5 Temmuz 2020 Pazar
BIST 100
115748
%-0,99
DOLAR
6,8612
%0,1
EURO
7,7521
%0,32
ALTIN
392.135
%0,2
23°/31°
İSTANBUL
Güneşli
GÖRÜŞLER

Blanchot’da cemaat ve ölüm

22.05.2020  01:59 - Son Güncelleme: 22.05.2020  11:44
+
-

‘Anarşik Armoni’ kitabının yazarı Halil Turhanlı “Blanchot, ölümün öteki ile ilişkimizde belirleyici olduğunu bu özelliğinden dolayı da cemaatin kurucusu olduğunu belirtir” diyor.

Fransa’da iki büyük savaş arasındaki döneme, ikinci savaştaki işgal yıllarına ve Vichy yönetimine, savaş ertesine bugün dahi yeterince eleştirel yaklaşılmamıştır. Geçmişin sayfalarını açmak pek çok açıdan ürkütücü bulunmuş, bundan kaçınılmıştır. Oysa Avrupa’nın aklın aydınlatıcılığından yoksun kalıp karanlığa gömüldüğü bu yıllar Fransa’da da etkisini duyurmuştu. 1870’de, Fransa-Almanya Savaşı sırasında kurulan ve 1940 Haziran’ında Fransa’nın işgaline kadar devam eden Üçüncü Cumhuriyet döneminde ırkçılık, ırkçılığın özel bir türü olarak antisemitizm hayli yükselmişti. Tek başına Dreyfus olayı bile bunun ne kadar yaygın ve yoğun olduğunu göstermeye yeter. 

***

Dreyfus olayından sonra da, özellikle 1930’larda ve Vichy Fransa’sında antisemitizm kolektif bir ruh hali olarak varlığını korudu. Üstelik işgal yıllarında pek çok kişi Almanlarla işbirliği yapmıştı. Bir başka ifadeyle Vichy yönetimi ayakta kalabilmesini salt işgalci güçlerin desteğine borçlu değildi, hatırı sayılır sayıda Fransızın desteğini almıştı, aralarında yazar ve sanatçılar da bulunuyordu. Bunların verdiği destek unutuldu. Pek azı açığa çıktı, teşhir edildi ve cezalandırıldı. İşgal yıllarının işbirliği anlaşılması karmaşık çok sayıda fenomeni içerir.

1930’larda Maurice Blanchot’nun da radikal sağcı yayınlarda politik yazıları yayımlanıyordu. Fakat onun Vichy rejimine destek verdiğine dair herhangi bir bilgiye ulaşılmış değil. Hatta desteklemek bir yana, Vichy Fransa’sı savaş öncesinde savunduğu radikal sağ düşüncelerin nereye varabileceğini görmesinde, o düşünceleri terk etmesinde rol oynamış olabilir. Geçmişinin bir dönemi bugün dahi bütünüyle gün ışığına çıkmış değil. Ona bir romanına atıfla ‘Karanlık Blanchot’ (Blanchot l’Obscur) denilmesinin nedeni de bu. Savaşı izleyen yıllarda yazmayı kuşkusuz sürdürdü; ancak bir tür münzevi hayat yaşadı. Kendini kamudan sakladı.

***

1983 yılında yazdığı İtiraf Edilemeyen Cemaat başlıklı metninde birarada yaşamanın zeminini neyin oluşturduğu, cemaatin neyin kurduğu sorularını cevaplamaya çalıştı. (Blanchot, İtiraf Edilemeyen Cemaat, çev. I.Ergüden, Ayrıntı Yayınları, Birinci Basım, 1997). Burada şunu sormak kaçınılmaz oluyor: Yaşamının bir dönemini kamudan uzakta yaşamış bir yazar/düşünür için cemaatin anlamı nedir? O nasıl bir cemaat tahayyül etmektedir? Bunları başka sorular da izleyebilir: Cemaati oluşturanlar arasında ortak olan nedir? Aralarında bir ortaklık mevcut mudur?   

