Görüşler

Akdeniz’de bayrak dalgalandırmak

Akdeniz’de bayrak dalgalandırmak

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı eski Müşaviri Yusuf Yazar, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki araştırma çalışmalarının, genel dış politika duruşunun bir parçası olduğunu dile getiriyor.

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’nın Akdeniz’de yıllardır sürdürdüğü arama çalışmalarını salt bir hidrokarbon kaynağı arama çalışması olarak görmek bana hep biraz eksik bir görüş gibi gelmiştir. Başlangıçta Barbaros’la, sonra da diğer arama ve sondaj gemileriyle yapılan çalışmaların hep bir ‘bayrak dalgalandırma’ arzusunu mündemiç olduğunu düşünürüm. 2009 yılında daha çok da Akdeniz’de sismik araştırmalar için kendi gemimize sahip olma politikası çerçevesinde satın alma kararı alındığında gemiye ‘Barbaros’ ismini verirken yetkililer, zihinlerinde Akdeniz’de ‘bizde varız’ diyen ve bir meydan okuma boyutu da bulunan düşüncenin heyecanını taşıyorlardı. Değilse sismik araştırma yapmak için ille de kendi geminize sahip olmanız gerekmiyordu, nitekim o güne kadar bu hizmet bu işi yapan yabancı şirketlerden alınmıştı.

Yıllar içinde sanıyorum aynı heyecan yeni gemiler alınmasında itici rol oynadı ve Barbaros’la birlikte Fatih ve Yavuz da Akdeniz’de bayrak dalgalandırır oldu. Karadeniz aramalarında böyle bir bayrak dalgalandırma ihtiyacı ya da arzusu duyulmuyordu, ya da orada kimse olayı ‘bayrak dalgalandırma’ olarak görmüyordu. Çünkü herkesin münhasır ekonomik bölgesi belliydi, herkes üzerinde anlaşılmış olan sınırı muteber addediyordu. Ama Akdeniz öyle değildi, Yunanistan her nasılsa sahibi kılındığı adalar üzerinden tanımladığı geçersiz ve kabul edilemez bir münhasır ekonomik bölge sınırıyla Kıbrıs ve Girit adası çevresinde büyük bir bölgenin kendi hükmü altında olduğu varsayımıyla hareket ediyordu. Dolayısıyla Akdeniz’de o bölgelerde sismik araştırma yaparak ve gerektiğinde de sondaj yaparak bayrak dalgalandırmanın özel bir anlamı vardı. Bu özel anlam, fiilî durum oluşturma girişimlerinde müteyakkız olan ve ‘biz yokmuşuz gibi davranamazsınız, paylaşmayı bilmezseniz işler zorlaşır, mahrum bile kalbilirsiniz’ gibi de ifade edilebilecek bir anlamdı.

İsrail açıklarında keşfedilen dev doğalgaz sahaları (2009’da Leviathan ve 2010 yılında da Tamar) dikkatleri Doğu Akdeniz’e çekmiştir. Daha sonra Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Aphrodite (2011) sahasını ve Mısır münhasır ekonomik bölgesinde Zohr (2015) ve GKRY’ye ait Calypso (2018) sahalarındaki büyük rezervlerin keşfi bölgeyi doğalgaz havzasına çevirmiş ve gelecek için kurulmuş enerji denklemlerini değiştirmiştir. Bu arada Türkiye, arama faaliyetlerini zaten sürdürdüğü bölgede yeni alanlarda da hak iddia ederek Akdeniz’de kendisini dışlayan bir koalisyonun oyununu ve ezberini bozacak girişimi gerçekleştirmiştir (Şubat, 2018). En son Mısır münhasır ekonomik bölgesinde keşfedilen devasa Nur sahası (2019) ile doğu Akdeniz’in toplamda yaklaşık 3.5 trilyon metreküplük bir doğalgaz rezervine sahip olduğu anlaşılmıştır (tespit edilmiş olan 1.7 milyar varillik petrol rezervi ve ilave olarak yapılabilecek doğal gaz keşifleri bölgenin bu enerji havzası statüsünü daha da kuvvetlendirecektir). Bu büyük potansiyelin, bu yıllar itibariyle ihtiyacının ne olduğu bir tarafa, tedarikte kaynak çeşitliliğini ciddî biçimde artırarak Avrupa Birliği ülkelerinin doğalgaz arz güvenliklerinin sağlanması açısından hayatî bir rol oynayabileceği açıktır.

