Back To Top
Osman’ın hurucu II

Osman’ın hurucu II

- A +

Osman Bey’in, Ertuğrul Gazi’nin ölümünden sonra nasıl “huruç” ettiğini konuşuyoruz. Huruç etmek, zengin anlamları olan bir deyim… Çıkmak, dışarı çıkmak, ortaya çıkmak anlamlarının yanı sıra isyan etmek, başkaldırmak anlamları da var. “Hurûc ale’s-sultan” denince bir ülkenin meşru hükümdarına ayaklanmak anlaşılır olmuş. Ayrıca, askerî bağlamlarda bir kuşatmayı yarmak veya kuşatılmış bir mevkiden çıkmak da huruç…

Peki, ezberden ilerlemek yerine elimin altındaki sözlüklerden bakarak söyleyeyim. Sayın Mertol Tulum’un, Meninski’ye dayanarak oluşturduğu 17. Yüzyıl Türkçesi ve Söz Varlığı adlı eserinden konumuzla ilgili anlamları seçerek alıyorum: Çıkmak, taşra olmak, kalkmak, kopmak, doğmak, yeni çıkmak, tulû‘ etmek, sudûr etmek, zuhûr etmek, peyda olmak, yüz çevirmek, azmak, başkaldırmak, asi olmak, bâgî olmak, isyan üzre olmak, tuğyan üzre olmak…

18-09/09/ekran-resmi-2018-09-09-000813.png

James Redhouse’da bir de önem kazanmak (To achieve eminence) anlamı var. Sâhib-hurûc için ise ilginç şeyler söylüyor: “Büyük bir fatih, özellikle bilinmeyen orijinlerine rağmen hükümranlık elde eden biri” (A great conqueror, especially one who acquires sovereignty though of obscure origin). Osmanlı kullanımında sâhib-hurûcun her zaman olumlu çağrışımları olmadığını da burada not etmeliyim. Mesela, Sayın Süleyman Göksu’nun yayına hazırladığı yazarı bilinmeyen bir rûznâmede, Mısır’da Osmanlı devletine karşı ayaklanan Ali Bey’den “Sâhib-i hurûcluk dâ‘iyesinde [iddiasında] olan” ve “Mısır’da meşhur sâhib-i hurûc olan Ali Beğ” şeklinde söz edildiğini görüyoruz.

Osman’ın hurucuna yukarıdaki anlamlardan hangisi daha çok uyuyor diye sorarsak cevabı belki de “bir miktar hepsi” olacaktır. Bu aslında kelimenin anlamlarının birbirleriyle alakalı olmasından da kaynaklanıyor. Huruç ederseniz ortaya çıkarsınız, etrafınızdaki kuşatmayı kırarsınız, başkaldırırsanız siyasî bir çıkış yaparsınız, başarılı olursanız önemli olursunuz, kahraman olursunuz, bağımsız olma yoluna girersiniz, yeni bir devlet doğar…

Bütün erken Osmanlı kronik yazarları ve tarihçileri içinde Osman’ın ortaya çıkışını “huruç” olarak gören ve o hurucu da siyasî terimlerle anlatarak, bir siyasî ilişkiler ağı ve kurgusu içinde açıklayan Mehmed Neşrî’dir. Yalnız, Neşrî’nin, Osman’ın ortaya çıkışını “huruç” olarak gören ilk veya tek kaynak olmadığını vurgulamakta fayda var. Şöyle ki, vekâyinâme niteliği taşımasalar ve en fazla “yıllık” kategorisine konabilecek kaynaklar olsalar da tarihî takvimlerin çoğu da Osman’ın ortaya çıkışını “huruç” kelimesiyle anlatıyor.

Bunlardan merhum Nihal Atsız’ın yayımladığı 824 / 1421 tarihli Farsça takvim Osman’ın hurucundan beri 185 yıl geçtiğini söylüyor. Bu tabii ki hicrî 639 / 1241-42 gibi doğru olma ihtimali olmayan bir tarih veriyor. Bu takvimin Bilecik, Yarhisar, İnegöl ve Yenişehir’in alınmasından sonra 178 yıl geçtiğini söylemesi de aynı şekilde başka bir imkânsızlığa işaret ediyor ama daha önemlisi, bu takvim Osman’ın hurucu ve ilk fetihleri arasına yedi sene gibi bir süre koyuyor.

