ABD ile İran arasında varılan mutabakat, yalnızca Tahran ile Washington arasındaki savaşın seyrini değil, ABD-İsrail ilişkilerinde İran dosyasının geleceğini de tartışmaya açtı. Doha Enstitüsü’nde yayımlanan analizde, mutabakatın ardından İsrail hükümetinin sert kanadından gelen tepkiler ve ABD yönetiminin bu tepkilere verdiği yanıtlar, iki müttefik arasında İran konusunda belirgin bir öncelik farkı oluştuğuna işaret eden gelişmeler olarak değerlendirildi.
Analize göre ABD ve İsrail, İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme ve bölgesel etkisini sınırlama hedefinde genel olarak aynı çizgide duruyor. Ancak iki tarafın savaştan ne beklediği ve bundan sonra hangi yöntemin izlenmesi gerektiği konusunda ciddi farklılıklar ortaya çıkmış durumda.
İSRAİL SAVAŞI SÜRDÜRMEK, ABD MÜZAKEREYE DÖNMEK İSTEDİ
Analizde, ABD ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırılarda hedeflerin başlangıçta kısmen örtüştüğü ancak zamanla ayrıştığı belirtildi. İsrail’in hedefleri daha net ve geniş kapsamlıydı: İran’ın nükleer programını imha etmek, balistik füze kapasitesini zayıflatmak, bölgesel müttefik ağını dağıtmak ve rejimi sarsmak.
ABD yönetiminin hedefleri ise daha değişken ve sınırlıydı. Analize göre Donald Trump yönetimi, savaşın kısa, hızlı ve sonuç alıcı olacağı beklentisiyle hareket etti. Ancak İran yönetiminin çökmediği, savaşın uzama riski taşıdığı, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının küresel enerji piyasalarını tehdit ettiği ve ABD’de enerji fiyatlarının siyasi maliyet oluşturabileceği görüldüğünde Washington siyasi çözüm arayışına yöneldi.
Bu noktada ABD ile İsrail arasında ilk büyük ayrışma ortaya çıktı. Washington, İran’ın nükleer programı üzerinde müzakere yoluyla baskı kurmayı tercih ederken, İsrail savaşı İran rejimini zayıflatacak veya devirecek noktaya kadar sürdürmek istedi.
NETANYAHU İÇİN HEDEF DAHA GENİŞTİ
Analizde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İran dosyasını uzun yıllardır siyasi kariyerinin merkezine yerleştirdiği hatırlatıldı. Netanyahu’nun yalnızca İran’ın nükleer programını değil, aynı zamanda füze kapasitesini, bölgesel ittifaklarını ve rejim yapısını da hedef aldığı belirtildi.
Doha Enstitüsü analizine göre Netanyahu, Trump’ın ikinci başkanlık dönemini İran’a karşı daha geniş çaplı bir stratejik dönüşüm için fırsat olarak gördü. İsrail açısından savaş, yalnızca İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamak değil, “Ortadoğu’nun yüzünü değiştirme” hedefiyle bölgesel güç dengesini kalıcı biçimde yeniden kurma aracıydı.
ABD ise bu kadar geniş çaplı bir hedefi paylaşmadı. Washington, İran rejiminin tamamen çökmesinin bölgede kaos, iç savaş veya güç boşluğu yaratabileceği endişesiyle daha sınırlı bir strateji izledi. Trump yönetimi, İran içinde politika değişikliği yaratmayı amaçladı ancak rejim yapısının tamamen yıkılmasını hedeflemedi.
ANLAŞMAZLIĞIN ÖZÜ: SAVAŞIN SONUCU NASIL OKUNUYOR?
Analize göre Washington ile Tel Aviv arasındaki temel fark, savaşın sonucunun nasıl değerlendirildiğinde yatıyor.
ABD yönetimi, askeri saldırılar, ekonomik abluka ve doğrudan tehditlerin İran’ı yeniden müzakere masasına döndürdüğünü düşünüyor. Bu nedenle Washington, mutabakatı askeri baskının diplomatik sonuç ürettiği bir başarı olarak sunuyor.
İsrail ise aynı tabloyu farklı okuyor. Tel Aviv’e göre mutabakat, savaşın hedefleri gerçekleşmeden erken bitirilmesi anlamına geliyor. Çünkü anlaşma İran’ın nükleer programının tamamen tasfiyesini öngörmüyor, uranyum zenginleştirme kapasitesini kesin biçimde ortadan kaldırmıyor, balistik füze programına ya da İran’ın bölgesel müttefik ağına doğrudan çözüm getirmiyor.
Bu nedenle İsrail, mutabakatı İran’a siyasi ve ekonomik nefes aldıran, ancak savaşın stratejik hedeflerini tamamlamayan bir düzenleme olarak görüyor.
TRUMP İÇİN ÖNCELİK “SAVAŞI BİTİREN BAŞKAN” İMAJI
Analizde Trump’ın mutabakata yaklaşımı, yalnızca İran dosyasıyla değil, ABD’nin küresel öncelikleriyle de ilişkilendirildi. Trump’ın ikinci döneminde kendisini savaş başlatan değil, savaş bitiren bir başkan olarak konumlandırmak istediği belirtildi.
Buna göre Trump yönetimi, Ortadoğu’da uzun süreli bir savaşın ABD’nin askeri kaynaklarını tüketmesini, enerji fiyatlarını yükseltmesini ve Çin’le rekabet gibi daha büyük stratejik önceliklerden dikkat dağıtmasını istemedi.
Bu nedenle Washington açısından mutabakat, İran’ı tamamen devirmeye dönük açık uçlu bir savaştan ziyade, İran’ı kontrol altında tutan ve müzakere masasına çeken bir “America First” hamlesi olarak değerlendiriliyor.