Bölge ülkeleriyle olan ilişkilerde 2005-2009’larda var olan atmosfer bir şekilde bozulmamış olsaydı uzun bir süredir bu keşfedilen doğal gaz rezervlerine dayalı yapılan üretimin önemli bir kısmının Türkiye üzerinden Avrupa yönüne taşınması konuşuluyor olacaktı. Türkiye’nin bir ‘enerji koridoru’ işlevi üstlenmeye hazır göründüğü o tarihlerde sözde var olan Mısır gazının taşınmasına hizmet edebilecek Arap doğalgaz boru hattı projesinin tamamlanması tartışılmaktaydı. Taşıma kapasitesi o günlerde düşünülebilecek miktarlar için yeterli olan bu hat Mısır’dan başlayarak Türkiye Suriye sınırı yakınlarına kadar geliyordu. Türkiye tarafında da bu gelen hattın bağlanmasına müsait durum oluşturmak üzere mevcut sistem Kilis’e kadar uzatılıp hazır hale getirilmişti. Bu konuyla ilgili Türkiye ve Mısır arasında bir MOU bile imzalanmıştı (sanıyorum 2006 tarihli). Benzer bir MOU, bu kez Türkiye’den Suriye yönüne gaz taşınması amacıyla Suriye ile de imzalanmıştı (2009 yılında olmalı). Aslında eminim, bazılarının zihnini hâlâ, bu hattın geliştirilmesinin ya da yine bir zaman söz konusu edilmiş olduğu gibi İsrail’den KKTC topraklarına ve oradan da Türkiye’ye uzanacak bir doğalgaz boru hattı projesinin bölge barışına katkı yapacak bir rol oynayıp oynayamayacağı düşüncesi meşgul ediyordur. Bu tür projelerin konuşulması ya da geliştirilmesi Yunanistan’ın muhtemelen çok hoşuna gitmeyecektir. Sözünü ettiğimiz 2009 ve öncesi yıllarda ortada, güney komşularıyla olduğu kadar doğu, kuzey ve batıdaki komşularıyla da müştereken içinde yer alacağı projeler uçuşuyordu. Ne Nabucco’lar, ne Turang’lar vardı masalarda, bazısından vazgeçildi, bazısı rafa kalktı. O rahatlatıcı doğal bahar atmosferinde hemen her proje herkesi ‘neden olmasın’ dedirten bir havaya sokuyordu.

Sonra sihir bozuldu, tabii ki birdenbire. Çünkü sihir öyledir, ‘birdenbire’ bozulur. Ama galiba bu kez bozulan şey ‘sihir’ değil de ‘sinir’di. Çünkü bir sinir ucuyla oynanmıştı sanki. Hatırlatmakta fayda var, İsrail özelde ABD’nin, genelde Batı’nın bölgedeki sinir ucudur. Özellikle ABD’de kendinize yönelik bir heyheylenme dalgası oluşturmak isterseniz bu sinir ucuyla birazcık oynamak yeterlidir. Ama olayların gelişimi insana, acaba bu kez bu sinir ucuyla oynayan Batılı aktörler miydi diye düşündürtüyor. Kendi adıma, Millî petrol şirketi TPAO’nun Akdeniz’deki görünürlük artıran girişimlerini bir hidrokarbon kaynak arayışı girişimleri olduğu kadar, Türkiye genel dış politika duruşunun bir parçası ya da yansıması olarak görme eğilimindeyim. Dolayısıyla, bu hidrokarbon kaynak arayış çabaları TPAO’nun rezerv portföyüne ilave katkı yapma potansiyeli kadar, bölge geleceğini yoğurma girişimlerine Türkiye adına ağırlık koyma amacına da katkı yapma potansiyeline sahiptir. Bundan dolayı da, Türkiye’nin Akdeniz’deki hidrokarbon kaynakları arayışı normalde olması beklenilenden çok farklı bir tarzda ve mahiyette gerçekleşmektedir.