Yine Atsız’ın yayımladığı 835 / 1431-32 tarihli takvimde ise “Osman Beg hurûc etdi. Rahmetu’llahi. Yüz doksan dört yıldırur” kaydı var. Bu bizi hicrî 641 / 1243-44 yılına, Osman’ın doğumundan önce olması dolayısıyla yine imkânsız bir tarihe götürüyor. Bu kaynak da Osman’ın ilk fütuhatının üzerinden 145 yıl geçtiğini söyleyerek Hicrî 690 / 1291 yılına işaret ediyor. Osman’ın hurucuyla Bilecik ve diğer kaleleri alması arasına hicrî hesapla neredeyse yarım asırlık bir süre koyuyor!

Atsız’ın yayımladığı tarihî takvimler arasında sadece 843 / 1439-40 tarihli takvimdeki kayıt diğer kaynaklardan bildiklerimizle nispeten uyumludur: “Âl-i Osman’un devleti ibtida etdi. Osman Beg rahimehul’llah hurûc etdi. Bulacuk [Bilecik] ve Yarhisar ve Eynegöl ve Yeñişehir feth oldı anun elinde. Yüz altmış üç yıldur.” Bu takvimin işaret ettiği 680 / 1281-82 yılı da aslında bu kalelerin fethi için biraz erkendir ama burada hiç olmazsa Osman’ın hurucuyla kalelerin fethi arasına açıklanması güç süreler konmamış. Osmanoğulları devletinin başlangıcının onun hurucu olduğu da açıkça belirtilmiş.

Merhum Osman Turan’ın yayımladığı ve nüsha olduklarını düşündüğü, İstanbul’un fethinden önce kaleme alınmış olan iki tarihî takvimde de Osman’ın hurucu / ortaya çıkışı ve ilk fütuhatı arasına süreler konmuştur. 848/ 1444-45 tarihli olan ilk takvimde (Paris nüshası),  Osman Beg hurûc edüb çıkaldan berü iki yüz dokuz yıldur” deniyor. Bu tabii ki 639/ 1241-42 yılına rastlıyor ve olamaz. Bilecik ve diğer kalelerin fetih tarihi olarak çıkan 647 / 1249-50 yılı da öyle.

850 / 1446-47 tarihli ikinci takvimde (Oxford nüshası) ufak bir düzelme vardır. Daha sonra olmasına rağmen, “Osman Beg zâhir olaldan iki yüz biş yıldur; Bilâcik (ve) Yâr-hisâr ve İnegöl ve Yeni-şehir tamam vilâyetile alınaldan yüz doksan sekiz yıldur” diyerek daha geç ama tabii ki yine yanlış tarihler bulmamızı sağlıyor. Bunlar sırasıyla 645 / 1247-48 ve 652 / 1254-55’tir.

Kısacası, tarihî takvimlerden Osman Bey’in ne, ne zaman huruç ettiğine ne de ilk fütuhatını ne zaman yaptığına dair sağlıklı bir bilgi almak mümkün oluyor. Dahası, biri hariç hepsi Osman’ın hurucuyla ilk fütuhatı arasına süreler koydukları için Osman’ın hurucunu neye veya hangi olaya bakarak başlattıkları anlaşılmıyor. Osman, herhangi bir askerî faaliyette bulunmaksızın mı huruç etmişti? Huruç ettiğini deklare etmiş ve sonra yedi ila kırk küsur yıl arası bir süre hareketsiz mi kalmıştı? Bu egzersizin bize gösterebileceği bir şey varsa, o da, en geç tarihli olanı hariç, takvimlerin Osman Bey’in ortaya çıkma eylemi için “huruç” kelimesini kullanmış olmalarıdır. Bu da, 1421 gibi nispeten erken bir tarihte bile Osman Bey’in huruç ettiğine dair bir rivayetin takvim yazıcıların bilebileceği kadar yaygın olduğuna işaret ediyor olabilir.

