağaç AŞ’de bunu TL olarak... Bu parayı odasından çıkıp görünce "Ya sen ne yapıyorsun bu kadar parayla buraya gelinir mi?" dedi. Paramı topladım, sanıyorum Ümraniye’de parayı bozdurmaya gidiyor, döviz olarak dövize çevirip, gelip Murat Or’a teslim ediyor. Şimdi Sayın Başkan, biz bu iddianameye göre arsız ve yüzsüz olmuşuz zaten! Hazır gelen parayı —bir de rüşvet parası bu— geri gönderilir mi bu adam? Bunu geri getirmeyebilir. Gelmiş parayı cinsini beğenmiyoruz. Yani doları da niye topladığımızı hala anlayabilmiş değilim. Yani bunu seçim finansmanı için topluyoruz ya; seçim bu ülkede yapılacak bir seçim ya, TL olarak harcayacaksın. Muhafaza etme kolaylığı falan diye izah edilebilir belki.
Ama ben buradan sanıyorum Murat Or’a soru yönelttim: "Ağaç AŞ’de müdürün odası, o alanı bir tarif eder misiniz?" diye. İşte çaycının, bekleme salonunun, sekreterin, herkesin olduğu bir alandan bahsediyor. 500 bin dolar da —hani ben bir deste hesabı yapmadım ama— böyle ciddi bir battal boy poşet herhalde en azından yapar. Bu örgütte bir gizlilik unsurlardan biri ya, şu dosyaya bakıyorum, en azından meslektaşlara, örgüt savunması yapacak meslektaşlara gizlilikle ilgili... Örgütün en azından o unsurdan kurtardığımızı düşünüyorum. Şimdi ne yapıyor Adem Yavuz? Şimdi siz Eyüp’ten kalkıp Altunizade’ye niye gidersiniz Sayın Başkan? Dövizci tanıdığınızdır, uygun rakama döviz alacaksınızdır, onun için gidersiniz. Peki, Adem Yavuz muhtemelen de onun için gitmiştir. İddiayı doğru kabul ederek konuşuyorum. Mesafe yaklaşık 50 kilometre gidiş geliş. Bir baktık; 2022 sonu dolar kuru —çünkü Adem Yavuz "2022 sonunda" diyor tam olay tarihi. 2022 yılı sonuna, ya 31 Aralık 2022’de dolar kuruna baktık 19 TL’ymiş. 500 bin TL’yi dolara dönüştürdüm, 26.315 dolar etti. Yani Adem Yavuz’un söylediği 22 bin dolardan 4.315 dolar fazla para yapıyor. Adem Yavuz eğer varsayımsal konuşmamıza göre dövizci arkadaşı ise kendisini 4.315 dolar kazıklamış Sayın Başkanım. Devam edeyim; gelip "Doları verdim" diyor ya, 500 bin TL karşılığı 22 bin dolar... 4.300 dolar da kazıklandı.
Peki Sayın Savcılık bu 500 bin TL ödemeyi nasıl tespit etmiş biliyor musunuz? 15.08.2022 tarihinde Aden Süs şirketine Ağaç AŞ, 500 bin lira ödeme yapmış. Şirket hesabından da 16.08.2022 tarihinde 30 bin dolar para çekilmiş. Kafanız karıştı, benim de karıştı bir daha söyleyeceğim: Bakın, Ağaç AŞ, Aden Süs —Adem’in şirketine— hak edişi doğmuş, 15.08.2022 tarihinde 500 bin lira ödemiş. Adem de bu parayı değil, bir gün sonra bu tarihten hesabından —demek ki dolar hesabı da var— 30 bin dolar para çekmiş. Sonra ne yapmışız? Sayın Başkan bu olay 8. ay, Ağustos’ta hesabına yatırılan 500 bin liradan sonra çektiği 30 bin doları Aralık ayı olsa gerek... Mesela "2024 sonu" diyor ya, ne alalım diye sordum; hatta meslektaşlarıma da o hususu sordum: "Yıl sonu deyince ne anlarsınız?" 2024 mesela, "Aralık anlarız" dediler. "Kasım anlar mısınız?" Kasım da anlaşılabilir. Ekim’i çok zorlarız. Ağustos anlaşılır mı? Anlaşılmaz. Şimdi Adem, 2024 yılı sonunda verdiği rüşvetin savcılık delilini, 8. ayda Ağaç AŞ’nin hesabına yatırdığı 500 bin lira diyor. Onu çekti kenara koydu, 6 ay bekletti dese hadi o da kabul... Onu da çekmemiş, dolar çıkmış. 30 bin dolar çekmiş. 30 bin dolar çekti, 22’sini verdi dese o da hikayeyle uyuyor. Kişi "500 bin lirayı dolara çevirmek için 50 kilometre yol gittim geldim" diyor. Dolayısıyla Sayın Başkan, yani burada sayfalarca yazmışım ama bu söylediğimin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Ben tatmin oldum bu işin en azından bu eylem için!
Ahmet Sarı, Eylem 130’a geçiyorum. Ahmet Sarı'yla ilgili müvekkil izahını yaptı, oraya hiç girmeyeceğim. Sadece Sarılar Grubu'nun araç ihalelerine ilişkin mahkeme arzu ederse ihale belgelerini de sunabilirim. Hani tamam, tüm ihale belgeleri sunuldu ama "münhasır bu sunulsun" derseniz onu da sunarız. Şimdi Sarılar Grup, bir araç ihalesi almış Başkanım. Bu araç ihalesi de müvekkile isnat edilen, daha doğrusu müvekkili rüşvetle ilintilendirmek için kullanılan malzemelerden biri. EKAP'a yüklenmiş açık bir ihale bu. Ben bunu kendi sistemimizle bazen anlatıyorum Başkanım; UYAP sistemi gibi, müdahale edemiyorsun. Dilekçeyi veriyorsun, tarihini değiştiremiyorsun. EKAP sistemi de böyle bir sistem; dışarıdan müdahale edilmeyecek, edilemeyecek bir sistem. Şimdi ihale olmuş. Öyle rakamsal, esasa etki etmeyen hatalar olabilir, mazur görün lütfen. Yanlış hatırlamıyor isem işte 10-15 civarında kişi EKAP’tan ihale dosyasını indiriyor, 7 kişi teklif veriyor. Bu tekliflerden işte ikisi üçü hiç teminat yatırmıyor, bir kısmı sembolik teminat yatırıyor. Tek geçerli teklif Sarılar. İhale Sarılara kalıyor.
Ha şimdi dur, çık işin içinden! "Sen de Sarılarla arkadaşsın, tamam işte ihaleyi Sarılara verdin." Denilebilir ki: "Efendim ihalede aslında burada rekabet ortamı oluşturulamamış, ihaleyi iptal et." Var mı AÇ AŞ’nin ya da Aliscas'ın öyle bir yetkisi? Yok. "Efendim size itiraz gelmiş." İtiraz usulü de dahil, yani ihalenin şekline ilişkin itiraz... Peki, bu ihaleye itiraz edenler Kamu İhale Kurumu'na (KİK) itiraz yapmış mı? Yapmamış. Danıştay'a dava açmış mı? Açmamış. Şimdi müvekkili neyle suçluyoruz? Efendim, tek kişi ihaleye girdi kazandı. Ne yapsaydı? Hani yetkisi yok da olsa da —Allah korusun— en geçerli teklif bir firmaya kaldıysa o zaman yine yargılanacaktır. "Geçerli teklif olmasına rağmen —hani yetkisi yok tekrar söylüyorum— siz hakkı olduğu halde ihale vermeden iptal ettiniz" deseler, o da yargılanma gerekçesiydi. Allah'tan yetkisi yok. Bu konu bile gizli iftiracılar; Gürgen'i, Mimoza’sı... Hepsi üstünden bir algı oluşturmak için kullanıldı. Hatta bir adım ileri gideyim, yani bu saatte biraz da işin şakası olsun, müvekkile dedim ki: "Ya iddianame tamamen senin üzerine kurulu baksana; gizli tanıkların tamamı bitki dünyasından seçilmiş: Manolya, Zakkum, Meşe... Aklınıza ne gelirse bütün gizli tanıklar ağaç isimleri, çiçek isimleri."