***

Blanchot’nun söz konusu metni birbirini tamamlayan iki denemeden oluşuyor. Bunlardan ilki ‘Negatif Cemaat’, diğeri ‘Âşıklar Cemaati’ başlıklarını taşıyor. İlk bölüm Jean-Luc Nancy’in sonradan genişleterek yine aynı başlık altında kitap olarak yayımlatacağı ‘Çalışmayan Toplum’ denemesine karşılık olarak yazılmış. Ancak metnin özellikle bu bölümünde George Bataille’ın cemaat konusundaki düşüncelerinin, oluşturduğu edebiyat toplulukları deneyimlerinin de etkisi var. Blanchot cemaat anlayışını geliştirirken Bataille’ın düşünce ve deneyimlerinden yararlanmış. 

***

Blanchot öncelikle “Cemaat nedir?” sorusuna karşılık olarak George Bataille’ın vermiş olduğu cevabı tekrarlar. Buna göre cemaatin, birarada olmanın temelinde ‘eksiklik, yetersizlik ilkesi’ bulunur. Bu esasında her varlığın temelinde mevcut olan bir ilkedir. Kendini yetersiz hisseden varlık, ötekine doğru gider. “Böylece, her varlığın varoluşu ötekine veya ötekilerin çokluğuna çağrıdır… bir cemaate çağrı yapar“ (Blanchot, İtiraf Edilemeyen Cemaat, s. 15) Özetle, yetersizlik varoluşun bir ilkesi ise, insan bir ‘yetersiz varlık’ ise o halde onun varoluşu aynı zamanda ötekilere yapılan bir ortaklık çağrıdır.

***

Blanchot cemaat düşüncesini iki tema ve örnek üzerinde temellendirir. Edebi topluluklar ve ölüm. 1940 yılında işgal altındaki Paris’te George Bataille ile tanışması hayatının önemli anlarından biriydi Aralarında hemen sıkı bir dostluk kurulmuştu. Michael Suyra’nın deyişiyle, “ikisinin düşünceleri arasında bir benzerlikten daha fazlası“ vardı ve “birbirlerine yankı” oluyorlardı. (Michel Suyra, George Bataille: Ölüm Uğraşı, çev. I.Ergüden, Alfa Yayınları, 2017,s. 412) Birbirine “yankı” olmanın Montaigne’nin tanımladığından farklı bir dostluk tarzına tekabül ettiği açıktır. Montaigne’nin dostluk retoriğinde söz konusu olan mükemmel ve sürekli bir uyumluluk, “ruhların kaynaşması”dır. Oysa Blanchot’da dostluk her türlü sınırın silindiği bir kaynaşma değildir. Cemaati oluşturanlar tekil varlıklar olarak dağılmış, bireysel varoluşlarını sürdüren ama biraraya gelebilen öznelerdir. 

Blanchot, Bataille’ın Gerçeküstücüler’den, Fransız Komünist Partisi’nden (FKP’den) çeşitli nedenlerle ayrılmış, bu çevrelerden dışlanmış yazar ve sanatçılarla oluşturduğu toplulukları ‘negatif cemaat’ örnekleri olarak görüyor. İki savaş arasındaki dönemde beliren bu soy anti-konformist yazar ve sanatçı toplulukları sanatı, yazmayı ve okumayı özgürleştirici eylem olarak kavramalarından dolayı politik bir niteliğe sahiptiler. Siyasi partilerce yürütülen ana akım politikanın dışında alternatif bir politikanın da temsilcileriydiler. Bataille’ın öncülük ettiği Karşı Atak (Contre-Attaque), Acéphele, Sosyoloji Koleji gibi “edebi cemaatler”de bu nitelikteydiler.