Bunun önemi ise aşikârdır. Eğer Osman Bey, huruç ederek, kendi gayretiyle kendine bir ülke fethedip beyliğini ciddiye alınması gereken bir siyasî teşekkül hâline getirdiyse ve bağımsızlık yoluna girdiyse, o zaman da başka bir güçten, mesela Selçuklulardan yetki almasına ve başka bir meşruiyet aramasına gerek kalmazdı. Bu bağlamda, merhum Halil İnalcık’ın, bazı Osmanlı tarihçilerinin, Selçuklu sultanının Osman’ı halef olarak tanıdığı yolundaki rivayetleri kâfi bulmayıp, onun ilahî desteğin (te’yid) bir işareti olarak kendi kılıcıyla başarılı olduğu ve ‘mü’eyyed min ‘indillâh’ (Allah katından yardım edilmiş) bulunduğu düşüncesinde olduklarını söylediğini belirtelim. Sayın Hakan Yılmaz’ın, Osman Bey’in sikkesinde, merhum İbrahim Artuk tarafından zamanında “ebbedehu’llâh” (Allah onu ebedî kılsın) şeklinde okunan ibareyi, “eyyedehu’llâh” (Allah onu te’yid etsin)  olarak tashih etmesinin bu çerçeveye tam oturduğunu da not etmiş olalım.

Gelelim Neşrî’nin Osman’ın hurucunu nasıl anlattığına. Tabii ki gerekli gördüğümüzde Âşıkpaşazâde’nin anlatımına da başvuracağız. Osman Gazi, İnegöl tekfuruyla Ermeni Beli bitiminde savaştıktan ve yeğeni Saruyatı oğlu Bay Hoca’yı kaybettikten sonra o meşhur düşünü görür ve Edebâli’ye yorumlatır. İşte gaza faaliyetine başlaması o düşün müjdesini işitmesinden sonradır. İlk iş olarak İnegöl yakınındaki küçük Kulaca Hisar’ı ele geçirir ve yakar. Âşıkpaşazâde, bu olayın tarihini 684 / 1285-86 olarak veriyor. Yine ona göre, vilâyetin Rumları, Karacahisar tekfuruna hemen haber gönderir ve şöyle derler:

“Ya neye durursun kim seni ve neslini esir ederler. Ve hem bu vilâyeti bizüm elümüzden alırlar. Harab ederler. Kendüler hod yer, su dutar Türk degüller kim biz dahı anun ile muamele edeyidük (…) İmdi bunları bu vilâyetden çıkarmasavuz ve yahud bunları kırmasavuz âhır peşimanlık fayda vermez.”

Âşıkpaşazâde, Osman ve takipçilerinin sürekli hareket hâlinde olduklarını ve belli bir şehirleri veya yerleşim yerlerinin olmadığını ön plana çıkarıyor gibi. Dolayısıyla İnegöllülerin onları bulması ve karşılık vermesi güçmüş. O yüzden de Karacahisar’dan yardım istiyorlar. Neşrî ise, Osman ve takipçilerinin sosyo-ekonomik durumları hakkında herhangi bir yorum yapmaksızın İnegöllülere sadece, “Bu Türkler ki gelüb bunda tavattun itdiler, etrafa el uzatmaya başladılar” dedirterek yardım istetiyor. Neşrî, Osman Gazi ve yanındakilerin göçebeliğini vurgulamak istememiş olabilir ama olmayabilir de. Tavattun tabii ki bir yere yerleşmek, yurt tutmak demek ama bu bir şehir olmak zorunda değil. Genel olarak bölgeye yerleşmelerini anlatmak için de bu kelimeyi kullanmış olabilir.

Her hâlükârda, tekfurlar karşı harekete geçtiğinde ve taraflar bir kez daha karşılaştığında bu bir şehirde değil yine açık havada olur. Karacahisar tekfurunun, kardeşi Kalanoz komutasında gönderdiği birlikler İnegöllüler ile birleşir. Osman Gazi de “guzzâtı” toplar, İkizce denen mevkide, bu kez Domaniç Beli’ni aştıkları yerde savaşırlar. Hem kardeşi Saruyatı’nın hem de Kalanoz’un hayatlarını kaybettiklerine bakılırsa komutanların da birebir çarpışmaya girdiği, küçük ölçekli bir savaştır bu.