Şimdi Sayın Başkan, son dosya; Ali Üner dosyası. Yok, bir de Evren Şirolu varmış. Hani şu "kasa" şeye, Ali Üner'e biraz önce söylemiştim: "Herkes rüşvet alıyorsa, bu kadar iş yaparak herkes rüşvet verdiyse, bu kadar iş yaptıysan sen de kesin vermişsindir" suçlamasıyla tutuklu. Müvekkil de bu dosyada rüşvet almaktan yargılanıyor. Savunmayı okudunuz, işte bu kadar. Evren Şirolu iddiası; Evren "2 milyon rüşvet verdim" demiş, kendi burada duruşmada beyanıyla "yalan" dedi. Buna ne diyebiliriz? Evet, Evren "almadım" diyor, "vermedim" diyor, biz "almadık" diyoruz. Ümit Polat "Evren'den verdiğini duydum" diyor, onun için burada tutuklu. Müvekkil rüşvet almaktan tutuklu! Ya Sayın Başkan, yani şöyle olsa mesela; bu beyanla tutuklama mantıksızlığını izaha çalışıyorum... Velakin Evren gerçekten böyle bir şey demiş olsun, muhabbet içinde "verdim" dedi; şimdi bu rüşvet suçunu mu oluşturacak? Bu tutuklamayı, makul şüpheyi, tutuklamaya yeterli oranda bir makul şüpheyi oluşturacak delil mi sayılacak yani? Hiçbir şey yok mu dosyada? Bakın, beyan dışında hani diğerlerinde hepsinin çelişkilerini ortaya koymaya çalıştığım para hareketi filan... "Para çekmiş, 2 milyon dedi" ama kendi inkar ediyor, hesabından 2 milyon çekmiş, filan yerde baz vermiş... Bu dosyada hiçbir şey yok.
"Birisi verdim diyor." Yeter! Tutuklama için haklı, makul, yeterli şüphe oluşmuştur... Şimdi, sonra toparlıyorum Başkanım. İHH baza ilişkin bir sonuç vardı ama hiç zamanınızı almayacağım. Ben de yoruldum, sizi de yordum. Sadece fark ettim bunu. Bir hususu belirtelim. (Ali Sukas’a hitaben: Yordum seni, yordum oğlum.) İki eylemden Sarılar hariç... Sarılar Grup da sanıyorum 2025 yılı; onu da icraya vermiş, öyle mi? Yaklaşık şirket sayısı 20’nin üstünde iddianamede adı geçen. Yaklaşık —ha bak şu veriyi unutmadan söyleyeyim— 2000 civarında tedarikçiyle çalışıyor Ağaç AŞ. Süreçleri anlattılar; onları nasıl belirlediklerini. 251 aktif tedarikçileri var. Şimdi bu şöyle Başkanım: Bir kez ürün bile satsa, o bahsettiğim 1800 küsur, 2000 tedarikçinin arasına giriyor. Ama sürekli carisi açık, sürekli ürün veren 251 tane tedarikçisi var Ağaç AŞ’nin. Baktık bunların kaçı 2019 sonrasında Ağaç AŞ ile çalışmaya başlamış. 86 tanesi 2019 öncesinden geliyor, 86 şirket. Yani yaklaşık yüzde 40’ı diyelim, 2019’dan önce de çalışan firmalarmış. Efendim bak; "Siz işte çok fazla sayıda yeni firma katılmış." Elbette öyle; bunun süreçlerini anlattı burada pek çok sanık. Pandemi döneminde pek çok firmanın battığını, Ağaç AŞ’nin ödemelerde peşin ödeme olmaması, geç ödeme yapması sebebiyle tedarikçilerin Ağaç AŞ ile çalışmak istememesi gibi pek çok faktör bunda etken olmuştur. Ama 251 aktif tedarikçinin 86 şirketinin 2019 öncesinden çalışmaya başlamış ve devam eden firmalar olduğunu belirtmek isterim.
Niye bunu paylaşıyorum? Hiçbir ihtar çekmemişler. Yani "Ödemelerimiz gecikti" deniliyor ya; akla ilk gelen —çünkü AÇ AŞ’nin yapısını anlatırken belki eksik kaldı— her ihale eğer ürün teslimi iki haftayı geçmeyecekse mutlak sözleşme yapılıyor. Size sunduğumuz evraklarda bazı bölümlerde sözleşme numarası yoktur; onlar ürün tesliminin hemen yapılması sebebiyle sözleşme numarası almamışlar, yani sözleşme yapılmamıştır. Bu sözleşmede ödeme vadeleri, temerrüt halinde tarafların yükümlülükleri, hepsi var. Bir tek tedarikçi bile Ağaç AŞ’ye ihtar çekmez mi "Alacağımı öde" diye? Efendim icra takibi başlatmaz mı? Alacak davası açmaz mı? Hiçbir hukuki yola başvurmadan; "Efendim senin ödemeni geciktiririz, bundan sonra sana da iş vermeyiz" tehdidiyle ödeme yapıldığı iddia ediliyor.
Şimdi Başkanım şöyle bitireceğim; bir liste yaptım, yani tablo oluşturdum. Dedim ki: "Biz burada 12 eylemde ispat edilen rüşvet miktarları ne kadar?" Sizlere büyük kolaylık sağlıyorum, öyle düşünüyorum. Savunmanızın final bölümünü, o can alıcı hesaplamaları, tarih çelişkilerini ve mahkemeye yönelik son talebi tüm vurgusuyla aşağıda düzenledim. Şimdi Ümit Bey kusura bakmasın, yani rakamı böyle kabaca Ali Bey’le Ümit Bey arasında böldüm. Yaptığım hesaba göre; 8.033.750 TL Polat almış, 15.320.000 TL de Ali Sukas almış. Rakamı toplayalım Başkanım, yaklaşık işte 23 milyon. Ağaç AŞ’nin 2019 - 2025 Mayıs aralığındaki tedarikçilere ödediği rakamı söylüyorum —bakın müvekkil genel bütçe üstünden anlardı— 11 milyar 150 milyon! Şimdi Başkanım, 11 milyarın yüzde 10’u ne yapıyor? Hepimiz biliyoruz; 1 milyar 150 milyon. Hadi 1 milyar yapsın. 2019’dan beri biz bu rüşvet çarkının içindeysek ve bu örgütün bir üyesiysek; örgütlü faaliyet hatta 2014’te başlayıp 2019’da müvekkilin de dahil olmasıyla devam ettiyse, 1 milyar civarında bir rüşvet almamız lazım. Yüzde 10’u alamadık diyelim, e yüzde bir alsak 100 milyon yapar. Müvekkile denk gelen yüzde sıfır onda bir bile değil!
Tekrar söylüyorum; onun için "iddianame terlikli, seçenekli olamaz" dedim. Ya 2019’dan beri biz bu örgütün üyesiyiz ve rüşvet alıyoruz —ki ispatlayamıyorsanız örgüt de yok rüşvet de yok— ya da 2023 genel seçimlerinde rüşvet almaya başladıysak; iki tane örnek var. 2024 seçimlerinde üç tane örnek var. Onları da tarihsel olarak söyleyeyim Başkanım. Tamer Gümüş’ün iddiası: 2022/12. ay, 2024/11. ay, 2024/5. ay. Ümit Polat’a yönelik iddiasının tarihleri bunlar. DRY Grup Menkulse iddiası: Ümit Polat’a 2023/12. ay, 2024 Ocak, 2024 Mart, 2024 Temmuz ve 2024/12. ayda rüşvet verdiğini söylüyor. Ali Sukas’a verdiklerini söyledikleri rüşvetin tarihleri: 2024 Haziran, 2025 Ocak, 2025 Şubat. Kadir Gümü, "2024 gibi" genel bir beyanla geçiyor; başı mı sonu mu, seçim mi bilemiyoruz. Ensar Güney; 2024 Ekim, 2025 Şubat diyor. Halen seçime ulaşamadık Sayın Başkan! Bünyamin; ‘2024 Nisan’da Ümit’e verdim’ diyor. Savaş, ‘Mart’ta Ümit’e verdim’ diyor. Alaattin Vardar, 2024 diyor Ümit’e verdiğini; bize verdiği tarih 2024/5. ay. Adem, ‘Söyledim, 2022 Ağustos ve 2022 sonu’ diyor. Düşmüyor. Hadi 2022 sonunu Berna Hanım’ın seçim çalışmaları için kabul edin Adem’inkini... Evren Şirolu’na yönelik iddia da 2024 Aralık’a ait.