Hedefleri bölgeye yeni bir çeki düzen vermek, sınırları ve aktörleri yeniden tanımlamak olan ABD öncülüğündeki Batılı girişim bunu yaparken bu oyunu bozabilme gücünde bir bölgesel güç olarak Türkiye’nin ayağa dolanmasını istememekte ve onun kendi içine odaklanmasını sağlamayı zaruri addetmektedir. Yukarıda ‘sinir ucuyla oynamak’ şeklinde ifade ettiğimiz tutumlarla zamanlama olarak bölgeye çeki düzen verilme arzusu erkene çekmiş de olabilir. Sesi bölgede fazlaca ‘yüksek’ çıkmaya başladığı düşünülen Türkiye’nin sesini kısmak ve dikkatini kendi içine döndürmesi için adım üstüne adım atmışlar ama beklemedikleri bir dinamik direniş potansiyelinin aktif hale gelişine de tanık olmuşlardır sanki. Batılının her zaman yaptığı gibi, kendi açısından olan isimlendirmesiyle ‘Arap Baharı’, bölgede belli şekillenişleri mümkün kılışının yanı sıra Türkiye’nin bölgede genişleyen nüfuzunu da geriletmek, alternatif bir tutum geliştirmesine izin vermeden yükselen sesinin kısılmasını sağlamak üzere tasarlanmıştı. Onlar adına, çok başarısız oldukları da söylenemez. Ama denklemin içinde Türkiye’nin bulunduğu kısımlar onlar için de problemli kalmaya devam etti.

Batılı güçler nezdinde ‘Büyük Oyun’un bu yeni versiyonu için hazırlıklar yapılmış, aktörler hazırlanmış olsa da artık bu büyük oyunu oynamak Batılı büyük güçler için de zor ve riskli bir oyundur. Çünkü, yerel çıkışlar henüz oyun kurabilme kabiliyetlerini tam olarak ortaya çıkaramamışlarsa da, Batılı’nın oyunlarını nitelikleri itibariyle tanımış elit kesimleriyle bölge ülkelerindeki yeni nesil, bölgesel örneklerin yol açıcılığında ‘büyük oyun’ların tezgâhına gelmeme, en azından öznesi olmama basiretini gösterebileceklerdir. Bu nedenle Batılı güçlerin bölgede kendi kontrolleri altında olan yerel yönetimlerden olan bir beklentisi de Türkiye ve İran gibi küresel çapta bir meydan okuma potansiyeline sahip güçleri kontrolde onlara karşı gerekli misyonu üslenmeleridir ve son yıllarda bu misyonu üstlenme heveslisi uydu yönetimler herkesçe teşhis edilebilmiştir.

Son yıllardaki gelişmelerin oluşturmuş olduğu zeminde doğal olarak Türkiye’nin dış politikada tutumları belli ölçüde çeşitlenmiş ve farklılaşmıştır. Dolayısıyla da karşı karşıya kaldığı durumlarda Türkiye kendi özgün politikasını geliştirip uygulamaktan kaçınmamış, bu tutumunu devam ettireceğini de açıklıkla ortaya koymuştur. Türkiye’nin bu adımları gerçekleştirişte sergilediği özgüvene tanık olmak Batılı ‘stratejik’ dostları için şaşırtıcı olan bir diğer gelişme olmuştur. Türkiye, Batılı müttefiklerinden bağımsız politika geliştirmek bağlamında, güney komşu ülkelerinde bazen ‘doğru’ bildiğini, bazen de ‘kaçınılmaz’ olanı, yani ‘mecbur olduğunu düşündüğü’ şeyi uygulamış ve uygulamaktadır. Türkiye’nin bu özgüvenle sergilediği tutum ve girişimlerinin çevresindeki yakın ve uzak komşu ülke yöneticileri tarafından olduğu kadar o ülkelerin yönetim ve aydın kesimleri tarafından da dikkatle ve yakından ve ve belli bir kesimi tarafından takdir duyularak izlendiğine ve Türkiye’nin söz konusu ettiğimiz tutum ve girişimlerinin o çevrelerde gündem oluşturduğunaysa kuşku yoktur. Akdeniz’de bayrak dalgalandırmanın bu şekilde bölge insanının bilinçaltına hitap eden bir boyutu da var galiba. Tabii, aynı tutum ve girişimlerin, yani hedefi olan bir Türkiye olduğu izleniminin Türkiye’yi daha fazla hedef yaptığını görmek de zor değil.

Sanıyorum, Özel bir arkadaşımızdan mülhem istikbal ‘köklerdedir’ diyerek noktalamak en iyisi.

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Bunlar da İlginizi Çekebilir