İSRAİL’İN İKİ TEMEL İTİRAZI VAR
Analize göre İsrail’in mutabakata iki ana itirazı bulunuyor.
İlk itiraz, İran’ın nükleer programına ilişkin en kritik başlıkların sonraki müzakerelere bırakılması. İsrail, yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbetinin, İsfahan, Natanz ve Fordow gibi tesislerin geleceğinin ve İran’ın zenginleştirme kapasitesinin mutabakatla kesin biçimde çözülmemesinden rahatsız.
İkinci itiraz ise mutabakatın bölgesel boyutuyla ilgili. Anlaşmada Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların durdurulması çağrısı yer alıyor. Washington bunu bölgesel tırmanmayı önlemek için gerekli görürken, İsrail kendisini ABD-İran mutabakatı kapsamında Lübnan’a ilişkin düzenlemelerle bağlı saymıyor.
Tel Aviv, Hizbullah’a karşı askeri hareket serbestisini korumak ve savaş sırasında ele geçirdiği alanlardaki varlığını sürdürmek istiyor.
ABD İLE İSRAİL’İN BÖLGE VİZYONU AYRIŞIYOR
Doha Enstitüsü analizinde, bu anlaşmazlığın yalnızca İran’ın nükleer programıyla sınırlı olmadığı vurgulandı. Ayrışma, ABD ve İsrail’in bölgesel düzen anlayışını da kapsıyor.
ABD, İran dosyasını nükleer program, yaptırımlar, Lübnan ve bölgesel güvenlik başlıklarını içeren daha geniş bir pazarlık çerçevesinde ele almak istiyor. İsrail ise her başlığı ayrı ayrı değerlendirerek askeri hareket serbestisini korumayı tercih ediyor.
Bu yaklaşım farkı, ABD’nin bölgesel istikrar ve enerji güvenliği kaygılarıyla İsrail’in güvenlik merkezli ve askeri baskıyı önceleyen stratejisi arasındaki gerilimi büyütüyor.
KAMUOYU DESTEĞİNDEKİ DEĞİŞİM DE İSRAİL İÇİN RİSK
Analizde, ABD kamuoyunda İsrail’e yönelik desteğin son iki yılda gerilediğine de dikkat çekildi. Bu değişimin özellikle Demokrat Parti seçmenleri arasında belirginleştiği, ancak Cumhuriyetçi tabanın bazı kesimlerine de yayıldığı belirtildi.
Bu tablo, İsrail açısından ABD iç siyasetinde yeni bir kırılganlık alanı olarak değerlendiriliyor. Washington yönetiminin İsrail’e verdiği desteğin sürdüğü ancak kamuoyu baskısının giderek daha görünür hale geldiği ifade ediliyor.
STRATEJİK KRİZ İÇİN ERKEN, AMA GERİLİM BÜYÜYEBİLİR
Doha Enstitüsü’ne göre mevcut tabloya rağmen ABD ile İsrail arasında stratejik bir kopuştan söz etmek için henüz erken. İki ülke, İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme ve bölgesel etkisini sınırlama konusunda hâlâ ortak zemine sahip.
Ancak analiz, önümüzdeki süreçte ABD-İran müzakerelerinde Washington’ın Tahran’a ekonomik ya da nükleer başlıklarda yeni tavizler vermesi halinde İsrail’in tepkisinin daha da sertleşebileceğini öngörüyor.
İsrail’in siyasi ve güvenlik araçlarını kullanarak ABD yönetimini baskı altına almaya çalışabileceği, müzakere sürecini sınırlamak veya zayıflatmak isteyebileceği değerlendiriliyor.
TRUMP VE NETANYAHU’NUN İÇ SİYASİ HESAPLARI
Analizde, iki liderin iç siyasi takvimlerinin de gerilimi etkileyebileceği belirtildi. Trump’ın yaklaşan ara seçimler öncesinde enerji fiyatlarının yükselmesinden ve savaşın uzamasının siyasi maliyetinden kaçınmak istediği ifade edildi.
Netanyahu açısından ise savaşın sürmesi, kendi siyasi geleceğiyle doğrudan bağlantılı görülüyor. Analize göre Netanyahu, yaklaşan seçimler öncesinde savaşı hem güvenlik siyaseti hem de siyasi varlığını sürdürme aracı olarak kullanıyor.
Bu nedenle Trump’ın savaşı bitirme, Netanyahu’nun ise savaşı stratejik kazanıma dönüştürme eğilimi iki lider arasında kişisel ve siyasi bir gerilim alanı da oluşturuyor.
SONUÇ: TEHDİT ALGISI AYNI, YOL HARİTASI FARKLI
Doha Enstitüsü analizine göre ABD ile İsrail arasındaki İran ayrılığı, İran tehdidinin niteliğine ilişkin temel bir kopuştan çok, savaşın sonucuna ve bundan sonraki yönteme ilişkin farklı değerlendirmelerden kaynaklanıyor.
Washington, savaşın İran’ı müzakereye zorlayarak amacına ulaştığını düşünüyor. İsrail ise savaşın stratejik hedefler tamamlanmadan bitirildiğini savunuyor.
Bu nedenle ABD-İsrail ilişkilerinde İran dosyasının geleceği, büyük ölçüde İsviçre’de yürütülecek müzakerelerin sonucuna bağlı olacak. Washington İran’dan nükleer konuda somut tavizler alabilirse gerilim azalabilir. Ancak mutabakat, İran’a ekonomik ve siyasi kazanımlar sağlayan fakat nükleer programına sıkı sınırlamalar getirmeyen bir zemine dönüşürse, iki müttefik arasındaki görüş ayrılığının önümüzdeki aylarda daha ciddi bir krize dönüşmesi beklenebilir.