Şimdi Sayın Başkan, bunlardan konuşmamız lazım. Toparlayarak iki cümleyle bitireyim: Ne 2019 kurgusuna, ne 2023 genel seçimlerine, ne 2024 yerel seçimlerine; hiçbirine uymayan bir iddianameyle karşı karşıyayız. Her eylemi tek tek anlattım. Tek bir eylemde en azından "Ya bak burada da iyi çalışılmış, şuna da söyleyecek sözümüz kalmadı" diyebildiğim —en azından iddia makamı savcılık makamına bakış açım için— bir eylemin adam gibi hazırlanmasını beklerdim. Onu dahi burada göremedim. Son söz: Tahliye değerlendirmenizde eylem sayısına bakmadan Sayın Başkan... Tekrar söylüyorum; bizi burada bir eylemle yargılamıyorsunuz. Müvekkilime de söyledim: 12 ayrı dava var burada. Değil mi ki siz her eylemi ayrı ayrı değerlendirip hüküm vereceksiniz; o zaman her eyleme "tek bir eylem varmış gibi" bakıp değerlendirmenizi istirham ediyorum. Ve tahliye istiyorum. Sabrınız için de teşekkür ediyorum.
ALTAN ERTÜRK'ÜN SORGUSU
Mahkeme Başkanı: Hakkınızda aleyhte beyanda bulunan şahıslar; Abdi İbrahim isimli firmanın sahibi Nezih Barut ile Cem Erdinç, İlker Aydın ve Ali Alaltun’dur. Bu kişilerle aranızda herhangi bir husumet veya sorununuz var mı?
Altan Ertürk: Sayın Başkanım, bu şahısların hiçbirisiyle bir husumetim yok. İfademde de belirttim. Cem Erdinç hariç, diğerlerini zaten tanımıyorum. İlker’le de bu süreçte tanıştım. Hiçbiriyle bir husumetim yok. Niye bu şekilde beyanda bulunduklarına dair elbette bir fikrim var tabii. Onu söyleyeyim mi burada, niçin böyle bir şey yapmışlardır diye?
M.B.: Bir tek Cem Erdinç’i tanıdığınızı belirttiniz. Samimiyetinizin boyutu nedir?
A.E.: Cem Erdinç’i eskiden beri tanırım; ancak ileri derecede bir samimiyetimiz yoktur. Cem’in ailesini benim eski ortaklarım çok yakından tanırlar. O yüzden ismen de birbirimizi biliriz. Eski ortağımla Cem’in dayısı çok çok yakınlar. Yakın oldukları için de tanışıklığımız 25 yıl öncesine falan dayanan bir tanışıklığımız var. Yaptığım işlerde lansmanlar olur, şey olur bir araya gelirdik. Ben ailece buluşmazdım. Daha çok eski ortaklar yakın tanırlardı.
M.B.: Siz elektrik mühendisisiniz ve inşaat işleriyle bir ilginiz olmadığını belirttiniz. Cem, neden sizi arayıp da imar problemi için sizden yardım istiyor?
A.E.: Benim politik kimliğimden kaynaklı, siyasi bağlantılarımı bilir. Politik kimliğimi bildiği için yardımcı olabileceğimi düşünmüştür.
M.B.: Şişli Belediyesi ile nasıl bir ilişkiniz var?
A.E.: Şişli Belediyesi önceki dönem başkanı Muammer Keskin’le, benim 20 seneye yakın bir dostluğum ve siyaset yapmışlığımız var.
M.B.: O dönemki imardan sorumlu başkan yardımcısı Engin Polat…
A.E.: Ben tanımıyorum. Sadece randevu aldım Engin Polat’tan. Bir tanışıklığımız yok.
M.B.: Bahsi geçen proje, Şişli Bomonti’de Rotana Kuleleri diye geçiyor. Büyük bir proje anladığımız kadaryla. Bu çapta bir projede, şahıslar iskan işi için, imardan sorumlu başkan yardımcısıyla görüşmek için neden sizden yardım alıyorlar?
A.E.: Başkanım, aslında benden yardım almıyor. İnşat firmasının böyle bir talebi yok. Onlar beni tanımıyor. Yani Cem, kendisi konuya dahil olmak için… Cem, Abdi İbrahim’de idari işler müdürü. Sahibi de o projenin ortaklarından birisi. Cem aslında, bir şekilde orada konunun içerisine dahil olmak istiyor kendi kariyeri açısından. Yani bana anlattığı o. Benim gördüğüm o. Yani Cem'in böyle bir bağlantısı yok. Halbuki geriye dönük baktığınızda, inşaat firmasındaki bütün üst düzey yöneticilerin zaten belediyeyle bağlantısını, bir senedir bir buçuk senedir sürdürdüğünü görüyoruz zaten. Cem bunun içinde değil. Yani burada Cem işe dahil olmak istiyor. Orada da aklına ben geliyorum.
M.B.: İfadenizde, ‘Daha önce benzer bir herhangi bir işe aracılık etmişliğim yoktu’ dediniz. Siz nasıl geliyorsunuz aklına? Böyle bir inşaat işiyle alakanız yok.
A.E.: Benden inşaat işiyle ilgili bir yardım istemiyor ki. Benden biriyle birini tanıştırmamı istiyor. Bir randevu istiyor benden. Yani benden ‘bu işe aracı ol, çöz’ gibi bir talebi yok ki.
M.B.: Randevu aldığınız Engin Polat'la olan görüşmeye de İlker Aydın, siz ve Cem Erdinç birlikte gidiyorsunuz. Şişli Belediyesi'nde buluşuyorsunuz. Siz içeri girmiyorsunuz…
A.E.: Ben belediyenin içerisine giriyorum, randevuya girmiyorum. Toplantıya girmiyorum.
M.B.: Orada da yine Cem'le İlker'in anlatımına göre, sizin içeride olduğunuz o görüşme esnasında sizin de bulunduğunuza yönelik cümle geçiyor.
A.E.: Yok Başkan'ım, onların ifadesinde hiç öyle bir cümle geçmiyor benim bildiğim…
M.B.: Cem’de miydi o? (Yanındakilere soruyor.) İçeride ne konuşulduğu hususunda sonradan bir bilginiz yok öyle mi.
A.E.: Yok.
M.B.: Savcılık ifadenizin son kısmında da şöyle bir cümle geçiyor: “Ben bu şahıslardan istenen paraları kulaktan dolma olarak bilmekteyim…”
A.E.: Evet. Cemil'le görüştüğümüzde, Cem şunu söyledi, görüşmeler sırasında. Görüşmelerin -yani Cem'in bildiği kadarıyla- görüşmelerin aracılar üzerinden gittiğini söyledi. Aracıların da bu işin olması için birtakım paralar istediğini Cem söylemişti. Kulaktan dolma bildiğimi söyledim.
M.B.: Yoksa ‘böyle bir şeye şahitlik etmedim’ diyorsunuz.
A.E.: Bu şöyle var; yani şeye de dikkat ederler, o hep aracılar üzerinden götürüyorlar. Yani Timur Soysal, Süleyman Atik; yani onların da inşaat firmasındaki üst düzey yetkililerinin de böyle direkt bir görüşmeleri yok. Yani bu bilgi aracılar üzerinden geliyor onlara da.
M.B.: İlk sizi Cem'in aradığı tarihi hatırlıyor musunuz? Görüştüğünüz tarihi ilk, bu konuyu size açtığı tarihi?
A.E.: Başkanım, çok hatırlamıyorum; çok eski bir... 2 sene herhalde, Haziran falan olabilir diye düşünüyorum. Haziran olabilir, Temmuz olabilir. Yani Cem ifadesinde Ağustos, Eylül demiş ilk devreye girdiği tarihi. Ama ben daha önce...
