Genel Yazman’ın serencamı

Geçen yıl kuruluşunun 40. Yılını idrak eden Türkiye Yazarlar Birliği’nin bu süre zarfında gerçekleştirdiği önemli faaliyetlerinden biri de yayımladığı yıllıklar olmuştur. 1984 yılından başlayarak Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı adıyla yayımlanan yıllıklarda, Nesillerin Mirası başlığıyla kültürümüze damgasını vurmuş değerli şahsiyetlerle yapılmış konuşmalara da yer verildi. Bu söyleşiler Nesillerin Mirası Dünden Yarına Konuşmalar adıyla bir kitapta toplandı ve Yazar Yayınları’nca Mayıs 2014’te yayımlandı. Yayımlandıkları yıllarda okuduğum konuşmalardan Ömer Asım Aksoy’la yapılmış olanı unutmuşum, görünce biraz hayretle karşılayarak yeniden okudum. Hayretle karşılamamın sebebi, 1962-1976 yıllarında Türk Dil Kurumu’nda Genel Yazman olarak görev yapan Aksoy’un öztürkçecilik hareketinin başını çekmiş olmasıdır ve başta ismi Türkiye Yazarlar Birliği ile özdeşleşmiş D. Mehmet Doğan olmak üzere, Birlik yöneticilerinin dilimize darbe vuran bu akıma karşı verdikleri mücadeledir. Bir taraftan da sizin gibi düşünmeyenlere de el uzatmayı takdirle karşıladım. Ne yazık ki, bugün bu olgunluk ve kendine güven neredeyse kalmadı.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin önde gelen isimlerinden M. Çetin Baydar ‘ın yaptığı ve Dile Adanmış Bir Hayat başlığıyla yayımlanan konuşma 1992 Yıllığı’nda yer almış. Öztürkçecilik kamburu bir yana, Ömer Asım Aksoy bir hukukçu olmasına rağmen kolay üstesinden gelinemeyecek dil ve folklor çalışmaları ve kendi davasına olan inancı, gayreti ile örnek alınması gereken bir şahsiyet. “Benim uğraşı alanım Türk dilinin gelişmesi ve zenginleşmesidir” diyen Aksoy, bu konuda olağanüstü bir verimlilikle temel kaynak eseri niteliğinde çalışmalar gerçekleştirdi. Doğum yeri olan ve Halkevi, CHP başkanlığı ile 15 yıl milletvekilliğini yaptığı Gaziantep’e dair pek çok dil ve folklor araştırmaları ile işe koyuldu. 1933’te yayımlanan Gaziantep Ağzı kitabı bugün de örnek bir çalışma hüviyetindedir. Türk Dil Kurumu’nda görev aldıktan sonra dil varlığımızı kayıt altına alan büyük emek mahsulü derlemeleriyle unutulmaz hizmetlere imza attı. Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü (4 cilt, 1943-1957), Derleme Sözlüğü (12 cilt, 1952-1957), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü (2 cilt, 1971). Bu büyük işe TDK’da görev alan uzman dilcilerin de katkıları oldu. Türk Dili dergisinde yazdığı ve önemli bir kısmı öztürkçeciliği savunan yazılarını Dil Üzerine Düşünceler, Düzeltmeler (1962-1964), Gelişen ve Özleşen Dilimiz (1968), Özleştirme Durdurulamaz (1969), Dil Yanlışları (1980) isimli kitaplarında topladı. Bu arada Kurum’un yayımladığı Türkçe Sözlük’e katkılarda bulundu.

***

Kendisiyle yapılan konuşmaya gelirsek… 90’lı yaşlarda yapılan röportajda bir taraftan “Şunu bilesiniz ki son inancım öztürkçedir” diyerek dil davasını bir iman meselesi haline getirmiş bir şahsiyetle karşılaşırken, diğer taraftan bu vasfıyla çelişen bir olguyla karşılaşıyoruz. Sekiz sayfalık konuşmada yok denecek kadar az öztürkçe denilebilecek kelime kullanmış. Buna karşılık şöyle cümleler kuruyor: “Şartınız dedi, şartım yok dedim.” “Her sene muhakkak giderdim. Birkaç senedir maalesef gidemiyorum.” Daha ilginci seksenli yaşlarda yazdığı bir şiiri okumak gereğini duyuyor. Şiir Cumhuriyet değerlerinin rağmına divan edebiyatı tarzında kaleme alınmış. Şiirden bir bölüm:

“Erdi hazan-ı ömrüme eyyam-ı zemherir / Setretti kûh-ı res’imi berf-i dem-i ahîr”

“Sinnim erişti seksene gâh hasta gâh…” mısraın devamını hatırlayamıyor ve “Neyse, zaten son beyit önemli” diyerek son beyiti söylüyor:

“Var destgâh-ı tab’da bir nice târ ü pûd / Hayfa ki ömür nesc-i füyuzat için kasir”

Bu kadar ağdalı bir söyleyiş bir öztürkçe sevdalısından beklenir mi? Ki konuşmada bu yönünü ortaya koymada özel bir gayret gösteriyor ve gerçeklikle pek de bağdaşmayan, Şimdi şahit kelimesi kalktı hep tanık kullanılıyor” gibi sözler sarfediyor. Türk Dil Kurumu’nun dilde ırkçılığının bir başka boyutu ile karşılaşıyoruz sözleri arasında. Asil kandan söz ediyor: “Antep Atatürk’ün tabiri ile asil kanı olan bir halkın şehridir.” “Halkın asaleti gibi dilin de kanı asildir.”

Konuşmada asıl hayret verici sözleri M. Çetin Baydar’ın şu sorusuna cevabında görülüyor: “Kur’an-ı Kerim’deki kelimelerin birçoğunu halk günlük hayatta kullandığı için Kur’an-ı Kerim’e bir yakınlığı vardı. Şimdi hiç kimse Kur’an-ı Kerim’de geçen hiçbir ayeti anlamıyor. Dolayısıyla Dil Devrimi ile birlikte dinde yabancılaşma diye bir süreç başlamadı mı? Bu konuda kendinizi sorguladığınız oluyor mu?” Aksoy’un cevabı dinin değil, dilin önemli olduğu sapkınlığının açık bir delili: “...biz Kur’an-ı Kerim’e bağlı olalım diye kendi dilimizden fedakârlık yapacağımız yere, kendi dilimizi özleştirmeye devam etmekle beraber uzman olacak kişiler Kur’an-ı Kerim’in özel sözcüklerini ayrıca öğrenirler, bu iş uzmanlara aittir. Halkın anlamasına gerek yok.”

Netice olarak konuşmada Ömer Asım Aksoy’un şahsında, Cumhuriyet değerlerine bağlanmanın doğurduğu ikiye bölünmüş bir idrakin çarpıcı tezahürlerine şahit oluyoruz. ‘Vâ esefâ’ diyelim.

YORUMLAR (3)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
3 Yorum