Biçimin devrimci imkânları

Çok önemli bir sanatsal meseleye giriş yapmıştık geçen yazımızda. Bunun yanı sıra sanat ve edebiyat tarihinin en kadim, fakat gene de üzerinde anlaşılamamış, tam bir çözüme ulaşılamayan meselelerinden biri daha var. Biçim-öz ilişkisi/diyalektiği. Bu konu üzerinde sayısız yazı yazılmıştır elbet, ama gene de her sanatçı bu meseleyi kendisi çözmelidir, zira her yeni sanatsal girişim ve ürün (diyelim yazılan bir şiir, yapılan bir resim, bestelenen müzik eseri vs.) kendi meselelerini beraberinde getirir, zira her bir sanatsal girişim aslında (belli bir geleneğin içinde yer almasına karşın) yepyenidir, dolayısıyla karşılaştığı sorunlar da yepyenidir. Her seferinde yeniden çözümlenmesi gerekir. Bunu yapabilmek için de sanat eserine onu yarattığınız anda bile belli bir mesafeden, soğukkanlı ve eleştirel bakabilmeniz, bir yandan spontane olmanız gerekirken, bir yandan da kontrollü olmanız gerekir. Sanat aslında bir batında mükemmelen doğurmaktır. Bunun için de kendi kendinizin ebesi olmanız gerekir. Doğuran da doğurtan da sizsinizdir.

Meseleye şiir açısından yaklaştığımızda, özellikle ülkemizde, bu sorunun üzerinde günümüzde dahi yeterince ciddi ve yoğun biçimde düşünülmediğini ileri sürmek pek de haksızlık etmek sayılmaz. Peki hiç düşünüldüğü olmuş muydu ki? 2000’lerle birlikte özellikle gençlerin şiirde deneysel ve biçimsel arayışlara daha pek yoğun bir biçimde yöneldikleri söylenebilir, ama bu arayışlar belli bir düşünsel ve poetik programın sonucu mudur, yoksa daha çok tesadüflere dayalı, rastgele ve hatta körü körüne midirler? Şiir öyle bir sanatsal alandır ki, hem gözü kapalı ilerleyeceksiniz, hem de nereye ilerlediğinizi bileceksiniz. Asasının ucuyla gören bir kör gibi. Şairin şiir yazarken (ben şiirin yazılamayacağına, ama ancak şiirin şair aracılığıyla kendini yazdığına inananlardanım; bu mistik ve hatta doğaüstü -sanki şiir doğal bir şeymiş gibi- bir görüş olarak değerlendirilebilir ilk bakışta, ama kesinlikle rastgelelikten, programsızlıktan ve en önemlisi de felsefeden ırak değildir) kendi kendisine sorması ve yine kendi kendisine kendi cevaplarıyla cevaplaması gereken sorular vardır. Öncelikle şair nasıl bir çağda yaşadığını çok iyi çözümlemeli, çağa karşı bir tavır geliştirmeli ve şiirini ileride bir poetika haline dönüşecek olan bu tavrın doğrultusunda yazmalıdır. Eğer bir şair yazdığı şiirin hesabını veremiyorsa ne yazdığını, nasıl yazdığını ve niçin yazdığını bilmiyor, belli bir şiirsel bilinçle yazmıyor, ama aslında tesadüfen ve keyfi yazıyor demektir. Oysa içinde yaşanılan çağla (ve dolayısıyla önce toplumla, sonra dünyayla) anlaşılır bir ilişki içinde olmayan, hatta böyle bir ilişki kurmanın gerekliliğinin bile farkında bulunmayan bir şiir, yalnızca ve ancak kadük olabilir. Asla sanat eseri olmaz. Şiir dağların zirvesindedir, eteklerde dolaşanlar müsvedde ve imitasyondur, yok, müsvedde ve imitasyon bile bir bilinç ve çaba gerektirir, benim sözünü ettiğim sorunlara uyanık olmadan şiir yazdım sananlar sadece çöp ve pislik üretirler. Günümüzde son 40 yıldır olduğu gibi bol miktarda çöp ve pislik üretilmektedir.

Batı’ya baktığımda, öyle hissediyorum ki, bizden çok daha reel bir dünyada yaşamışlar ve yaşıyorlar. Biz Batı’nın doğusunda, Doğu’nun batısında yer alanlar ise daha çok perspektiften yoksun minyatür benzeri bir dünyada yaşamışız. Şimdilerde bu biraz değişiyor gibi. Perspektif dediğimiz, üç boyuttur, derinliktir. Perspektiften felsefe çıkar, boyutsuzluktan ise dogma. Perspektiften gerçeklere dayalı kavramlar çıkar, boyutsuzluktan ise önyargı ve klişe. Perspektifte hayata dokunursunuz, boyutsuzlukta onun siluetine. Bu böyle sürer gider. Niye söyledim bunları? Şunun için: Başka alanlarda olduğu gibi sanatsal ve düşünsel alanlarda da Batı kendi yaşamının getirdiklerine karşı daha duyarlı olmuş, bu duyarlılığa dayanan bir eleştirel bakışla görüş açıları geliştirmiş, doğru ya da yanlış ama tepkiler vermiştir. Müdahale etmiştir. Biz böyle bir davranış silsilesinden yoksunuz. Zira böyle bir silsilenin temelinde gerçekliği mümkün olduğunca geniş bir biçimde kapsayıp kavrayan felsefe vardır. Bizde ise felsefe yoktur. Daha çok akıl yürütme, sanılarda bulunma ve komplo teorileri vardır. Biz üretmeyiz, ama hakkında konuşuruz. Yaratmayız, ama lafını ederiz.

İçeriksiz biçim boştur; biçimsiz içerik ise vücut bulmamıştır, var olamaz. Ama ne var ki, yeni bir öz, demek içerik, yoksa eğer, bunun koşulları oluşmamışsa, bulunmuyorsa, yeni biçimsel arayışlar da birer fantezi olmaktan öteye gidemez. Demek ki önce öz yeni olacak, şair ya da sanatçı yeni bir özle karşı karşıya kalmış ve eski yıpranmış biçimlerle bunu ifade etmekte zorlanıyor olacak; eski biçim yeni özü dışa vuramıyor olacak. Önce bu olacak ki, daha sonraki biçimsel arayışlar anlam kazansın; kalem oynatmaktan öte bir anlamı olsun. Ben öz’e anlam da derim. Anlamın da görünür olabilmesi için kendi formunu bulması gerek.

Peki günümüzde ülkemizde, bizim toplumumuzda yeni içeriklerin ortaya çıkmasına neden olabilecek koşullar bulunuyor mu? Var mı bu koşullar? Olmaz olur mu? Hem de her zamankinden daha çok. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir, şiir ya da sanat kendi geleneği ve macerası içinde de tıkanabilir. Bu daha çok şiir içi bir mesele olsa da geçerlidir. Şiirin kendi geleneği içinde tıkandığı noktaya gelinmiştir. Hem bu yalnızca ülkemiz şiiri için değil, bütün dünya şiiri için de geçerlidir. Şiir öyle bir tıkanma yaşıyor ki neredeyse yok olacak; kapitalizm ve onunla birlikte burjuvazi de bir yerlerine kına yakacak. Zira şiir yegâne hakikat işaretlerinden biridir ve kapitalizm hakikatten hoşlanmaz, hayal dünyasını yeğler, uyutmak için. Ama şu da var: şiir her ne zaman sıkıştırılmışsa patlamıştır. Şimdilerde de patlaması beklenir.

YORUMLAR (3)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
3 Yorum