M.B.: Eylül'de iskan veriliyor zaten. O süre zarfında nasıl bir görüşmeniz oldu? Yani 'defalarca görüştük' gibi ifade geçtiniz; bu görüşmeler nasıl, yüz yüze mi sürekli telefonla mıydı?
A.E.: Yüz yüze de görüştük, telefonla da görüştük; ikisiyle de görüştük. Ama sadece konuştuğumuz tek konu bu değil yani. Cem, biraz bir noktada belirli şeyler de yapmak istiyordu; işte önümüzdeki dönemdeki projelerinden bahsediyordu. Önümüzdeki dönemdeki projeleriyle ilgili de işte şirket böyle giderse ayrılmayı düşündüğünü, ondan sonra bir araç yıkama yeri açmayı düşündüğünü falan anlatıyordu. Benimle beraber iş yapmak istiyordu, benim destek olmamı istiyordu. Benim bir müzayede şirketim var. Müzayede şirketine o da kendisi de antika araba... Antika Araba Otomobil Kulübü falan gibi bir yerin yönetimindeydi. Onun da antika araba merakı var. 'Ya işte senin müzayedelerin üzerinde antika araba satalım ya da ben tablo getireyim' diye konuşuyorduk. Yani sadece bu konu değil; normal sohbetler içerisinde zaten ısrar ediyordu.
M.B.: Sizin bu Sarıyer Eski Büyükdere İskelesi'nin üst kısmında herhangi bir yeriniz var mı?
A.E.: Müzayede Evi’m var orada.
M.B.: Nasıl bir ev burası?
A.E.: Normal, 3 katlı bir ev.
M.B.: İfadesinde parayı teslim ettiği yer olarak orayı mı söyledi?
A.E.: Muhtemelen... Ama daha önce geldi, defalarca geldi zaten
M.B.: Cem'le aranızda peki herhangi bir husumet var mı?
A.E.: Yok. Hiçbir husumet yok.
M.B.: Cem ile zaten arayıp sizinle iletişime geçen, yardım isteyen; anladığım kadarıyla siz de bu anlamda gerekli randevu için yardımı sağlamışsınız, yardımcı olmuşsunuz. Niye böyle bir beyanda bulunuyor akabinde?
A.E.: Başkanım yorum yapabilirim; yorum yapayım isterseniz, bir mahsuru yok değil mi? Yani ben şöyle düşünüyorum: Birincisi; kendi ifademde de anlattığım gibi, tutuklanma korkusu. Yani Cem'in ifadesi alındığında ben tutuklanmıştım. Yani ben tutuklanıyorsam, başkalarının tutuklanması gayet kolay. Tutuklanma korkusu, insanlara böyle sorgularda bazı şeyleri de söyletebiliyor diye düşünüyorum. Yani Cem'in tutuklanma korkusuyla bunu söylediğini düşünüyorum. İkincisi Engin Polat. Bu da kritik. Yine demin ifademde anlatmıştım; yani Engin Polat'ın ölmüş olması, ondan sonra bu konularda konuştukları tek kişinin bağlantının -yani burada ifadelerde geçen bağlantının- Engin Polat olması... Muhtemelen bir isme ihtiyaçları vardı. Yani Timur Soysal'ın mesela hiç şey dememesi; bunu da söyledim. Ya birini korumak için ya kendilerini korumak için ya da bir isme ihtiyaçları vardı. Orada da en uygun, harcanabilir benim ismim vardı. Beni kullandılar diye düşünüyorum.
M.B.: Nezih Barut, Ali, İlker Aydın; onların hepsi de o zaman aynı kaygıyla mı?
A.E.: Aynen. 4'ü de konuşmuş ama tutarsız, tutmuyor yani. 4'ünün de ifadesi birbiriyle tutmuyor. Zaten onu anlatmaya çalıştım hep. Yapmışlar ama Ali Alaltun'unki zaten 3 cümleden ibaret.
M.B.: Şimdi bu olayı anlatıyorlar. Yani sizi ısrarla araya... Niye böyle bir kurgu yapma gereği duydular? Nedir? Burada sizin bulunmanız veya bulunmamanız neyi değiştirecek burada?
A.E.: Yani belki benim üzerimden, ben belki tutuklanma korkusuyla birinin ismini vereceğim; beklentileri olabilir mi acaba?
M.B.: Muammer Keskin'le ilgili bağlantınızı anlatmamıştınız, onu sormuş olduk; siz kendiniz zaten anlattınız. Savcı bey, sorunuz var mı?
Savcı: 'Yok Başkanım.
ALTAN ERTÜRK MÜDAFİ AVUKAT HAYDAR SIĞINAK SAVUNMASI
Sayın Başkan, öncelikle sorduğunuz sorulardan başlamak istiyorum. Şimdi Türkiye'deki ceza yargılaması pratiğinde, birisi birini yalan söylemekle suçladığında sorulan ilk soru, hemen şudur: "Aralarında bir husumet var mı?" Müvekkilim; önceden tanıdığı Cem ile Engin Polat arasında bir randevu ayarladığını inkar etmiyor. Ayrıca Cem'in yaşadığı bazı sorunlar nedeniyle şirkette daha iyi bir pozisyona gelmek amacıyla bu işe dahil olmak istediğini de anlattı. Cem'in böyle bir kaygısı varsa, patronlarına müvekkilimden bahsetmesi gayet olağandır; bunu abartarak anlatmış olabilir ve bu insanlar ismini bu şekilde duymuş olabilirler. Ayrıca husumet olmasa bile, yalan söylemeleri için bir sürü sebep var. Müvekkilim kendisi anlatmak istedi, "İsterseniz anlatayım" dedi ama siz sormadınız. İnsanların özgürlüklerinden mahrum kalacakları korkusu, yalan söylemeleri için en büyük sebeplerden birisidir. Yine böyle bir davada; haftada beş-altı kişinin, on kişinin gözaltına alındığı, sorgulandığı ve tutuklandığı bir dosyada insanların korku nedeniyle kendilerini kurtarmak için yalan söylemeleri de çok anlaşılır bir durumdur. Husumet, yalan söylemek için tek sebep değildir.
Şimdi müvekkilim, sağ olsun bize söyleyecek fazla söz bırakmadı, kendi savunmasını gayet iyi yaptı. Siz de müvekkilime ek savunma hakkı verdiğinize göre, anladığım kadarıyla siz de müvekkilimin irtikaptan suçlanamayacağı kanaatindesiniz; ancak iddianame bu yöndedir. O yüzden müvekkilimin sanık sıfatıyla başlamak istiyorum: Müvekkilim irtikapla suçlanamaz çünkü müvekkilim kamu görevlisi değildir. Türk Ceza Kanunu'nun 250. madde metni çok açıktır. Bu metinden anlıyoruz ki irtikapla suçlanabilmek için kamu görevlisi olmak gerekir. Müvekkilimin ne Şişli Belediyesi’nde ne de bir başka kamu kuruluşunda resmi ya da gayriresmi, süreli ya da süresiz hiçbir resmi hizmeti veya görevi bulunmamaktadır. İddianame, zorlama yorumlarla müvekkili kamu görevlisi göstermeye çalışıyor.
Biz şu kanaatte değiliz Sayın Başkanım: "Müvekkilimin kamu görevlisi olmadığı savcının gözünden kaçtı da bir hata olarak irtikap suçlaması yöneltildi" demiyoruz. Hayır, iddianame —şimdi iki ifade alıntılayacağım— yorum yaparak ve zorlayarak müvekkilimi kamu görevlisi göstermeye çalışmış. Aynı suçtan (Eylem 41) yargılanan Şişli'nin eski belediye başkanı Muammer Keskin, savcılık sorgusunda müvekkilimle ilgili aynen şöyle diyor: "Altan Ertürk'ün belediyede resmi bir görevi yoktur." Bunu söyleyen, suçun işlendiği iddia edilen tarihteki belediye başkanıdır. Savcılık buna itibar etmiyor. Aynı olay nedeniyle inşaatı yapan şirketin yönetim kurulu başkanı Ali Alaltun'un da ifadesine başvurulmuş; o da müvekkilimle ilgili, "Altan isimli şahsı o dönem belediye başkanının danışmanı olarak duydum" demiştir. "Duydum" diyor. Bunun üzerine iddianamede (sayfa 492, Eylem 40-41 değerlendirmesi yapılırken) savcılık altını çizerek şöyle yazıyor: "3 milyon 500 bin doları şüpheli Muammer Keskin'e danışmanlık yapan Altan Ertürk'e teslim ettikleri..." Bu cümlenin altı çizilmiş. Burada şu vurgulanmak isteniyor: Altan Ertürk, Muammer Keskin'in belediyede resmi danışmanıdır, o yüzden kamu hizmetlisi sayılır. İşte bu zorlama yorumlarla müvekkilime irtikap suçlaması yöneltildi. Ve 6 aydır tutuklu.