Neşrî, Âşıkpaşazâde’yi yakından izleyerek, Saruyatı’nın şehadet haberinin Konya’daki II. Sultan Alaeddin’in (aslında III. olması gerek) kulağına gittiğini ve onun da “Malum oldı ki Karaca-Hisar tekvur’ı bize yağı olmış. Germiyan oğlı ol garibleri sevmezdi. Bu kâfirler ol sebebden guzzâtı incidür” dediğini aktarıyor. Sonrasında ise rivayet çatallaşıyor. Neşrî, Âşıkpaşazâde’den ayrılıyor. Ona göre, Sultan Alaeddin, Eskişehir’i Osman’a vermiş ve Karacahisar’ı yağma ve talan etmesine destur vermiş. Ayrıca, yöredeki Müslümanlara, Osman’a yardım etmelerini söylemiş. Osman, böylece Karacahisar’ı fethetmiş. Tekfurunu esir etmiş. Ganimeti gazilere paylaştırmış. Beşte birini de yeğeni Aktemür ile Sultan Alaeddin’e göndermiş. Osman Gazi o sırada 35 yaşındaymış ve bu fetih de hicretin 687’sinde (1288-89) olmuş.

Âşıkpaşazâde’de ise Alaeddin, “Ya gayret-i İslâm bizde yok mudur?” diyerek kendisi doğrudan Karacahisar kuşatmasına gelir. Ama bir iki gün sonra “Bayıncar Tatar”ın Ereğli’yi aldığı haberi ulaşınca kuşatmayı Osman’a emanet eder, “Sana ve nesline âlemde mukabil olucı yokdur” diyerek ve ona dualar ederek geri dönmek zorunda kalır. Osman Gazi, Karacahisar’ı tek başına alır. Tekfurunu esir eder. Hisarın evlerini gazilere ve başkalarına verir, onu “Müsülman şehir” eder. Sene 687’dir.

Bu noktada fazla oyalanmamıza gerek yok. Her iki rivayet de inanılır olmaktan uzaktır. Evvela, o esnadaki Selçuklu sultanı II. veya III. Alaeddin değil, II. Gıyaseddin Mesud’dur. O da 1288-89 yıllarında uçlardaki gazilere yardım etmek şöyle dursun, Moğol ordusuyla birlikte Karamanlılar, Germiyanlılar ve Eşrefoğullarıyla savaşlar yapmaktaydı. Yok, sultan doğru ve yılda bir yanılma varsa, 1298-1302 yılları arasında Selçuklu Sultanı olan III. Alaeddin’in ne Bithynia ucundan ganimet hissesi alacak, ne oralarda sefere katılacak ne de aslında aynı tarafta oldukları Bayıncar’ı yenecek bir durumu vardı. Bayıncar Noyan’ı, İlhanlıların Anadolu Genel Valiliği’nden aldıkları Sülemiş yenmiş ve öldürmüştü. Günlük geçimini sağlayabilmek için “İlhanlıların malî soygunlarına” katılmak durumunda olan III. Alaeddin ise Tebriz’de İlhanlı hapsindeyken bir uşağı tarafından bıçaklanarak öldürülmüştü (Bkz. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye).

Neşrî, Âşıkpaşazâde’nin, Sultan Alaeddin’i Osman’ın kardeşi Saruyatı’nın intikamını almak amacıyla bizzat Karacahisar önlerine getirtip tekfuruyla savaştırmasını iyice inanılmaz bulmuş olmalı ki, hadiseyi uzaktan onay ve destek hâline koymuştur. Fakat Âşıkpaşazâde üzerinden gelen bu yerel Osmanlı geleneğini ne kadar törpüleyerek anlatırsa anlatsın bu hikâye aslında kendisinin Osman’ın hurucu kurgusuyla hiç uyum içinde değildi. Maalesef Hurûc ü istihrâc yine vuku’ bulmadı… Arkası haftaya kaldı.       

Diğer Yazıları

Yorumlar

Yorumlar 600 Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Karar Yayıncılık A.Ş ve yazar, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Yorumların 600 karakteri (boşluklu) aşmaması gerekmektedir.
KARAR OKURU 09 Eylül 2018 09:42
Yine harika bir hakan erdem makalesi. Elinize sağlık hocam
X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN