Güçlü dış politika ile zayıf ekonomi bir arada olur mu?
Hukuktan ekonomiye, eğitimden tarıma ya da teknolojiye kadar ana sektörlerin tamamında büyük problemlerimiz olduğu aşikardır. O kadar derinleştiler ki artık sadece muhalifler değil muvafıklar bile işlerin yolunda gittiğini iddia edebilecek durumda değil. İstisnasız bütün araştırmalar ülkenin temel meselelerinin her kesimin ortak tespiti olduğunu gösteriyor.
Araştırmaların istisnasız ortaya koyduğu başlıklar hep aynı:
Yargıya güven yok.
Hukuk siyasetin aracı oldu.
Ekonomide işler iyi gitmiyor.
Gelecekte de ekonomi daha iyi olmayacak.
Eğitim ihtiyaçlara cevap vermiyor.
Kurumlara güven azaldıkça azalıyor.
Bütün bu alanlardaki eksiklik, aksaklık ve fiyaskoların aksini iddia edebilen kalmadığı için, sorunların çözümü de konuşulmuyor. Yerine bol bol partizanlık yapılıyor. “Bizim iktidarımızın hakkıdır” türünden bilinen en basit haliyle partizanlık. Buna, “başkası daha iyisini mi yapacak” gibi bir basitlik de eşlik ediyor.
Bir önemli partizanlık tezi de Türkiye’nin ekonomide gerilese de hukukta pek parlak olmasa da dış politikada başarıdan başarıya koştuğu iddiasıdır. Hatta, yoksulluğun, enflasyonun, işsizliğin, paramızın değer kaybının veya inanılmaz yüksek faizin aslında bekamızı kurtarmak için ödenmesi gereken bedeller olduğu söyleniyor. “Bölgemize ve dünyaya nizamat verebilmek için böyle maliyetlere katlanmak zorundayız”, gibi bir mantık. Biraz kurcalarsanız da altından, “ekonomimiz ve sair bütün işlerimiz mükemmel olacaktı ama dış güçler bizi çekemedikleri için bizi engelliyorlar” sloganı çıkar.
Peki, başta ekonomi olmak üzere herşey kötü giderken ve bu kötü gidiş şöyle böyle on yılı bulmuşken aynı anda dış politikamız başarıdan başarıya koşuyor olabilir mi? Yani, bileşik kapların hepsi dip seviyedeyken sadece bir tanesi tavan yapıyor olabilir mi?
Cevabı ortada… Dış politikanın en önemli iki amacı vardır, güvenlik ve refah. Diplomatik güce sahip ve akıllı dış politika uygulayan bir ülke bunu mutlaka ekonomisine yansıtır; yani, mahsulü toplar. Güçlü ekonomik bloklar içerisinde olur. Uluslararası alanda bir cazibe merkezi olur. Dahil olduğu krizlerden kendi ekonomisine bir fırsat çıkarmayı bilir. Pasaportu değerli olur ve mesela böyle bir ülkenin gençleri geleceklerini dışarıda aramazlar.
Dış politikası başarılı bir ülke yüksek yabancı yatırım alır, dayanıklı rezervlere sahip olur; kitabında da yüksek faiz ve yüksek enflasyon diye bir şey yazmaz. Dışarıdan gücü ve sağlam ittifakları sayesinde, bilhassa bölgesel ve küresel krizlere hazırlıklı olacağı için böyle anlarda sarsılmaz, aksine güçlenir.
İktidar, güçlü bir dış politikamız olduğunu söyleyebilir ve bu içeride işe de yarayabilir ama bu kriterlere göre gerçek hiç öyle değil. İddialı sloganlar, kırılgan ve krizle yaşamaya müptela bir ekonomi tablosuyla çelişiyor. Hatta, hem güçlü dış politika iddiasında bulunmak hem de aynı anda beka tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuzu söylemek de diplomaside iyi olduğumuz sloganıyla çelişiyor.
Kendi kendimize hararetli hikayelerin en kolayı ama en sakıncalısı dışarıya dair olanlardır. Hesaba kitaba vurunca kolay çökerler.
Dış politika güçlüyse niye hala beka tehlikesi var? Dış politika güçlüyse neden hala ekonomik krizdeyiz? Neden her esen rüzgarda yatağa düşüyoruz? Ve neden biz herkesi dize getirirken yaşadığımız hayat onlardan daha pahalı?
Dış politikamız güçlüyse niye memlekette hukuk, yargı ve ifade hürriyetini hergün biraz daha eksiliyor?