Şimdi, kamu hizmetlisinden ne anlaşılması gerektiği Türk Ceza Kanunu ve Anayasa'nın 6. maddesinde anlatılmıştır. Mevzuatları tekrar etmenin anlamı yok; hepimiz hukukçuyuz, mevzuatlar elimizin altında, açıp bakabiliriz. Yalnız size bir Ceza Genel Kurulu kararından bahsedeceğim. Sadece ilgili bölümü kayıtlara geçmesi için okuyacağım. Hatırlatmak isterim ki bu bir içtihadı birleştirme kararıdır ve mahkemenizi de bağlar. 2014/120 Esas, 2014/291 Karar sayılı içtihadı birleştirme kararında Ceza Genel Kurul diyor ki: "1982 Anayasası ile yeni bir anlam kazanan kamu görevlileri deyimi, kamu hukukuna göre çalıştırılan görevliler anlamına geldiğinden; kamu görevi de kamu hukukuna göre verilen görevler olup kamu kesiminde de olsa özel hukuk alanındaki İş Kanunu veya özel hizmet akitleri uyarınca verilen görevler kamu görevi sayılmamaktadır. Bunların dışında görevin asli ve sürekli niteliği, o görevin bir kadroya bağlı olması gereğini de ortaya çıkarmaktadır. İdarenin asli ve sürekli görevleri ancak memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle yürütülür. Hukukumuza göre bu gibi görevlerin yürütülmesi, özel hukuk hükümlerine göre çalıştırılan işçilere verilemez. Asli ve sürekli hizmetleri yürütecek olan memur ve kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri yasa ile düzenleneceğine göre burada söz konusu olan memur ve diğer kamu görevlileri işçiler olamaz. Çünkü burada idare ile memur ve diğer kamu görevlileri arasındaki ilişki yasal ilişkisidir, kamu hukukuna göre düzenlenmiştir. Burada statüter bir durum söz konusudur” diyor Ceza Genel Kurulu.
Müvekkilime belediyede danışmanlık yaptığı için ne kadar para ödenmiş? Bunun için bir atama yapılmış mı? Belediyede resmi bir görev kaydı var mı? Belediyede seçimle bir göreve gelmiş mi? Bunların hiçbirisi araştırılmıyor. Sadece Ali Alaltun ifadesinde "Öyle duydum" dediği için müvekkilim iddianamede irtikapla suçlanıyor. Sadece bu bile müvekkilimin irtikap suçundan beraatini gerektirir. Bir konuya daha değineceğim. Tanıkların ve mağdur sıfatı taşıyan kişilerin ifadeleri arasındaki çelişkileri müvekkilim ayrıntılarıyla anlattı. Meslektaşım da söz alacak, o da değinecektir. Cem’in ifadesi üzerinde duracağım. Onu son bölümde değineceğim bir konu. Dosyaya sunulan belgelere gelmek istiyorum. Mağdurlar ifadelerinde diyor ki: "Nezih Barut, 3.500.000 dolar talep ediliyor, ciddi bir para. Nakdimiz yoktu bunu hemen karşılayacak." Münir Özkök’ün ifadesi de benzer yönde: "Biz bu parayı, ortağı olduğumuz şirkette yönetim kurulu kararı aldık, kâr payı dağıtımına yönelik..." Bu kâr payı dağıtımından aldığımız parayla bizden istenen parayı, belediye görevlilerinin kendilerinden istediklerini iddia ettikleri parayı karşılamışlar; ifadeleri bu yönde.
Ayrıca Münir Özkök diyor ki: "Binalar projesine uygun olduğu için buna tepki gösterdim." Para istenmesine tepki göstermiş, kastettiği bu. "Bu parayı param olmaması nedeniyle şirketten kâr dağıtımı yapmak suretiyle, payıma düşen miktar kadarını alarak Nezih Barut’a gönderdim" diyor. Tanıklar Yusuf Arslan ve İlker Aydın da bu ifadeleri doğruluyor. Yani üzerinde durduğum nokta şu: Kâr payı dağıtılması ve paranın bu şekilde temin edilmesi. Bunu teyit eden başka ifadeler de var. Şimdi bu iddiaları ispat etmek için Münir Özkök savcılıktaki ifadesinde diyor ki: "Ben bunun belgelerini dosyaya sunacağım." Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına bir dilekçe vermiş. Dilekçenin ekinde 3 tane dekont ve kâr payı dağıtımına yönelik Yönetim Kurulu kararının suretini sunmuş. Şimdi bu dekontlar üzerinde durmak istiyorum sayın Başkan. Parayı verdiklerini iddia ettikleri tarih 2023. İddianamede suç tarihi 23 Eylül 2023. Bundan ne anlıyoruz? Ortada bir irtikap suçu söz konusu olduğuna göre, paranın teslim edildiği tarih, çünkü suç ancak o zaman gerçekleşir. Bankadan para çekildiğine dair dosyaya sunulan dekontlardan iki tanesi 2024 tarihli. Yaklaşık 1 yıl sonrasına ait. Biri 19 Aralık 2024, diğeri 16 Aralık 2024. Üçüncü dekont 22 Mayıs 2023 tarihli. Kâr payı dağıtımına dair sunduğu suret Yönetim Kurulu kararı ise 27 Mart 2025 tarihli. Paranın verildiği iddia edilen tarihten yaklaşık 2 yıl sonra.
Şimdi burada bütün bir kronoloji ters. Olması gereken nedir? Bu ifadelerden, Nezih Barut ve Münir Özkök’ün ifadelerinden anladığımız şu bizim: 'Yönetim Kurulu kararı aldık, paramız yoktu, nakit paramız yoktu. Kar payı dağıtımı yönünde Yönetim Kurulu kararı aldık, bu paralar hesabımıza geldi, biz bu paraları çektik, ondan sonra irtikaba konu parayı teslim ettik.'
Şimdi iddianamede, iddianamenin kabulü öncesi gizlilik kararı olduğu için biz bu evrakları görmemiştik. Dosyayı alıp da bu ifadeleri, evrakları görünce meslektaşımla beraber oturduk buna bir anlam vermeye çalışıyoruz. Nasıl oluyor? Şimdi biraz karikatürize edeceğim kusura bakmayın; çünkü bu tarihleri böyle alınca, şu şu tarih deyince insanların kafasında çok netleşmiyor. Şöyle anlatırsam belki daha anlaşılır olur: Nezih Barut’la Münir Özkök, adeta zamanda yolculuk yapıp, bugünden 2 yıl sonrasına gidiyorlar, Yönetim Kurulu kararı alıyorlar. Sonra 1 yıl geriye geliyorlar parayı çekiyorlar, sonra günümüze geliyorlar bu parayı ödüyorlar. Bunun ne mantıkla ne hukukla bir izahı olabilir! Şimdi burada başka bir tuhaflık daha var. Suç tarihi 23 Eylül 2023. Suça konu B ve C blokların iskan izni 13 Eylül 2023. Paranın verildiği tarihten 10 gün önce iskan almışlar. O zaman hangi icbardan bahsediyoruz? Aldığınız iskan için neden para ödediniz 10 gün sonra? Ya da 1 yıl sonraya gidip parayı çektiniz, 2 yıl sonraya gittiniz Yönetim Kurulu kararı çıkardınız. Dekontlarda başka bir husus daha var. Şimdi dosyaya konulan dekontlardan birisi İş Bankası’ndan alınmış, 16.12.2024 tarihli.
Mahkeme Başkanı: İskan alındığı tarihi kaç dediniz? Orayı biraz...
