Yalı kenarına serdim postumu

Mecidiyeköy’ün eskiden dutluk olması gibi, Boğaziçi kıyısı da yakın zamana kadar boştu. Yakın zaman dediğim 17 ve 18. yüzyıllar civarı. Dünyanın en güzel su geçidinin iki yakasında önce hanedan üyelerinin sahil saraylarının, sonra birbirinden gösterişli yalıların sıralanması bu tarihten itibaren gerçekleşen bir olay. Sadece yalıların inşa edilmesi değil, Boğaz yamaçlarının yeşil renklere bürünmesi de aynı dönemin eseri. Ondan önce ağaçsız, çıplak, boş araziler uzanıyordu o yamaçlarda. Kıyıda ise yer yer eski balıkçı köyleri vardı sadece. Bugünkü Çengelköy, Vaniköy, Yeniköy gibi semtlerin isimleri o zamandan yadigâr.

Bugün de Boğaziçi’nin iki tarafında adları yalı olan binalar var ama bunların eski zevki temsil etmediğini söylüyor mimarlık ve sanat tarihi uzmanları. Mesela Prof. Doğan Kuban klasik yalı mimarisinden bugüne “çok niteliksiz örneklerin kaldığını” yazıyor. Demek ki bugün ayılıp bayıldığımız yalıların orijinallerini görsek kim bilir ne yapacağız!

Diğer yandan, başta Abdülhak Şinasi Hisar olmak üzere Haluk Şehsuvaroğlu, Süheyl Ünver, Ahmet Rasim, Musahipzade Celal gibi o devri anlatan kalem erbabının yazdıklarına bakınca şunu görüyorsunuz: Yalnızca fiziki yapı olarak değil, belki de ondan daha fazla yaşayış, anlayış, zevk ve kültür olarak da bugünkü yalıların geçmişle ilgisinin pek olmadığını fark etmek zor değil.

***

(Hurda teferruat: Yalı terimi yalnızca İstanbul Boğazı kıyılarında yer alan belirli bir konut türünü ifade eder. Başka yerlerdeki su kenarında inşa edilen binalara yalı denmez. Ama yalı kelimesinin asıl anlamı su kıyısı, sahil... “Yalı kenarına serdim postumu/Gelen geçen çiğner benim üstümü/Şimdi bildim düşmanımı, dostumu” diye devam eden Rumeli türküsündeki yalı da “sahil” anlamında… Tıpkı meşhur Ege türküsündeki “Bitez yalısı” gibi…)

***

Bu arada yalılarla beraber Boğaz kıyılarında yeni bir ahali de ortaya çıktı. Toplumun seçkinlerinden, devletin yönetici zümresinden ve zenginlerden oluşan bir ahali... Bunların önemli bir bölümü de Lale Devri’ni sona erdiren Patrona Halil İsyanı’nın ardından Haliç çevresinden Boğaz hattına taşınanlardı. Bu “yüksek sosyete” kesiminin yanında doğal olarak hizmetçi, halayık, dadı, mürebbiye, aşçı, kayıkçı gibi personel de yalı meşrutalarını dolduran geniş bir nüfus teşkil ediyordu. Söz konusu hizmet personelinden başka burada ikamet etmeseler de bu yalıların müdavimi olan ve asli görevleri yalı halkını eğlendirmek olan hanendeler, sazendeler, karagöz oynatıcıları ve son olarak “musahip” veya “zarif” diye adlandırılan profesyonel dalkavuklar vardı. Dalkavuk esnafı saray soytarıları zümresinden farklı olarak efendilerinin yanında sürekli bulunmuyor, çağrıldıklarında gelip hizmet veriyorlardı.

Reşat Ekrem Koçu’dan öğrendiğimize göre, devletin belirlediği bir “dalkavuk narhı”, yani resmi ücret tarifesi de vardı:

“Dalkavuğun burnuna fiske vurma (Fiske başına): 20 para.

Yüzünü tokatlama (Tokat başına): 30 para.

Oturduğu minderden aşağı yuvarlama: 180 para. (Bir yeri incinir, kırılırsa tedavi ve cerrah parasını latife eden verir.)

Sakal boyamasına: 60 para (Sakalın yarısı veya cümlesi arpa boyunca kırkılırsa, latifeyi yapan, dalkavuğun üç aylık nafakasını verir. Bu nafaka ayda 30 kuruştan 90 kuruştur.)

Dalkavuğun kafasına iri bir yumruk indirme (Yumruk başına): 40 para.

Bir salkım üzümün sapıyla beraber yedirilmesi: 40 para.”

***

Laf yalılardan açıldı mı konuşulacakların ucu bucağı yok. Ama yerimiz bu kadar... Bir başka “hafta sonu” yazısında Boğaz kültürünün daha başka boyutlarına da değiniriz belki...

YORUMLAR (7)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
7 Yorum