Yeni kuşak mı yeni dünya mı?

Eğitimciler bilir, kuşak çatışması denen bir kavram vardır. Bir önceki kuşağın bir sonraki kuşağın temel kavramlarını bilmediği için arada oluşan çatışmayı anlatır. Örneğin, benim babamla aramda bu çatışmalar oldu; ama hatırlıyorum da babamla benim yaşantım ve temel uğraşlarımız benzerdi. En büyük çatışmamız sokakta fazla oynamam veya derslerime az çalışmamdı. Bunun dışında babam ile benim dünyamın ortaklığı çok fazla idi; televizyon, gazete, sabit telefon en önemli çağdaşlıklardı. Şimdi bugüne dönün; kuşak çatışması değil, çocuklarımızla dünyalı uzaylı gibiyiz. Onların kullandığı cihazlar, kavramlar, iletişim ağı hepsi o kadar farklı ki buna kuşak çatışması demek yanlış olur; bu olsa olsa başka dünyanın iki insanının bir arada yaşaması gibi. Bu yeni dünya bizim bildiğimiz bütün doğruları yeniden düşünmemize ve doğal şok yaşamamıza yol açıyor. Sanırım en büyük şoku bizim yaş grubumuz, yani kırklı-ellili yaşlar yaşıyor. Biz daha yavaş ve daha kurallı bir dünyaya doğduk ve bunlarla büyüdük oysa yeni dünyada her gün kurallar yeniden tanımlanıyor ve yeni nesil bunlara çok hızlı uyum sağlıyor. Bizler ise her seferinde ya korumacı davranıp kendi yok oluşumuzu izliyoruz ya da uyum sağlamaya çalışıyoruz ama nafile.

Tabi bu değişimler kavramlarla birlikte kurumları da sarsıyor. Örneğin, benim çocukluğumda okul ve öğretmen kavramı bilginin merkezi ve ışığı konumundayken bugün bilgi her yerde ve okul da aynı bireyler gibi bu bilgiyi bulmaya ve bilginin hızına yetişmeye çalışıyor. Eskiden öğrenmenin ve yeniliğin merkezi olan okul maalesef kendini yenileyemediği için “engel” olarak görülmeye başlandı. Özellikle liselerde başlayan bu çatırdama hızla üniversitelere yayılmaya başladı. Öğrenciler büyük umutlarla başladıkları liselerde maalesef çağın çok uzağında kalmış, yenilenemeyen kurumlarla karşılaşmakta ve hayattan kopuk kalmamak adına bu kurumlardan hızla soğumaktalar. Tabi değişimin en fazla liselerde yaşanması normal, çünkü gençlikle yeni tanışan yeni dünyanın yeni çocukları kendi dünyalarıyla ilk kez lise çağında tanışmaktalar. Öğrenciler gerçek dünyanın hızı ile tanımlanmış ve hayatın oldukça gerisinde seyreden okulları gördükçe hayata hazırlık aşamalarını ve bilgileri başka kaynaklardan edinmekte, bu durumda okula olan inancı azaltmaktadır.

***

Bu durum liseden sonra umudunu bağladığı üniversitelerde daha yoğun yaşanmakta. Çünkü üniversite kavramını yenilik ve gelecek olarak gören gençler maalesef o kurumların liselerin bir üst versiyonu olduğunu görünce daha büyük umutsuzluklara kapılmaktalar. Bu durumu aslında hepimiz yaşıyoruz. Her yıl okul terk oranı yüzde 38 ile OECD lideri konumundayız. Eğer bir çare üretmezsek okul denen kurumların çocukların gözündeki olmazsa olmazı ve gerekliliği çok daha yüksek sesle tartışılacak. Hep söylüyorum; “herkese aynı hizmeti veren, her çocuğa aynı şekilde ve aynı şeyi anlatan okul” olmaz, olamaz. Bu çağın ekonomisi olarak tanımladığımız endüstri 4.0 ve onun gerektirdiği insan kaynağını kimse kusura bakmasın ama okulların bu müfredatı, bu sistemiyle yetiştirmek hayalden de öte.

O yüzden size sadece birkaç öneri sunmak istiyorum. Bunlardan ilki ve önemlisi “üreten çocukları teşvik eden okul”, yani çocuklara “benim müfredatım kadar öğren değil, düşündüğün hayallerin kadar öğren” demeliyiz. Endüstri 4.0 müfredatı yapın, bunun gereği olan yazılım, inovasyon, ar-ge ve bilişimi okulların anayasası yapın. Öğretmenler yetmez, okula gerçek hayatı sokun. Mutlaka evrensel dil olan İngilizceyi öğretmenin çaresini bulun. Okulları dünyaya açın, yerel eğitim olmayacağını artık öğrenin. Özellikle üniversitelerde öğrencilerin yurtdışı deneyimlerini zorunlu hale getirin. Liselerde öğrencilere bilim felsefesi, paradokslarla düşünme becerisi için 9. sınıfta felsefe ve türevlerini okutun. Kod yazma, inovasyon, proje yapma gibi konular lise müfredatında mutlaka olsun.

Diyeceksiniz ki, “Hocam bunları Milli Eğitim Bakanlığı yapamaz ki”. Ben de biliyorum, o yüzden yukarıda söylediğim gibi bu değişimi reddeden kurumlar kaybedecek. Ama sizler çocuklarınızı yeni dünyaya MEB olmadan da hazırlayabilirsiniz. Nasıl mı? Dil öğretin, iletişim becerileri kazanmalarını sağlayın, yurtdışında çeşitli programlara gönderin, onları cesaretlendirin ve proje bazlı düşünmelerini sağlayın, felsefe okumaya ve yorumlamaya teşvik edin. Kısacası, bu dünyanın kazananları ve kaybedenleri hep olacaktır. Eğer önlem almazsak ilk kaybeden bizim okul yapımız olacak ama kaybeden asla bu gençlik olmayacak, çünkü onlar biz olmadan daha hızlı yol alacaklardır. Unutmayın, gençler okullara ve eğitim sistemine artık “önümüzden çekilin” demeye başladı bile...

YORUMLAR (3)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
3 Yorum