Avukat Haydar Sığınak: 13 Eylül 2023. İskan izin belgesi var B ve C blokların.
Mahkeme Başkanı: İddianameye 23 olarak yazılmış. Siz belgeden...
Avukat Haydar Sığınak: Belgeden aktarıyorum tarihi Sayın Başkanım. 23 Eylül 2023 tarihinde yapı kullanım izin belgesi düzenlendiği anlaşıldığı şeklinde iddianamede yer verilmiş. O yüzden zannedersem 22.09.2023’te Belediye Başkan Yardımcısı Engin Polat’ın bir üst yazısı var, ona istinaden 23 yazılmış diye düşünüyorum. Yapı izin belgesine bakarsanız, orada tarih söylediğim gibi Sayın Başkanım. Evet, dekontları anlatıyordum. Şimdi bir tanesi İş Bankası’ndan alınmış, 16.12.2024 tarihli. OTAŞ şirketi, Münir Özkök hesabına havale yapmış. 22.05.2023 tarihli Vakıfbank dekontunda aynı şirket yine Münir Özkök adına havale yapmış. Son dekont ise Garanti Bankası’na ait, 19.12.2024 tarihli. Dekontta şöyle yazıyor: 'Borçlu Münir Özkök, parayı çeken Cumhur Çakır, borç ödemesi.' Cumhur Çakır kim? Bilmiyoruz, bu dosyada adı geçmeyen birisi. Münir Özkök birine borcunu ödüyor ve o dekontu delil olarak dosyaya sunuyor! Bu dekontların hiçbirisi Münir Özkök tarafından para çekildiğine dair dekont değil, kendi kontrol şeyi değil.
Şimdi Cem Erdinç’in ifadesine geleceğim. Diyor ki: 'Tam tarihi hatırlamamakla beraber, 2023 yılının Ağustos-Eylül aylarında Abdi İbrahim firmasında Nezih Bey toplantı düzenledi. Bu toplantıda Nezih Bey, İlker Bey ve ben vardık. Şirket ile alakalı sorunlar yaşandığında genellikle Nezih Bey böyle toplantılar yapardı.' Atlayarak devam ediyorum hepsini okumayacağım, sadece ilgili bölümlere değiniyorum: 'Nezih Bey, bizlere, belediyeye gidip görüşmemizi ve problemin nasıl çözüleceğini öğrenmemizi söyledi. Ben ve İlker Aydın, Şişli Belediyesi’ne gittik. Orada imardan sorumlu müdürle görüştük. Kendisinin ismini şu anda hatırlamıyorum, telefon numarası bende yoktur. Daha sonradan bu görüştüğümüz müdürün vefat ettiğini duydum. Burada imar müdürüne sorunun nasıl çözüleceğini sorduğumuzda bize birini yönlendireceklerini, o kişinin yardımcı olacağını söyledi, daha sonra ayrıldık.'
Sonraki bir bölümde de diyor ki: 'Bu görüşmede Altan Ertürk isimli şahıs belediye görevlilerinin talep ettiği paranın verilmesi halinde iskanın verileceğini söyledi. Ancak bu görüşmede herhangi bir para konusu geçmedi.'"
Şimdi diğer tanık ifadeleri, müvekkilim de ayrıntılarıyla anlattı. İddiaya göre önceden tüm pazarlıklar yapılmış, miktar belirlenmiş, karşılıklı anlaşma sağlanmış. Bu arada şunu belirteyim; burada bu eylemden yararlanan belediye görevlileri de var, hiçbirisini zan altında bırakmak, onları savunan meslektaşlarımızı zor durumda bırakmak gibi bir niyetimiz yok. Sadece dosyadaki ifadeleri tekrar ediyoruz, aradaki çelişkileri ortaya koymak amacımız. Cem Erdinç’in verdiği ifade diğerlerinin verdiği ifadeyle tamamen ters. Sanki tüm pazarlığı müvekkilim yürütmüş, parayı o belirlemiş, parayı da o almış gibi anlatıyor. Şimdi bu dekontlarla ilgili Cem Erdinç’in ifadesiyle çelişen başka bir nokta daha var. Cem Erdinç’in ifadesini doğru kabul edelim; diyor ki '2023 Ağustos ayında ilk defa para konusu konuşuluyor'. Aslında Ağustos-Eylül ayında bir toplantı yapıldığını söylüyor, daha sonra müvekkilimle bir görüşme olmuş, onun tam tarihi belli değil ama önemli olan nokta Ağustos-Eylül 2023’ten sonra olması. Eğer bu doğruysa, kendisinden iskan karşılığı para istenince bunu önce kabul etmeyen ve buna kızan Münir Özkök, nasıl oluyor da 2023 Mayıs ayında bankadan irtikaba konu parayı çekiyor? Hani bunu ilk duyduğunda çok sinirlenmişti, karşı çıkmıştı, ödemek istememişti?
Cem Erdinç diyor ki 'bu pazarlıklar, para mevzusu Ağustos-Eylül 2023’ten sonra oldu'. Dekontun birisi Mayıs 2023 tarihli! Herhalde Münir Özkök’e malum oldu; yani 'yarın bir gün benden belediye hukuka aykırı para talep edecek, ben bunu şimdiden hazırlayıp bir köşeye koyayım' dedi! Sayın Başkan, bunlar, bu belgeler, müvekkilimin suçluluğunu kanıtlamak için dosyaya konmuş yazılı belgeler, sözüm ona deliller bunlar; ancak müvekkilimin masumiyetini kanıtladılar çünkü iddia olunan her şeyi, bütün olay örgüsünü tersine çeviren belgeler bunlar. Eğer bunlar dosyaya sunulmamış olsaydı yargılama esnasında ya da soruşturma esnasında bir şekilde bize, biz savunmaya "bunlar bu ifadelerin delili, bu belgeler" denmiş olsa, getirilmiş olsaydı biz bunları memnuniyetle mahkemeye müvekkilimi savunmak adına sunardık. Cem Erdinç'in ifadesiyle müvekkilimin ifade tarihlerine dikkatinizi çekmek isterim. Şimdi diğer bütün ifadelerde hemen hemen hepsi müvekkilimin adını başka birinden duymuş. Kimse doğrudan müvekkilimi tanımıyor. "Altan isimli bir şahıs" diye geçiyor, "Altan" deniyor. Nezih Barut ifadesinde parantez içine alınmış, "ajans sahibi" diye belirtilmiş. Yani o da öyle duymuş. Tek somut ifade Cem Erdinç'in "Ben parayı Altan Ertürk'e verdim." dediği ifade. Cem Erdinç'in ifadesi 25 Eylül 2025 tarihinde alınmış. Müvekkilimin ifadesi 24 Eylül 2025'te alındı. İfade, savcılık sorgusu yapıldıktan sonra hemen tutuklamaya sevk edildi, aynı gün tutuklandı. Tutuklanmasına gerekçe olacak ifade müvekkilimden 1 gün sonra alınıyor.
Şimdi normal sorguda herhalde şöyle bir sıra takip edilmesi gerekir mantıken; "Ben parayı Cem vasıtasıyla Altan'a gönderdim." ifadesi alınır, sonra Cem'in ifadesi alınır: "Bu parayı aldın mı? Aldıysan kime verdin?" Ondan sonra eğer Cem "Altan'a verdim." diyorsa Altan'ın ifadesi alınır. Bu şunun için yapıldı Sayın Başkan, Eğer müvekkilim deseydi ki sorgusunda "Evet parayı aldım, şu kişiye verdim.", Cem'in ifadesi hiç alınmayacaktı. Müvekkilim böyle bir ifade verseydi müvekkilim burada da yargılanmıyor olacaktı. Büyük bir ihtimalle tanık olacaktı ya da tanık sıfatıyla savcılıkta ifadesi alınan kişi olarak kalacaktı. Belki buraya bile çağrılmayacaktı bilmiyorum. Yani bir spekülasyon olduğu için bir şey söyleyemem ama Cem'in ifadesinin alınmasının sebebi sadece Cem'in ifadesinin ikmal edilmesi. Çünkü müvekkilimin tutukluluğuna bir gerekçe oluşturulması gerekiyordu, aksi takdirde tutukluluğun dayanağı olmayacaktı. Gerçi buna rağmen müvekkilim tutuklandı. Yani Cem'in ifadesi daha alınmamışken müvekkilim tutuklandı. Sayın Başkan, dosyadaki tüm deliller bunlar. Bu delillerle müvekkilim 6 ayı bulan bir süredir tutuklu. Hakkında tutuklama kararı verildi, itiraz ettik. Her ay tahliye talebi içeren dilekçeler verdik, bütün taleplerimiz reddedildi. Tutuklama kararına ve talebimizin reddine dair kararlara karşı yasal hakkımızı kullanarak Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yaptık. Kayıtlara geçmesi için belirtmek isterim.