***

Edebi cemaatin bir önkoşulu var: yazarın geri çekilmesi, hatta ortadan kaybolması, görünmez olması, varlığını hissettirmemesi. Metnini okurlara bırakması. Yazar geri çekildiğinde, ortadan kaybolduğunda metin yazarın vesayetinden ve müdahalesinden kurtulur, özerklik kazanır, okurun karşısına bu haliyle çıkar. Yazar okuyanlar topluluğunun üstünde bir otorite olmaktan vazgeçer. Blanchot yazar olarak yok olma konusunda hassas davranmıştır.

***

Blanchot’nun cemaat anlayışını temellendirdiği diğer tema ölüm. Aslında ölüm onun sıklıkla ele aldığı bir konu. Bununla birlikte ölümün felsefi bir tanımını vermekten kaçınıyor. İnsan zamanının sınırlı olduğunu bilen, yani ölüm bilincine sahip olan bir varlık. Bu bilgi onun hayatının aydınlığına yansır ve orada bir gölge oluşturur. Blanchot bu bilginin hayatı nasıl ve ne ölçüde etkilediğini ele alıyor. Blanchot ölümün öteki ile ilişkimizde belirleyici olduğunu, başkalarıyla birarada olmaya anlam verdiğini, bu özelliğinden dolayı da cemaatin kurucusu olduğunu belirtir. Bir başka ifadeyle, ona göre cemaat ölüm hakikatinin biraraya getirdiği sonlu varlıların topluluğudur.

Blanchot’nun ölüme dair düşünceleri Heidegger’inkilerden radikal biçimde farklıdır. Heidegger’in göre yaşamın sınırı olarak ölüm bir yalnızlık deneyimidir. Varlık ve Zamanda, “ölüm sadece birinin kendi ölümüdür“ der. Ölümün kaçınılmazlığı, kesinliği “dünya içinde olmaklığın” sonucudur. İnsan sonluluğun bilincinde olan “ölüme doğru” varlıktır. Ancak ölüm her zaman kişinin kendisine aittir, kişiseldir. Heidegger bu tanımla ölümü mutlak anlamda bireyselleştirir. Oysa Blanchot’ya göre ölüm ötekilerin mevcudiyetini ortaya çıkararak cemaati kurar. Cemaatin kurucusu olarak ölüm insanın varoluşuna özgü yabancılaşmanın ve yalnızlığın üstesinden gelme deneyimidir.

***

Ötekinin ölümü, eşiği aşarak uzaklaşması varlığı kendi dışına çıkarır. Varlık eşiği aşmakta olan ötekine doğru açılır, onun ölüm anındaki yalnızlığını paylaşır. Ötekinin ölümü ortaklık imkânı yaratır, bireyi cemaate açar. Ölüm cemaatin kurucusudur. Ancak vurgulamak gerekiyor, bu bir mutlak paylaşım topluluğu değildir. Daha açık bir ifadeyle, ölümün hakikati paylaşılır, fakat ölen eşiği tek başına geçer. Son ana kadar yanında olanlar vardır; bununla beraber sonuna değin paylaşım söz konusu değildir. Ölmekte olanın, yavaş yavaş uzağa çekilenin o an yanında olmak, onu yalnız bırakmamak insani olarak gereklidir. Bunun yanısıra, ölmekte olan ile ölüm döşeğinde onun başucunda bulunan arasındaki ilişki politik bir ilişkidir. Blanchot ölümü cemaatin kurucusu olarak kavrarken politikanın kamusal işlerin görülmesine, kamusal hayatın yönetimine indirgenmesine karşı alternatif bir politikanın da zeminini işaret ediyor. Buna göre ölmekte olan, can çekişen kimseyi yalnız bırakmamak, onun yanında olmak bir karşı politikanın başlangıç noktasıdır.
 

BUNLARDA İLGİLİNİZİ ÇEKEBİLİR
İngiliz İşçi Partisi ‘merkezi’ inşa etmeye çalışıyor
KARAR.COM
Asya jeopolitiğinde sarsılan fay hattı
Siyaset içi siyasetin zor(unlu)lukları
YUKARI