O aşamadan ve deliller konusunda yaptığımız açıklamalardan sonra müvekkil hakkında verilecek tutukluluğun devamı kararı açıkça hukukun, yasanın, Anayasa'nın ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ihlali anlamına gelecek ve büyük bir haksızlığa yol açacaktır. Tutukluluk koşullarıyla ilgili olarak Anayasa'nın 19. maddesi, CMK 100 ve İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. ve 6. maddeleri ve içtihatlarla ilgili tahliye talebine yönelik dilekçelerimizde bunların hepsi dosyada var; ayrıntılı açıklamalar yaptık. Buna dair mevzuat ve içtihatlar duruşmanın ilk gününden itibaren birçok değerli meslektaşım tarafından dile getirildi. Sadece tüm bu beyanlara, meslektaşlarımın beyanlarına katıldığımızı belirtmekle yetineceğim. Bu konuda uzun bir mevzuat ve içtihat anlatımına girmeyeceğim. Bu içtihatlar ve mevzuat mahkemenizce de malumdur. Dosyadaki bu delillerle, belgeler lehimize iken, tüm mağdur ve tanık ifadeleri birbirini yalanlarken müvekkil hakkında verilecek bir adli kontrol kararı dahi ağır ve ölçüsüz olacaktır kanaatindeyiz. Bu nedenle müvekkilin tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmesini talep ediyoruz. Ancak aksi kanaatteyseniz, ehvenişerdir, adli kontrolle tahliye edilmesini talep ediyoruz.
ALTAN ERTÜRK MÜDAFİ AVUKAT MEHMET ÇEVİK SAVUNMASI
Silivri'nin soğuğunda ilk elden direnmenin sonucu biraz rahatsızım; dolayısıyla konuşmakta ve nefes almakta biraz güçlük çekiyorum. O açıdan çok kısa keseceğim. Zaten dostum, arkadaşım ve müvekkilim Altan Ertürk, ifadesinde bize söyleyecek tek bir şey bırakmadı. Bundan sonra söyleyeceklerimiz ancak onun beyanlarının kötü bir tekrarı olacak. Burada öncelikle sorduğunuz sorulara ilişkin kısa bir cevap vermek istiyorum: Müvekkilimin Engin Polat ile yapılan, İlker Aydın ve Cem Erdinç ile beraber katılım sağlanan toplantıda bulunup bulunmadığını sormuşunuz. Esasen Engin Polat ile yapılan toplantıya müvekkilim Altan katılmış olsaydı; sonrasında müvekkilimin Cem'i arayıp "Bundan sonraki süreci ben takip edeceğim" demesinin hiçbir mantığı olmazdı. Öyle ya; zaten toplantının içinde bulunup beraber konuştukları bir hususu tekrar Cem'i arayıp "Ben takip edeceğim" demesinin bir mantığı yok.
Keza neden müvekkilim hakkında böyle bir iftirada bulunuldu? Bizim çıkardığımız tek sonuç şu: Tüm tanıklar belediyede yetkili kişi olarak Engin Polat'ı göstermektedirler. Aynı zamanda müşteki Timur Soysal, Nezih Barut ve Münir Özkök dahil olmak üzere bütün bu kişiler belediyedeki irtibatlarının Engin Polat olduğunu söylemektedirler. Ancak Engin Polat vefat etmiştir. Engin Polat vefat edince, belediyede görüştükleri kişi artık yok; dolayısıyla bir bağlantı kurma şansları yok. Bu amaçla, bu görüşmeyi sonrasında organize eden müvekkilim, suçlanmak için en uygun adaydır. Başka türlü bu suçu ispat etmeleri için bir bağlantı kalmayacaktı; önce bunu ifade etmek isterim. Efendim, eyleme ilişkin soruşturma ne zaman ve nasıl başlamış? Bunu merak ettik ve dosyayı inceledik. İskan için başvuru yapıldığı ve haksız para talep edildiği iddia edilen tarihte mi acaba? Hayır, öyle bir şey yok. İskanın alındığı, paranın ödendiği 23.09.2023 tarihinde mi ya da sonrasında yakın bir tarihte mi? O da değil. Belki şöyle düşünülebilir: Aynı projeye ait bir A blok da var, onun bitmesi beklenmiş olabilir. Dolayısıyla yöneticilerin konumu nedeniyle korktuğu düşünülebilir; doğrudur. Peki o zaman mı? Hayır.
Allah'ın bir hikmeti; esasen huzurdaki davada örgütün lideri olarak nitelendirilen Sayın Ekrem İmamoğlu ve ilgili projenin bağlı bulunduğu belediyenin sonraki başkanı Resul Emrah Şahan 23.03.2025 tarihinde tutuklanmış. Alın size bir fırsat! İşte tüm müştekilerin ağız birliği etmişçesine, tüm yasal gerekliliklerini yerine getirdiği ve projesine uygun olarak inşa edilmiş olduğunu iddia ettiği —savcılığın da bu tanımlamayı sorgusuz sualsiz, hiçbir araştırma yapma gereksinimi duymaksızın "Madem müştekiler böyle söylemiş, o zaman doğrudur" deyip kabul ettiği— inşaatın iskanının alınması için sizden toplamda 7,5 milyon dolar (birinci ve ikinci olayı birleştiriyorum) gibi bir rakam tahsil etmiş insanlar hakkında bir şikayette bulunmak... "Niye bulunmadınız?" diye sormak çok mu abes kaçtı galiba? Dolayısıyla bu husus hayatın olağan akışıyla çok bağdaşmamaktadır.
Sayın Başkan, peki bu soruşturma nasıl başlamış? Esasen dosya kapsamındaki tüm eylemlerde olduğu gibi bu eylem bakımından da bu soruşturma müşteki şikayetiyle değil; "itirafçı" sıfatıyla ifade veren kişiler tarafından ve üstelik bu kişilerin sonradan sürekli genişlettikleri ve değiştirdikleri beyanlar üzerine başlamış. Bu dava dosyası kapsamında, 143 eylemin neredeyse tamamında tüm iddiaların dayandırıldığı olayları açıklayan, savcıların sıkıştığı noktada adeta bir maymuncuk gibi her kapıyı açan, her zorluğu aşan "McGyver" kılıklı birkaç tane itirafçı var. Bunlardan biri Yakup Öner, diğeri ise Süleyman Atik. İtirafçı konumundaki Yakup Öner, bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla dosyada; 29.04.2025, 27.06.2025, 10.07.2025, 28.07.2025, 19.08.2025 ve 05.10.2025 tarihleri arasında toplam altı kez ifade vermiş. Bu kapsamda beşinci ifadesinde, yani 19.08.2025 tarihli ifadesinde, birçok başka olayın yanında 41. eyleme konu olaydan bahsetmiş. Bilahare Yakup Öner'in bu ifadesinde adı geçen diğer itirafçı sanık Süleyman Atik'in ifadesi alınmış. Yine tespit edebildiğimiz kadarıyla Süleyman Atik de yedi kez ifade vermiş ancak önceki ifadelerinde 41. eylemden hiç bahsetmemişti. Sadece Yakup Öner'in 19.08.2025 tarihli ifadesinin sonrasında, beşinci ifadesinde buna değinmiş.
Yakup Öner, tıpkı Süleyman Atik gibi her ifade verdiğinde daha önce bahsetmediği yeni bir olaydan bahsetmiş; ifadesi sürekli genişlemiş. Bu durum aslında beyanlarının yönlendirildiğine ve bir kurgu yapıldığına açıkça işaret etmektedir. Keza gerek itirafçı Yakup Öner gerekse Süleyman Atik, işbu ifadelerinde Nezih Barut'un adının geçtiği 41. eylemin dışında bir başka olaydan daha bahsediyorlar: Nezih Barut'un İstanbul Boğazı'nda bulunan yalısının imar sorunuyla ilgili bir problemi olduğu ifade ediliyor. Ancak ne hikmetse savcılık 41. eylemle ilgili bir soruşturma yürütüyor ama bu diğer olayla ilgili hiçbir soruşturma yürütmüyor. Adeta eylemler içinden eylem beğeniyor; hangisi hakkında soruşturma yapacağı hususunda kendince bir değerlendirme yapıyor. Biz bunu şöyle algılıyoruz: Esasen bu durum, müştekiler üzerinde bir zorlama ve onları "sanık olma baskısı" altında tutup istenilen eylem hakkında soruşturma yürütüldüğü zannı yaratıyor bizde.
Burada tanık ifadelerine çok fazla girmeyeceğim; çünkü hem meslektaşım hem de Altan bu konuda çok detaylı ve geniş bilgi verdi. Dolayısıyla onları tekrar etmeme gerek yok. Burada zaten herkes süre konusunda sıkıntı yaşıyor. Burada tekrar şunu vurgulamak istiyorum. Suçun işlendiğine ilişkin kanıt olduğu iddiasıyla sunulan banka dekontları, Yönetim Kurulu kararı ve belediye evrakları; esasen müvekkilin suçlandığı olaya ilişkin elle tutulabilir, hukuki delil vasfına haiz tek belgelerdir. Tüm müşteki ve tanıklar, iskanın alınmasıyla ilgili belediye tarafından talep edilen 3.500.000 doların, o dönemde o kadar nakit para olmadığı için şirketteki hisseler oranında kâr dağıtımı yapmak suretiyle şirketten çıkarıldığını ve Cem Erdinç vasıtasıyla Altan Ertürk’e verildiğini iddia ediyorlar. Nezih Barut ifadesinde aynen şöyle demiştir: "Ortağım Münir Bey ile görüşerek şirkette yapmış olduğumuz Yönetim Kurulu kararıyla, belediye tarafından tarafımıza verilmesi zorunlu kılınan miktarı şirketteki hisselerimiz oranınca kâr dağıtımı şeklinde şirkettençıkararak Cem Erdinç’e verdik. Akabinde Cem Erdinç 3.500.000 doları Altan isimli şahsa götürüp verdi. Sonrasında 2023 Eylül ayında iskan işlemleri gerçekleşti." Münir Özkök: Ticari açıdan zor duruma düşmemek için bu durumu kabul etmek zorunda kaldım ve kendi hisseme düşen ödemeyi Nezih Barut’a yolladım. Bu parayı, param olmaması nedeniyle şirketten kâr dağıtımı yapmak suretiyle payıma düşen miktar kadarını Nezih Barut’a gönderdim. Bu süreçte kimlerle görüşüldüğünü ve ödemenin kime yapıldığını bilmiyorum" demiştir. Yine İlker Aydın: "Ortakların hissesi oranındaki pay Nezih Bey’de birleştirilip Cem Bey tarafından teslim edilmiş. Bu süreç ile eş zamanlı olarak hatırladığım Eylül ayı içinde iskan alınmış" şeklinde beyanda bulunmuştur.
Şimdi bu kronoloji doğrultusunda; iddia edilen paranın Ağustos 2023 ile Eylül 2023 tarihleri arasında verildiği sonucu çıkmaktadır. Zaten iddianamede suç tarihi 23.09.2023 olarak gösterilmiştir. Ancak meslektaşımın da değindiği üzere; Yapı Kullanma İzin Belgesi'nde bu husus 13.09.2023 olarak açıkça belirtilmiştir.
Esasen bu belgeler sunulduğunda nihayet bu dosyada görev alan tüm meslektaşlarımın haklı yakınmalarının aksine iddiaların soyut beyanlara dayandırıldığı, hukuken geçerli hiçbir somut kayıt ve delilin bulunmadığı yönündeki itirazlarının aksine, ilk defa savcılığın bu kez iddialarını somut delillerle ispatladığı ve usulüne uygun bir soruşturma yapıldığını düşünün. Öyle ya; artık itiraz edilemeyecek banka dekontları, şirket evrakları ve belediye kayıtları var!
Ancak dosyaya Münir Özkök tarafından sunulan bu belgelere baktığınızda, toplamda 3.144.500 dolarlık bir makbuz olduğu görülmektedir. Bu makbuzlara ilişkin tarihsel çelişkiyi müvekkilim ve meslektaşım çok net bir şekilde açıkladı. Sayın Başkan, matematik bilmek önemli. Tarih ve sayılar, çoğunlukla anlatının ete kemiğe bürünmesi için zorunludur. Tarihsel kronolojinin doğruluğu ve buna uygun para trafiği, soyut iddiayı somut bir iddia ve kesinlik arz edecek şekilde destekler.
Söz konusu makbuzlara ve Yönetim Kurulu kararına baktığımızda; bu belgelerin iddiayı doğrulamak yerine müvekkilimin suçsuzluğunu kanıtlayan en somut, en gerçek deliller olduğu ortadadır. Gerek müvekkilimin gerekse meslektaşımın açıkladığı üzere; müştekilerden Münir Özkök tarafından idda ve beyanlarını doğrulamak adına dosyaya sunulan bu Yönetim Kurulu kararı ve banka dekontları, suçun işlendiği iddia edilen 23.09.2023 tarihinden yaklaşık 18 ay sonra tanzim edilmiş. Bakın; bu 10 gün değil, 1 ay değil, 5 ay değil. Tam olarak 15 ila 18 ay sonrasının tarihini taşıyor evraklar. El insaf! Artık bununla ilgili ne diyebiliriz bilemiyorum.
Duruşmanın başlangıcında bir meslektaşım çok haklı olarak şöyle bir şey söylemişti: "Bu iddianame bir anlatı metnidir." İddianamenin bir bütünü olarak itirafçıların iddialarına, varsayımlarına, yorumlarına dayalı olarak inşa edildiği görülmekte. Ancak ceza yargılamasının aradığı şey, ceza yargılaması her şeyden önce somut delil üzerinden yürür. İddianamede soruşturma aşamasında toplanan delillerin işlenen suçla bağlantısının kurulması zorunludur. CMK 170/4 gereği suçu oluşturan olaylar; somut deliller ki bunlar ifadeler, raporlar, kamera kayıtları, mali veriler, resmi kurumlardan elde edilecek evraklar, kayıtlar ve benzeridir. Bunların hepsi tek tek ilişkilendirilerek failin suçu nasıl işlediği gerekçeleriyle anlatılmalıdır. Bu çerçevede elde edilen delillerin suç teşkil eden olayla bağlantısı, suçun unsurlarının oluşup oluşmadığı, ulaşılan delilin hangi somut eylemi kanıtladığı açık, net ve tereddüde yer vermeyecek bir şekilde ortaya konmalı. Keza bu arada yine yalnızca şüphelinin aleyhine olan değil, lehine olan deliller de toplanmalı ve iddianamede yer almalı.
Ne yazık ki savcılık bu esaslara uymak zorunda hissetmeden; keyfi, kasıtlı ve art niyetli soruşturma yürütmekte beis görmemiştir. Bu dosyada müvekkilin suç işlediğine ilişkin tek bir somut delil yoktur. Esasen savcılıkça atılı suçu kanıtladığı iddia edilen ve delil olarak nitelendirilebilecek tek evrak da müvekkilin masumiyetini kanıtlayan en somut delil olarak çıkmaktadır. Sözlerimi bağlıyorum: Sayın Başkan, netice olarak tutuklama kararı deliller toplanmadan verilmiştir. Müvekkilin suçu işlediğine ilişkin hukuken geçerli tek bir somut delil yoktur. Atılı suçun maddi unsurları oluşmamıştır. İsnat edilen bu suça ilişkin tüm deliller de mevcut haliyle toplanmış durumdadır. Bu nedenle öncelikle müvekkilimin tutuksuz yargılanmasına, bilahare yargılama sonunda da beraatine karar verilmesi gerekir. Teşekkür ederim.
